31 Temmuz 2010 Cumartesi

BIZ SÖYLESEK /Musa Anter




Birinci Dünya savaşında, Alman genel kurmayıyla, aristokrat
Alman mareşallerinin Türklere attiğı kazığı, boş yere gitmiş bir milyon
Türkün mezarları üstünden zafermiş gibi kutlama yanılgılarına ve politik
hatalarına düştük.

çanakkale`de itilaf devletlerinin donanmasını risk
etmeden bizim köylülerle, üniversitelileri harcıyarak vurdurmak isteyen 5.
ordu Komutanı Feldmaraşal Liman von Sanders'in verdiği öl emrini öylesine
benimsedik ki, her yıl bununla övünme törenleri düzenlemeye kalktık. Bir
Alman Feldmaraşalin emriyle 250 bin kişiyi gömecek, sonra da bununla zafer
marşları söyleyecek kadar kendini kandıran saf bir topluma, Alman elbetteki
kara haber olarak bakar. Çanakkale`ye bir zafer günü olarak değil.


Almanların attığı kazığa bir siyah günü diye bakacak berraklıkta bir tarih
bilincine sahip olabilseydik, bizi şimdi Avrupa`dan kovmak isteyen Alman
usturası bu kadar hızlı çıkmazdı ortaya. Duygusal coşkularla protestanını,
katoliğini, ortadoksunu, anglikanını, gregoryanını, şiisini, sünisini
kendimize düşman görerek bir asit kasesinin icinde yüzme denemeleri yapmanin
da anlami yoktur.

Bizi durmadan zora sokan, uğursuzluk tırtılının bedelini
ödemeden üstün görünme mitomanlığıyla kendi kendimize uydurduğumuz
yalanlardır. Isa`dan sekizyüz yil sonra (Selçuklular tarihini kast ederek)
başlayan bir tarihi, dünyanin en eski tarihi diye ilan etmenin ne anlamı
vardır? Ne anlami vardır Karlofçayı, Pasarofçayı, Küçük Kaynarcayı, Aynalı
Kavağı, Jistovu imzalamak zorunda kalmiş insanlari, ikidebir “…kahraman
atalar“ olarak pompalayıp durmanın?

Biz kendi tarihimizi yalan yanlış dahi bilmiyor, hem de tarih diye günümüze uygun saçma sapan martavallar uyduruyoruz. Bütün şizofrenik capsızlık, bir yerde hoş görüyle
karşılanabilirdi. Adam başına ulusal gelir en azından on bin dolara dayansa, 57 milyonluk nüfusun yarısı ya bütçeden ya da bütçe desteğiyle geçinme
beleşçiliğinden kutulabilse, ve hala daha 10 milyon aileli Türkiye`de
mahkemelerde işlem gören 10 milyon dosya bulunmasa, her cinayetin
faili çar çabuk mutlaka bulunsaydi...

Ben yukarda ki yaziyi 30 Mart 1992
tarihli Sabah Gazetesinde çıkan Çetin Altan`nın koşesinden aldım. Sevindim,
çünkü fikren ölmüş bildiğimiz Çetin Altan`ın bu yazısında, eski Türkiye´ye
göre pırıl pırıl Çetin Altan kokuyor. Çetin ne de olsa eski dürüst bir
yazardır. Çetin`in haline uygun şöyle bir öykü vardir: Bir Papaz müslüman
olmuş, alim oldugu için haliyle imam olmuş. Birgün cemaatiyle camiye
giderken, o ara güzel bir çan sesi duymuş. Eski papaz , yeni imam hemen
ihtiram duruşuna girmiş. Cemaat hayretle birbirlerine bakınca, imam demis
ki; “çanla alakam yok ama güzel çalıyor.” Cetin`de öyle uzun zamandan beri
dönme kabul ediliyordu. Ve de öyle idi. Ama daha tüm cevherini yitirmemiş.

Çetin`in yukarıdaki yazısını okudunuz. Her halde Çetin Altan
ne PKK`cidir ve ne de bölücüdür. Tam tersine bal gibi bir Türkçüdür. Ama
başka uluslara peşin düşman değildir. Eğer bu yaziyi ben yazsaydım,
tew lolo ne Kürtçülüğüm, ne Apoculuğum ve ne de Türklüğe hakaretim kalirdi.
Ve ancak uzun uğraşılardan sonra kendimi kurtarabilirdim.

Bu yazıyı ibreti alem için okurlarıma sundum.




Musa Anter

Eğer bir Azınlık kadar hakkım yoksa ben böyle çoğunluğu ne yapayım? Musa Anter


1958 Diyarbekir - İleri Yurt


Bir gün Ulucami´de dilenen küçük bir kız gördüm, içim yandı...Güzel çocuk avucunu amış mütamediyen, “Ji bo Xwedê sedeqekê” diye yalvarıyordu. Birkaç kuruş verdim. Türkçe bilip bilmediğini sordum. Diyarbekir şivesi ile, “ Anliyem ama çeviremiyem” dedi. Ben ayrılırken kendisince arkamdan dua etti, “Xwedê gunehê te auf û bike”. Bu söz beni büsbütün deliye çevirdi.



Kızın bu sözünü, “Niye beni bu durumdan kurtaramıyorsunuz? Onun için günahkarsınız...” anlamında kavrıyordum. Ben de kendimi günahkar kabul ettim. Ertesi gün, "Ji bo Xwedê sedeqekê" başlığıyla bu olayı yazıya dönüştürerek gazetede yayınladım.Yazım, gazetenin Ileri Yurt adınından kinaye olarak , Aman Ne İleri Yurt başlığıyla çıktı. Bomba tesiri yaptı. Savcılık derhal dava açtı, nasıl olur da Kürtçe yazı yazılır diye.



Ama peşini bırakmadım. Yaptığım her hayali röportaja Kürtçe`yi de serpştiriyordum.Tabii hepsi dava konusu oluyordu. Yaptığım hayali röportajlar da politikti ve Kürdistan´in sefil durumunu ifade ediyordu. Bunlardan birinde dilenci bir ihtiyarla konuştum. Niye dilendiğini
sordum, cevabını Kürtçe olarak şöyle yazdim:



“Ma ez ci bikim. Tu dibînî, ji her du cavê xwe ez kor im. Kurekî min hebû, wî jî bi dar kirin. Dîya wî jî pey wî da kerbena mir. Ez li vî rastî bê xwedî û bê Xweda ma me”

Bu yazı da mahkemelik oldu. Yalnız Kürtçe yazdığım için değil, geçmis siyasi olayları dile getirerek vatandaşlar arasıa nifak ve fesat soktuğum da ilave edildi. Bundan da beraat ettim. Çünkü davama namuslu Kürt avukatlar giriyordu. Diyarbekir´in küçük mahkeme salonlarında dinleyicilere yer kalmıyordu. Bu arada benimle hakimler arasında enteresan Konuşmalar da
geçiyordu. Bir-iki örnek vereyim:

Asliye Ceza Hakimi Ahmet Bey bir celsede bana dedi ki, “ Musa Bey, ne diye
Kürtçe yazıyorsunuz?



Ben de kendisine, “Hakim Bey, Istanbul´da Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler gazete cıkarıyorlar. Ayrıca Ingilizce ve Fransızca gazete de çıkıyor. Ben Kürtçe yazıyorum diye ne olacak?” dedim.



Hakim, “Efendim onlar azınlıktır”. dedi.



Ben, “ Hakim Bey, yani bir memlekette azınlık çoğunluktan daha mı avantajlıdır? Eğer bir azınlık kadar hakkım yoksa ben böyle çoğunluğu ne yapayım? Lütfen Karar verin ve beni de azınlık kabul edin”, dedim. Hakim, avukatlar, Hatta savcı güldüler.



Hakim, “Musa, ne diyorsun ?” Bu iş kararımla hallolacak iş midir?” dedi.



Çünkü hakim de Kars´lı bir hemşehrimizdi. Elinden geldiğince beni kolluyordu.

Ikinci bir vaka, Sulh hakimi Ali bey ile geçti. Ali Bey, Elazizli ve vücutça, hatta zekaca anormaldı. Bacakları kısa, belden yukarısi tank gibiydi. Bu yüzden Diyarbekir´de ona “Kıçı yere yakın Ali Bey” deniyordu.

O ara Irak´ta, General Sevaf adlı ırkçı bir Arap General, Abdülkerim Kasim´a karşı Musul´da karşı devrime geçti. Abdülkerim Kasım, ayaklanmayı bastırma işini Berzanî´ye verdi. Berzanî, Peşmergeleriyle Musul´a geldi. Kürt halkının yardımıyla da olayı kısa bir zamanda bastırdı. Harekata iştirak etmiş, General Sevaf dahi, hepsini kuşuna dizdirtti. Kendisine yardim eden
Arap aşiretlerini de tarumar etti. Sağ kalanlar, Suriye, Ürdün ve Hicaz´a kaçtılar. Bu aşiretlerin en büyüğü Samar´di. İstanbul ve Ankara basını Kürtleri Samar aşiretlerine karşı vahşet izlemekle suçluyorlardı. Ben de, Samar Kimdir? Başlıklı aşağı yukarı böyle bir yazı yazdım:

“Birinci Dünya Savaşı´nda, Irak cephesinde yenilen Osmanlı ordusu dağınık halde kaçıyordu. Samar Aşireti savaşcıları; Osmanlı askerlerinin altınlarını kaptırmamak için yuttuklarına ve böylece altınları kurtarmaya çalıştıklarına inanıyorlardı. İşte bu fikirle Samar ailesinin eline geçen genç askerleri öldürüp bağırsaklarında altın arıyorlardı. İşte ah-u vah ile
basınımızın acıddığı Samar aşireti budur”

Komşu bir devletin içişlerine karışıyor bahanesiyle beni mahkemeye verdiler. İşte o anlatılan geri zekalı Hakim Ali Bey, mütemadiyen yerinde tepinerek, niye Berzanî´yi sevdiğimi ve Araplara kızdığımı soruyordu. Bir kaç kere sordu. Ben de dedim ki:



“Hakim Bey, bu ne biçim sualdir? Doğru dürüst sorun ki, ben de size cevap vereyim. Burada sahsi sevgi ve düşmanlık yok ki!...Peki siz neden Barzanî´ye kızıp Arapları seviyorsunuz?"



Hakim,”Sen bana sual soramazsın”, dedi.



“Öyleyse yazın söyleyeceğim”, dedim.



“Peki söyle” dedi.



“Ben söyleyeceğim, kız yazsın”,dedim. Katip kıza, “ Hakim Ali Bey neden Barzanî´ye kızıyorsa, ben de onun için seviyorum” dedim.



Hakim, “Böyle olmaz”,dedi.



“Olur”, dedim. Nihayet kızdan, zabit kağıdını makinadan çıkarmasını istedi ve kağıdı yırttı.

Artık Diyarbekir´de her günkü yazım bir dava konusu oluyor ve tüm Kürdistan, Istanbul ve Ankara´ya yayılıyordu. Düşündüm ki, nasıl olsa her gün mahkemedeyim. Bari deysin, dedim. Uzun ama siir kiymeti olmayan Kürtce Qimil şiirini yazdım. Türkçe izahını yaptım. En sonunda da şiirin kahramanı olan uzun kıza dedim ki, “Üzülme bacım, seni kımıl (süne) ve sömürenlerin zararından kurtaracak kardeşlerin yetişiyor artık.”



Şiir Kürtçe şöyle başlıyordu. “Bi cîya ketim Apo lê cîya melûl bûn, Rebeno.” Bu şiir kısa
zamanda, aşağı yukarı tüm Kürt gençlerince ezberlendi...

...Davalara girmek icin ta Kars´tan avukatlar geliyor, mahkeme salonu ve adliye bir miting alanına dönüşüyordu. Diyarbekir´de bize yapılan baskıları, tüm Istanbul ve Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi´ndeki Kürt ve solcu Türk gençleri protesto ederek miting ve paneller yapıyorlardı. O zaman zaten şaşkın olan DP iktidarı daha da şaşkına dönüyordu. Cumhurbaşkanı Celal Bayar bile tüm kanunları çiğneyerek, Diyarbekir Valisi´ne telefon açıp, “kafamın ezilmesi”ni tavsiye ve emir ediyordu.

Bir yandan Berzanî´nin Irak´ta her gün güçlenmesi, diğer yandan da bizim Türkiye´deki hareketimiz birbirlerine bağlanıyordu. Olaylar meclisi dahi aleyhte konuşmalara sevk ediyordu... yukarıda da anlattığım gibi. Nigde milletvekili- ki orduda albay iken meşhur Alman Generali Rommel deniliyordu kendisine, Asim Eren; güya Kerkük´te Kürtler Türkleri
öldürüyorlarmış bahanesiyle hükümete verdiği bir önergede, “Hükümet mukabel-i bilmisil düşünüyor mu?” diye soruyordu. Yani hükümeti; Irak´ta öldürülen Türklere karşı burada neden Kürtleri öldürmüyorsunuz manasında, kendince uyarıyordu. Buna biz, Ankara ve Istanbul´da okuyan gençler büyük tepki gösterdik ve protestolarda bulunduk.





Musa Anter

KERKÜK KAN AĞLIYORMUŞ / Musa Anter




Şu patavatsız, hatta cahil bazı yazarlarımıza bakın. Öyle laf ediyorlar ki, ne Türk´e ne de Kürd´e faydası var. Türkiye vatandaşları arasına kin ve soğukluk sokmaktan başka hiç bir mana ifade etmiyorlar. Mesela 30 Nisan 1991´de Milliyet Gazetesi´nin haber manşetinde söyle deniliyor: “ Türkmenler, Kürt boyundurluğu altina girmeyi reddediyorlar. Kerkük kan ağlıyor.” Ulan Kerkük kan ağlıyorsa canı cehenneme. Sanki şimdiye kadar Kerkük´te Azerilerin bayrağı dalgalanıyordu da, şimdi Kürt boyundurluğunu kabul etmiyorlarmış gibi. 70 yıldır sen Arap köpekliğini kabul ediyorsun da, şimdi Kürt kardeşlerinin idaresini niye kabul etmiyorsun?



Affedin Kerkük Türkmenleri, ben bunları bizim sapık basınımıza söylüyorum. Zannetmem bunlar sizin fikirleriniz olsun. Sen nasil Kürd´e böyle dersin ki. Faşist Arap devletinin zindanında Kürtle berabersin. İkiniz aynı idam sehpasında asılırsınız. Son feci göçte yine Kürt kardeşlerinle beraberdin. Eğer tüm bunlara rağmen sen Kürtle yaşamak istemiyorsan, Arap boyundurluğunu tercih ediyorsan, işte o vakit canın cehenneme derim. Kerkük ki yanliz senin için ağlamaz, en az senin için ağlar. Eğer ağlarsa onun da canı cehenneme. Her gün Arap inek gibi Kerkük´ü soyar, petrolü ile aldığı silahla, Kerkük´lü Kürt ve Türkmen´i vurur. O zaman Kerkük ağlamayıp ta şimdi mi ağlıyormuş! Ama bence bu yeni yetme cahil gazeteciler, şantaj ve yalanla meşhur olmak istiyorlar. Aslında Kerkük´ün Kürt´ten dolayı ağladığı yok. Zaten Kerkük, Kürdistan´ın bir parçasıdır. Oradaki Türkmenler, Kürtlere sığınmış muhacir ve sığınmacılardır. Kerkük, Azerbeycan´da bir kent değil ki Türk´ü kan ağlasın. Eğer Türk orada rahat oluyorsa Türkler, Kürtler gibi devletçe fakir değiller ki, 10 tane Türk devleti var. Pekala birisine gidip varlıklarını sürdürebilirler.



Irak´ın İçişleri



Bu ara herkes devlet hukuku profesörü olmuş, ahkam kesiyor: “Aman efendim Irak´ın içişlerine karışılıyor” Yahu Irak´ta içişleri mi kalmış. Bugün Irakli Kürt evlerine dönmüş, polis ve asker hangi saatte istese kapıyı kırar, içeiye girer. Genelde mesken masuniyeti var madeni hukukta, ama nerede medeniyet? Kaldı ki bugün Irak devleti, devlet statüsünden çıkmış gibidir. Devlet, vatandaşlarına karşı namuslu bir baba gibi olmak mecburiyetindedir. Peki, şimdi Saddam Hüseyin namuslu bir baba gibi midir? Değildir. Düşünün: bir baba eline bıçcağı almış, evinin içinde çocuklarını kesiyor. Çocuklar feryat ediyor. Ama Metin Toker komşularına diyor ki, “Bırakın ne hakla adamın evine girip mani olacaksınız? Mesken masuniyeti vardır. Kimse kimsenin evine zorla giremez.” Bu akıl hocalarının niyetleri bellidir. Çünkü biliyorlar ki, baba üveydir ve çocukları da Kürt´tür. Hem size birşey söyleyim mi, Kenan Evren dahil bu adamamlar, milyonlarca vatandaşını adam yerine koymuyorlar. Bilmezler ki bu davranışlarına karşı 20 milyon Kürt vatandaşımız, bu adamlardan en azından nefret ediyor. Peki böyle uluorta, saçma sapan konuşmanın faydası ne? Vatandaşlar arasında soğukluk sokmaktan başka neye yarar. Artık bugünkü Kürt, dünkü Kürtçe bilmeyen Kürt değildir. Onların babalarını okutacak yetenektedir Kürt. Ama ne lüzum var bu gevezeliklere. Adam olsaydınız, aziz hemşehrilerimiz, hatta soydaşımız sayın Cumhurbaşkanı Turgut Özal hepinizi suya götürüp, susus getirmezdi. Evvel Allah, sonra Bush ve Özall! Siz ırgalayın ha ırgalayın göbeğiniz çatlayana kadar.



Musa Anter 2 Haziran 1991/ Yeni Ülke





Musa Anter

30 Temmuz 2010 Cuma

BUĞDAY PAZARINDA İDAM SEHPALARI

BUĞDAY PAZARINDA İDAM SEHPALARI

SIRA DERSİM’DE :
Aslında her şey CHP genel başkanı ve Başbakan İsmet İnönü’nün Meclis’e
Sunduğu yeni “Tunceli Kanunu”yla başlamıştı. 1935 yılında hazırla-
narak Meclis’e sunulan Kanun tasarısında, Dersim “ıslah”
programına alınmıştı. Yüzyılların Dersim (Gümüşkapı) ismi
Tunceli yapılmakla kalınmıyor, Dersim, Ankara Hükümeti’nin
Tunceli’si yapılıyordu. Okul, köprü yapımı süsü verilerek, bölgeye
çok sayıda askeri karakol yapılması hedefleniyordu.
Yüzyılların “çıban başı” artık “yola” getirilecekti! Tunceli
kanunu ile bölge insanı devlete bağlanacaktı. Bu kanun
tasarısının gerçekleşmesiyle, Dersim’de kaynaşmalar
başlamıştı. 21 Mart 1937’de başlayan Dersim Ayaklanması’ndan
önce bazı yerel direnişler yaşanıyordu. 1936 yılında devlete
karşı ciddi isyan örgütlenmeleri baş veriyordu.

Peki, bugüne nasıl gelindi?

Dersim’deki Koçuşağı Aşireti, 7 Ekim 1926’da başkaldırdı.
Ankara Hükümeti, bu başkaldıyı bastırması için Albay
Mustafa Muğlalı’yı görevlendirdi. Muğlalı’ya bağlı askeri birlikler
bölgeyi abluka altına almaya başladı. Çatışmalarda çok
sayıda asker ve sivil hayatını kaybetti. Diyarbakır valisi Ali
Cemal Bardakçı, Koçuşağı isyancıları ile devlet arasında arabuluculuk
görevini üstlendi. Bölgeden sorumlu İzzet Paşa ile
Dersim lideri Seid Rıza arasında görüşmeler yapıldı. Görüşmeye
Seid Rıza ile birlikte Alişer Efendi ve Dr. Nuri Dersimi de
katılınca, İzzet Paşa bunlara itiraz etti. Bu arada, iki askeri
uçak ve karadan çok sayıda askeri araç ve birlikler isyan bölgesine
sevkedildi. Çatışmalar, 1928 yılına kadar sürdü. En sonunda
Seid Rıza ile Ali Cemal Paşa arasında, Diyarbakır’da
yapılan bir görüşmeyle anlaşma sağlanarak, direnişe son verildi.
Bu kez, Dersim’in bir başka bölgesi olan Pülümür’den
başkaldırı sinyalleri geliyordu. 24 Ekim 1930 Pülümür
Direnişi, Koçuşağı Ayaklanmasın’nn hemen ardından meydana
gelmesi, Ankara’yı zora sokmuştu. Hükümetin bölgeye
gönderdiği inceleme ve araştırma heyeti “Dersim, Cumhuriyet
hükümeti için çıbandır” şeklindeki raporu, İçişleri Bakanlığı’na
iletiyordu. Ağrı İsyanı’nı bastırmaktan dönen Mareşal
Fevzi Çakmak, 20 Eylül’de çok sert önlem ve taleplerin yerine
getirilmesi için Hükümet’ten yardım istiyordu. Kürtçe’nin
yasaklanmasından, Kürt memurların görevden alınmasına,
Kürt ileri gelenlerin Trakya’ya sürülmesinden, aşiret reisi ve
ileri gelenlerin büyük kentlerde polis denetiminde yaşamalarına
kadar varan ırkçı ve faşist uygulamalar söz
konusuydu. Yönetenler, bir ulusun, bir halkın temel insani
yaşam haklarını ve taleplerini gözardı ediyorlardı. Bu, pek
şaşırtıcı değildi. Kürtler her yerde ayaktaydı. Sınırın öbür
tarafında Mahmud Berzenci önderliğindeki Kürtler başkaldırmıştı.
2 Eylül 1930 tarihli bu direnişin talepleri, Koçuşağı,
Pülümür, Ağrı, Koçgiri veya Dersim’den farklı değildi. Kasım
1931’da Irak sınırındaki Kürtler, Şeyh Ahmed Barzani önderliğinde
ayaklanmışlardı. Talep ve istemler aynıydı: Hürriyet
ve Adalet! Ayağa kalkan Pülümür halkı yasak tanımıyor,
Mustafa Muğlalı’nın yönettiği askeri güçlerle çatışmaya giriyordu.
Günlerce süren şiddetli çatışmalar başlamıştı. İlk çatışmaların
raporlara yansıyan rakamları şöyle açıklanıyordu:
Devlet, 4680 kişiyi arananlar listesine almıştı. Arananların
hepsi de Dersimli idi. 1932 yılında ayaklanma basıtırıldığında,
Dersim’den geriye 100 ölü bırakırken, yüzlerce ev ve barınağı
da tahrip edilip, yakılmıştı!

1936 yılında, Devlet, “çıban başı” Dersim için aldığı sert önlemleri
arttırarak uygulamaya koyuyordu. Askeri yığınak
yapılıyor, Dersim ismi Tunceli olarak değiştiriliyordu. 2884
nolu kararla Dersim, Elazığ ve Bingöl illeri, ilçe ve köylerinde
sıkıyönetim ilan ediliyordu. Sıkıyönetim komutanlığına ise
eski Sivas - Koçgiri Sıkıyönetim Komutanı Nurettin Paşa’nın
damadı Korgeneral Abdullah Alpdoğan getirildi. Korgeneral
Alpdoğan, kayınpederinden yeterince ders almakla
kalmamıştı. Ayrıca Ağrı İsyanı’nı bastırma görevi esnasında
da ‘yeterli’ tecrübeye sahipti. Kürtleri tanıyan bir komutan
edasındaydı. Bölgenin birçok yerinde kışla, askeri lojman,
karakol ve bazı okulların inşaasına başlandı. Çaresi yok, devlet
Dersim’i “çıban” başı olmaktan çıkaracaktı! İsyan ve direnişlerin
bir türlü kesilmediği bölge, Türkiye Cumhuriyeti devletinin
egemenliği altına alınacaktı. Sonuç ne olursa olsun, tenkil
hareketi başlatılacaktı. Bu askeri operasyona ve devletin
“ıslah” uygulamasına başta Seid Rıza olmak üzere Dersim’in
bağımsızlığını isteyenler karşı koyuyordu. Devletin ve ordunun
bölgede otorite kurmasına karşı direniş başlatıldı. Dersim
aşiretleri ikiye bölünmüş durumdaydı. Bir kısmı devletle
birlikte olma eğilimindeydi. Bir çok aşiretin temsilcileri de
Ankara’daki Türk parlementosunda milletvekiliydi. Bunlar,
kendi aşiretlerini isyancılardan uzak tutmaya çalışıyorlardı.
1936 yılının sonbaharına gelindiğinde, başkaldırı ve isyan her
yere yayılmıştı. Silahlı Kürt birlikleri baskınlar düzenliyor,
askerlere tuzak kuruyor ve operasyonları engellemeye çalışıyordu.
Dersim Kürleri, 1515 yılından bu yana merkezi devlet
otoritesiyle barışık değildi. Seid Rıza, Alişer Efendi ve Dr.
Nuri Dersimi’nin yönettiği isyan, giderek yayılıyordu. Seid
Rıza, Alişer’in kaleminden çıkan bildirileri İngiltere, Fransa,
Rusya gibi ülkelerin temsilciliklerine ulaştırmaya çalışıyordu.
Dersim ve Kürt sorununa dünyanın dikkatini çekmek istiyordu.
Ayrıca Ankara Hükümeti’nden de Kürt ulusal çıkarları ve
Dersim’in özerkliği için taleplerde bulunuyordu. Öte yandan,
devlet, Ankara, Diyarbakır ve İç Anadolu’dan askeri takviye
kuvvetleri sevk ediyordu. Bir yandan da havadan keşif uçuşları
yapılıyordu. Piyade bölükleri, jandarma taburları, dağ komandoları
ve 7 uçaktan oluşan savaş uçakları Dersim katliamı için
görevlendirmişti.

Yine Mart ayıydı. Koçgiri’ye de aynı ayda saldırmışlardı. Bu
kez Newroz günü Dersim’e bomba yağdırıyorlardı. 21 Mart
1937 sabahı, Atatürk’ün “manevi kızım” dediği, Sabiha
Gökçen’in de içerisinde yer aldığı pilotlar Dersim’i bomba
yağmuruna tutar. Sabiha Gökçen, Türkiye’nin ilk kadın pilotuydu
ve ilk bomba yağdırma denemesini Kürtler’e yapıyordu.
2004 yılında, basın da hakkında Ermeni olduğu iddiaları
çıkınca, bir kısım medya ve devlet erkanı ayağa kalkmıştı.
Sabiha Gökçen, Ermeni olamaz! Oysa, Gökçen’in Ermeni
olduğunu idda eden ve bu konuda ısrar eden Gökçen’in yakınlarıydı.
Herhalükarda bombacının milliyeti pek önemli değildi.
Türk savaş uçakları Dersim semalarında gün boyu uçtular.
Gün ağarırken, Seid Rıza’nın evi uçaklarla bomba yağmuruna
tutuldu. Bombalamada kayıp yoktu. Seid Rıza aynı gece
ailesini toparlayıp, İlksor Dağları’na çıkmıştı. Karargâh artık
dağlardaydı. Alişer Efendi bir dağa, Seid Rıza bir başka dağa
yerleşiyordu. Denizden yüksekliği 2500 metreye varan bir
dağdaydı.

Dersim Tenkil Harekatı’na karşı Bakanlar Kurulu çok gizli bir
karar alarak bölgedeki Sıkıyönetim Komutanlığı’na ve valiliklere
bildirilir.
Karar şöyledir:
“Son günlerde Tunceli’de vukua gelen hadiselere dair raporlar
4.5.1937 tarihinde Atatürk’ün ve Mareşalin huzurlarıyla
tetkik ve mütala edilerek aşağıdaki sonuca varılmıştır.
Toplanan kuvvetlerle Nazimiye, Keçigezek (Aşağı Bar) Sin,
Karaoğlan hattına kadar, şedid ve müesslir bir taarruz
hareketi ile varılacaktır.
Bu defa isyan etmiş olan mıntıkalardaki halk toplanıp başka
bir yere nakil olunacaktır. Ve bu toplama ameliyesi de köylere
baskın edilerek hem silah toplanacak, hem bu suretle elde
edilenler nakledilecektir.
Şimdilik 2000 kişinin nakli tertibatı hükümette ele alınmıştır.
Mülahaza:
Sadece taarruz hareketi ile ilerlemekle iktifa ettikçe isyan
ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki
silah kullanmış olanlar ve kullananları yerinde ve sonuna
kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip
etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.
Malatya ve Ankara’dan gönderilen kuvvetlerin cepheye vasıl
olmaları ve cephedeki kuvvetlerin ufak tefek talimleri ve istihbaratları
ve bundan başka Diyarbakır’dan gelecek taburun
yerleştirilmesi, bütün bunlar düşünülerek bir hafta sonra, yani
12 Mayıs’ta ileri harekete başlanabileceği anlaşılmaktadır.
NOT: Paraya acımaksızın, içlerinden çok adam kazanıp kullanmaya
çalışmak lazımdır.
Bakanlar Kurulu- Aslı Gibidir.”

Bu karardan sonra Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak, 9
Mayıs’ta Elazığ’a gelir ve hareketin planlarına son şeklini
verir. 12 Mayıs 1937’de Dersim’e büyük bir askeri saldırı
gerçekleştirilir. On binlerce asker, top, tüfek ve 15 uçaktan
oluşan askeri savaş filosu Kürtler’e karşı kullanılıyordu.
Ülkede artık, Rum, Ermeni, Rus, İngiliz veya Fransız
kalmamıştı! Bütün güçleriyle üzerlerine gidilebilinirdi. Basın
yazmıyordu. Sansür devredeydi. Akla gelebilecek herşeyin
yapılabilmesi için ortam elverişli hale getirilmişti Köyler
yakılıyor, bombalanıyordu. Halk ve Kürt isyanciları büyük bir
saldırı altındaydı. Devletin zirvesinde, Genel Kurmay Başkanı
Mareşal Fevzi Çakmak, CHP Hükümeti, İsmet İnönü
Başbakan, Mustafa Kemal Atatürk Cumhurbaşkanı ve ‘devletin
bekası’ için hepsi el birliği ile yoksul, silahsız Dersim
Kürt halkının üzerine yürüyordu. Seid Rıza’nın eşi Bese,
büyük oğlu Hasan, üç torunu ve 1000 kişilik Kürt kafilesi
Ovacık’a bağlı Laçin’lerin Kakper Köyü’ndeki Çelemuriye
mevkiinde katlediler. Askerler tarafından önleri kesilen halk,
kurşuna dizilir. Halka yapılan zulüm, işkence, taciz, tecavüz,
baskı ve terör karşısında kendi subayları dahi dehşete düşüyordu.
Mazgirt Müfreze Komutanı Albay Rüştü Ökmen,
katliamdan etkilenerek şuurunu kaybediyordu!
Seid Rıza, Alişer Efendi ve Nuri Dersimi’nin girişimleriyle
Dersim aşiretlerinden Ferhadan, Karabaliyan, Bahtiyaran, Yusufan,
Demenan, Kalan ve Haydaranlarla bir birlik kurulur. Devletin
saldırısına birlikte direnme kararı çıkar. Keçan, Semkan,
Mazgirt, Pülümür ve Nazimiye’deki Kürt aşiretleri ise, korkularından
tarafsızlık ilan ederler. Mayıs ve Haziran ayında, ordu
tüm hızıyla Dersim’i kuşatır. Fakat, bunca ölüm, sürgün ve
yakıp yıkmaya rağmen Dersim direnişi bir türlü sona ermiyordu!
18 Haziran 1937’de, Başbakan İsmet İnönü “gidişatı”
incelemek üzere Elazığ’a gider. Dersim katliamını gözden
geçirir, tedip ve tenkil hareketini gözden geçirir. Yapılanları
azımsamış olmalı ki, yanında bulunan sıkıyönetim komutanlığına,
tedip ve tenkile devam kararı verir.
Tarih: Haziran 1937. Dersim dağlarındaki Seid Rıza’nın
karargâhında önemli bir toplantı yapılır. Katılanlar, Seid Rıza,
Nuri Dersimi ve Alişer Efendi. Her yerde kayıplar verilmektedir.
Seid Rıza’nın 47 akrabasının da içerisinde yer aldığı
1000 kişilik suçsuz ve silahsız Kürt kafilesi bir derede katledilmiştir.
Halk perişan bir haldedir. Kürt kuvvetlerinde
cephane eksikliği baş göstermiştir. Toplantıda Dersim İsyanı,
aşiretlerin tereddütlü tutumları ve Kürt sorunu ele alınır. Hızlı
davranmak gerektiği üzerinde durulur. Bu görüşme
yapıldığında, belki de en son görüşmeleri olacağı hiç kimsenin
aklından geçmiyordu. Neredeyse 20 yıldır birlikteydiler. Bu
toplantıda önemli kararlar alınır:
Seid Rıza komutasındaki, Dersim başkaldırısı devam edecek!
Dersim’in bağımsızlığı, Kürtler’in özerklik ve özgürlük isteminde
taviz verilmeyecek!
Dr. Nuri Dersimi, Fransız, Amerikan ve İngiliz hükümetlerini
ve uluslararası kamuoyunu bilgilendirecek. Dersim’de
yaşananları dünya kamuoyuna yansıtacak! Destek aramaya
çıkacak. Bunun için en kısa sürede bölgeden ayrılarak, önce
Elazığ’a, oradan da İstanbul’a intikal edip Avrupa’ya çıkmaya
çalışacak!
Alişer Efendi, Erzurum’a geçecek. Erzurum’da kurulan bir ilişkiyle
İran ya da Ermenistan üzerinden Sovyetler Birliği’ne
intikal edecek! Dersim’de yaşanan vahşeti ve Kürt direnişini
Sovyet yönetimine anlatıp, uluslararası desteklerini almaya
çalışacak! Alişer Efendi 10 Temmuz’da yol çıkacak!
Kürtler bir kez daha kaybetmemek için çırpınmaya, destek aramaya,
seslerini dünyaya duyurmaya çalışıyorlardı. Alişer
Efendi ve Dr. Nuri Dersimi’ye, Dersim Kürt Generali Seid
Rıza imzalı birer mektup verilir. Bu mektuplar, gidilen yerlerdeki
yabancılara ve diplomatik kurumlara sunulacak ya da
açıklanacaktı. Hemen gerekli hazırlıklar yapılır ve yola çıkılır.
Seid Rıza ise karargâhın yerini değiştirecekti. Bölgede
hareketli günler yaşanıyordu. Herkes diken üzerindeydi. Asırlardır
devam eden Dersim geleneği tehlikedeydi ve bu kez devletin
hazırlıkları çok daha ciddiydi. Dersim, Yavuz Sultan
Selim’in 1515’deki Alevi kıyımından sonraki, ilk kapsamlı
saldırıyla karşı karşıyaydı. Alınan karar doğrultusunda, Nuri
Dersimi, Elzaığ’daki evine döndü. Elazığ Polis karakoluna, tedavi
için İstanbul’a gideceğini beyan ettikten sonra Doğu Ekspresiyle,
İstanbul’a varır. İstanbul’da gerekli görüşmelere
başlar, eski arkadaşlarını görür.
Alişer Efendi bütün hazırlıkları tamamlamış, 10 Temmuz
1937’de eşi Zarife ile birlikte, Dersim’den ayrılıp Erzurum’a
geçecekti!
Ancak bu kararı sanki daha önceden öğrenmişçesine, bir gün
öncesinden devletin kiraladığı paralı katil Rayber ve
arkadaşları, Alişer’in yaşadığı mağaraya giderler.
1937 ilkbaharıydı. Munzur dağlarında henüz kar tamamen erimemişti.
Erimekte olan karlar ise, derelerde su olup Munzur
Nehri ile buluşuyordu. O kış, Dersim’de ağır geçmiş, evlerde
ve ahırlardaki stoklar erimeye başlamıştı. Halkın gereksenimleri
gün be gün azalıyordu. Ancak ilkbaharın belirmesiyle,
yüreklere bir umut inmişti. Sıkıntılı günlerin sona ereceği günlerin
özlemi iyice yoğunlaşmıştı. Dersim askeri abluka altındaydı.
Türkiye Cumhuriyeti devleti, seferberlik ilan etmişti.
Hükümet, Dersim’i “kalkındırma ve topluma kazandırma”
projesi adı altında yeni kararlar alıyordu. 37 yaşın altındakiler
silah altına çağrılıyordu. Neredeyse o yılkı bütçenin yarısı Dersim’i
ortadan kaldırma projesine ayrılmıştı. Bu, 1515 yılında,
Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’in Alevi Kürtler’e karşı
başlattığı seferberliği andırıyordu! Yavuz’un seferberliğinde
50 bini aşkın can kılıçla yerlere serilmişti. 1. Dünya Savaşı akabinde
başlayan Koçgiri İsyanı’ndan sonra tam 14 Kürt isyanı
daha baş göstermiş, hepsi de yenilgiyle sonuçlanmıştı.
Başkaldıran ezilecekti. Kürt de ezilmeye mahkumdu! Mahkumiyet
kararına ölümüne karşı çıkmak ise Kürtler’in geleneği
olmuştu. Kürtler’in kesintisiz direnişleri, hürriyet için isyana
dönüşüyordu. Şimdi sırada Dersim vardı!

Yüzyıllardır Dersim’e
sefer yapılıyor, ancak zafer alınamıyordu.

Cumhuriyet’in kuruluş aşamasından başlayarak meydana
gelen bütün ayaklanmalar bastırılmıştı. Şimdi sıra Dersim’i
yola getirmekteydi. Dersim uslandırılacak ve ıslah edilecekti.
Tek şef, tek parti ve tek hükümetin işbaşında olduğu dönemdi.
Mustafa Kemal Paşa, soyadı kanunu çıkartıldığında, kendi
soyadını Atatürk ilan etmişti. Başbakan İsmet Paşa da İnönü
soyadını aldı. Mustafa Kemal Atatürk, Cumhurbaşkanı, yaveri
İsmet İnönü ise Başbakandı.
Bölge ordu komutanı Alpdoğan, yanındaki Albay’dan Seid
Rıza ve Alişer Efendi’nin kellesini istiyordu. Elazığ’daki
karargahında görevli bu kişi, Dersim üzerine ‘deneyim’ sahibi,
Jandarma Albay Nazmi Sevgen idi. Albay günlerce bu zor
görev üzerinde kafa yordu. Seid Rıza’nın kellesini almak zor
görünüyordu, çünkü o sıkı korunuyordu. Bundan vazgeçilir,
ancak Alişer Efendi planı devreye sokulur. Seid Rıza’nın en
güvendiği kişiydi. Devlet onu Seid Rıza’nın sağ kolu olarak
tanıyordu. 1918 yılından beri bir türlü yakalayamamıştı!
Kısaca isyancı Kürtler’in ‘beyni’ olarak adlandırılıyordu.
Alişer Efendi Koçgiri Kürtleri içerisinden çıkan önemli bir
siyaset ve kültür adamıydı. Üstün bir askeri yeteneğe sahipti.
Halkın içerisinde ve kavganın tam ortasında, son derece mütevazi
bir kişilik olarak yerini alıyordu. Dersim’de görev yapan
ve defalarca Alişer’in Kürt kuvvetleriyle karşı karşıya kalan
bir asker olan Jandarma Albay Nazmi Sevgen anılarını yazdığı
Koçkirili Alişer adlı kitabında ve Türk Tarih Dergisi’nde onu
şöyle tanımlıyordu:
“Alişer öldüğü zaman, 9 Temmuz 1937’de, tahminen elli beş
yaşlarında idi. Alişer’i ilk defa siyaset ve melanet sahasında
Koçgiri Aşireti reisi Mustafa Paşa’nın katibi olarak görüyoruz.
Dersim havalisinde tanınması Birinci Büyük harpte Erzincan’da
Ruslar’la teşriki mesai ettiği zamana tesadüf eder.
Erzincan’da Ruslar’ın müteahidi olarak çıkan Alişer Rus Kumandanlığından,
orduya ağır mübayaa etmek üzere 700 Türk
altını, yanınada bir manga kadar Rus askeri ve 10 mekkare
almış. Munzur dağlarını aştıktan sonra Ruslar’ın elinden hay-
vanlarını gasp ve askerlerden de üçünü esir ederek Dersim’e
yürümüştür. Bu hadise esasen Türk düşmanı olan Erzincan’da
ki Rus Komutanı Lahof’un büsbütün Türkler aleyhine herekete
geçmesine sebep olmuştur. Alişer Dersim’e geldikten sonra
Ovacık’ta ki milis alayının katibi olmuş, alayın Ruslar’ı önlemek
üzere Munzur dağı mıntıkasına hareketinden beraber gitmiş,
bir müddet de Sebil Baba dağında kalmıştır. Büyük
harpten sonra Koçgiri’ye avdet eden Alişer, eski vazifesi olan
Koçgiri Aşireti reisi Mustafa Paşanın oğlu olan Alişan Bey’in
katipliğini deruhte etmiştir. İşte Alişer’i burada memleket ve
devlet aleyhindeki hareketlerin başında bir dimag olarak üzereyiz.
Alişer, Koçgiri Aşireti reisi Mustafa Paşa’yı, kendisinde
bazı yetenekler görerek yetiştirmiş, onu bilhassa sık sık Dersim’e
göndererek, Dersim aşiretleri üzerinde etkili ve faal olmasını
temin etmiştir. Alişer, zeki, fesatçı ve cesurdur. Çok
güzel Türkçe okur ve yazar. (...) İyi bilmek lazım ki Haydar
Bey bu işleri yapacak, başarabilecek bir adam değildir. Perdenin
arkasında Alişer vardır, asıl faal, muharrik olan odur. “
Koçgiri İsyanı’nın bastırılmasından sonra Dersim’e yerleşen
Alişer Efendi idam mahkumu olarak aranıyordu. Sivas’ta kurulan
İstiklal Mahkemesi, ona ve Dr. Nuri Dersimi’ye idam
cezası vermişti. Koçgiri mahkumlarını affeden Mustafa Kemal’ın
başında olduğu Ankara Hükümeti, bu ikisini af etmiyordu.
Ankara Hükümeti için üç tehlikeli isim kalmıştı: Alişer
Efendi, Dr. N. Dersimi ve Seid Rıza. Üçü de Dersim’de
yaşıyor ve Ankara Hükümeti’ni tanımamakta ısrar ediyorlardı.
Devlet ise Dersim’e bir türlü giremiyordu. Bütün Kürt isyanları
kontrol altına alınmış, önderleri idam edilmiş, kalanlar ise
sürgüne gönderilmişti. Ancak Dersim “bela” olmaya devam
ediyordu. Ankara, bu gidişattan memnun değildi. Dersim mutlaka
“Misak-i Milli”ye dahil edilecekti. Misaki Milli siyaseti,
Dersim için özel planlar hazırlamaya başlamıştı. Bu planların
sahnelenmesi gerekiyordu. Plan, gizli devlet senaryosuna
dönüşmiştü. Oyun için sahne yeri belliydi, ancak oyuncular
iyi seçilmeliydi. Bu oyuncular kimseyi incitmemeliydi oyun
süresince. İşte bunlar hesaplanıyordu.
Albay Nazmi Sevgen, Dersim’li Reyber’e görev verir. Reyber
bir Kürttür ve bölgeyi çok iyi tanımaktadır. Bir süre öncesine
kadar Dersim Kürt kuvvetleriyle çalışıyordu. Amcası Seid
Rıza, Dersim Kürt Kuvvetlerinin komutanıydı. Alişer Efendi
ve eşi Zarife, Seid Rıza’nın bölgesine yerleştikten sonra,
sürekli görüşüyorlardı. Kürt sorunu, Dersim ve Koçgiri üzerine
kafa yoruyorlardı. Alişer, Seid Rıza’nın ailesinden biri
sayılırdı. Bölgede sevilen ve sayılan bir kişiydi. Öyle ki, Seid
Rıza’nın yeğeni Rayber’in, “Kivram olur musun?”, teklifini
red etmemişti. Alişer Efendi ile Rayber Kirve olmuşlardı.
Ancak kirvalığın üzerinden, aylar ve yıllar geçtikten sonra,
Dersim’deki üstünlükleri azalıyordu. Alişer ve Seid Rıza’nın
etkisi azalmakyatdı. Dersim aşiretleri, giderek Ankara
Hükümeti’nin yanında yer alıyorlardı. Böylece, Dersim Kürt
isyancılarının çevresi giderek daralıyordu. Her mücadele ve
halk hareketinde olduğu gibi bu sefer de rüzgarın yönü ve şiddetine
göre hareket edenler vardı. Yüzer, gezer insanlara rastlamak
mümkündü. Bu fırtınalı yıllarda, Rayber de saf
değiştirir, ancak bunu bilen yoktur. Reyber epeyce bir zamandır
devletin ve bölgedeki ordunun hesabına çalışmaktadır.
Dersim’de olan bitenleri, Elazığ’daki karargaha rapor ediyordu.
Olup biteni Albay Nazmi Sevgen’e aktarıyordu. Kirvesi
Alişer Efendi ve amcası Seid Rıza hakkında, kaldıkları mekanlar
hakkında istihbarat veriyordu. Bir gün, Elazığ karargahından
gelen “Alişer’in kellesini getir, sana 5 bin lira ödül var”
teklifi hoşuna gitmişti. Rayber hemen işe koyulur. Yanına
Zeynel Top, kardeşinin oğlu İsmail, Murt, Emir Ali, Vanklı
Efendi ve Cello isimli diğer Dersimlileri alarak planı gerçekleştirmeye
girişir. Karargah bu çeteye cinayet görevi yüklerken,
diğer taraftan da bölgede isyancılara karşı bildiriler
dağıtıyordu. Bildirilerde, “Rayber’in de arananlar” listesinde
olduğunu duyurmayı ihmal etmiyordu. Dersimliler’in inanması
için, Rayber devlet karşıtı gösteriliyordu.
Alişer Efendi, eşi Zarife ve yeğeni Şevket, İlksor Dağı’nın tepesindeki
mağarada yaşıyorlardı. Güvenlik nedeniyle köy ve
kasabalarda kalmıyorlardı. Son yıllarda alanları daralmıştı. Her
yerde baş gösteren Kürt başkaldırıları, yenilgiyle sonuçlamıştı.
Kürtler’in psikolojik çöküntüsü Dersim’e de yansıyordu.
Dağda ve mağarada yaşamak zorunda kalmışlardı. Dağın öteki
tepesinde de Seid Rıza ikamet ediyordu. Alişer ve Zarife’nin
çocukları olmamıştı. Alişer Efendi’nin kardeşi, Turan’ın oğlu
Şevket’i evlatlık alırlar. Bu çift, bütün yaşamlarını, Kürtler’in
ulusal davasına adamışlardı. Yaşadıkları mağarayı tek odalı bir
eve çevirmişlerdi. Alişer’in 40 yıllık mücadelesinin bütün sırları
bu mağarada saklıydı. Sevdiği herşey oradaydı. Zarife,
yeğeni, şiirleri, yazdığı yazı ve makaleler, aldığı notlar ve
çaldığı sazı, değer verdiği herşeyi bu mağaradaydı. Alişer
Efendi, okumuş, bilgili ve eğitimli bir insandı. İsteseydi iyi bir
mevkiye gelebilirdi. Sıcak odalarda, konak ve saraylarda
barınabilirdi. Emrindekilerle birlikte bir büroda da çalışabilirdi.
O zaman bu dağ başlarında, son derece ‘müşkül’ veya
‘mütevazi’ bir yaşam da sürdürmeyecekti. Oysa, o herşeyi
elinin tersiyle geri itmişti. Mal, mülk ve mevkiye dair herşeyi
reddetmişti.
Sivas Lisesi’nde öğrenciyken, toplumsal sorunlara duyarlılık
göstermeye başlıyordu. Edebiyat ve sanatla ilgilenmeye
başladı. Ulusal ve uluslararası sorunları adalet ve hürriyet
içerisinde çözmek için kafa yoruyordu. Bazı Kürt yazarlarına
göre, Batum’da yapılan “Doğu Halkları Kurtuluş Konferansı”
na, Kürtler adına katıldı. Tek başına Jepin isimli Kürtçe
dergiyi Koçgiri topraklarında çıkarıyor, İstanbul’da yayımlanan
‘Jin’ isimli dergiye yazılar yazıyordu. Ev ev, köy köy,
kasaba kasaba gezip halkı aydınlatma çalışması yapmaktan da
geri kalmıyordu. İş başa düştü diyerek, askeri örgütlenmeye
dahi önayak olmuştu. Yani birleşmeye, örgütlemeye ve hak
için ayağa kalkmaya yönelen bütün çalışmalarda yer alıyordu.
İstanbul’da onlarca Kürt aydını bir araya gelip, bir dergi yayınlamaya
çalışırken, o tek başına dergi yayaımlayabiliyordu.
Çevresinde olağanüstü bir yetenek olarak değerlendiriliyordu.
Taşrada, bin bir olanaksızlıklar içerisinde yaptığı çalışmalar
övgüye layık bulunmaktaydı.
Rayber ve arkadaşlarından oluşan grup, İlksor’a doğru tırmanıyordu.
Dersim dağları yüksek ve serindi bu yaz gününde.
Gökyüzü açık ve masmaviydi. Tek bir bulut görünmüyordu.
Hafiften bir yel esiyordu güneyden. Yaşamın yedi rengi o güne
hakimdi. Munzur dağları, güneşe selama durmuştu. En küçük
bir ses, kuş seslerine ve güneydeki yele baskın geliyordu. Durgun
bir günün başlangıcıydı. Devletin kiraladığı cinayet çetesi,
Alişer’in kaldığı mağaraya doğru ilerliyordu. Önce karşı tepedeki
Dersim Generali Seid Rıza dürbünüyle Rayber ve ekibini
fark ediyor. Ardından Alişer Efendi, kendilerine doğru
bir kafilenin geldiğini görüyor. Seid Rıza, yeğeni Rayber için
‘melanet’ diyordu ve ona güvenmiyordu! Bu ziyarete anlam
veremeyince, durumdan şüpheleniyor, çevresindeki adamlarını
toparlayıp mağaraya göndermeye karar veriyordu. Eşi
Zarife’yi haberdar eden Alişer, “Kirvem Rayber geliyor ziyaretimize,
bir çay hazırlayalım da içsinler” diyor. Zarife de Seid
Rıza gibi bu “melanet”in ziyaretinden şüphelenmişti. ‘Aman
Heval dikkatlı ol, bu adama güvenme’ diyordu. Ancak aldığı
yanıt, “Nasıl olur, o bizim kirvemizdir” oldu. Rayber’in iki
oğlu Alişer’in kucağında sünnet ettirilmişti! Alevi inancında
kirvelik, akrabalıktan da öte kutsal bir bağdı. Kirve ve
Musahibe tam anlamıyla güvenilirdi. Art niyet asla düşünülemezdi.
İşte Alişer Efendi de bunları düşünmüştür, Zarife’ye
yanıt verirken.
Rayber ve grubu selam verip mağaraya girerler. Alişer Efendi,
son derece misafirperver davranır. Ziyarete gelenlere oturmaları
için yer gösterir, Zarife ise mutfak olarak kullanılan
bölüme geçip, çay hazırlığı yapar. Alişer Efendi, kuşkulanmayı
aklından bile geçirmez. Cebinden çıkardığı tütün tabakasını,
sigara sarmaları için Rayber ve diğerlerine uzatır. En son kendisi
tabakayı eline alıp sigara sarmaya başlar. Rayber,
mağaradakilere güven vermek için ziyaretinin amacını şöyle
açıklar: “Biliyorsun kirve, düşmana karşı savaşıyoruz. Türk
ordusu top, tüfek ve uçaklarıyla bize aman vermiyor. Onun için
sıkça yer değiştiriyoruz. Yolumuz buraya düşmüşken kirvemi
bir ziyaret edeyim dedim. Savaş hali. Ne zaman ne olacağını
kimse bilmez.”
Sohbet giderek koyulaşmaya başlayınca, arkada bekleyenlerden
biri, Alişer Efendi’nin üzerine kurşunları boşaltır. Yanından
silahını eksik etmeyen, Rayber’den kuşkulanan ve ona
güvenmeyen Zarife de ona silahını doğrultup ateş eder. Rayber
ve Zeynel mutfaktan çıkan Zarife’yi hedef alırlar. Bir
dakikanın içerisinde küçücük mağarada Üç ölü vardır.
Mağaradaki kısa çatışmada Alişer, Zarife ve bir de çete üyesi
Vanklı Efendi ölür. Rayber, cebinden çıkardığı bıçakla her iki
Kürt önderinin kafasını keserek bir çuvala koyar. Mağarada
Alişer Efendi’ye ait bulabildiği para, altın, döküman, ne varsa
hepsini alıp ‘haqip’e koyar. Çete hızla uzaklaşarak, Elazığ’a
doğru yola düşer. Silah seslerini duyan Seid Rıza’ya bağlı grup
adımlarını hızlandırarak mağaraya gelir. Mağaraya girdiklerinde
başı kesilmiş cesetlerden başka hiç bir şeyi göremezler.
Rayber ve çetesinin peşine düşerler. Daha bir saat önce, durgun
ve masmavi olan gökyüzü, şimdi kan ve barut kokusuna
bezenmişti. Rayber ve çetesini yakalama fırsatı giderek kaybolunca,
Seid Rıza’nın grubu geri döner. Grubun bir kısmı
mağaraya dönerken, diğerleri Seid Rıza’nın üssüne dönerek
kara haberi bildirirler. Seid Rıza ‘kara’ haberi aldığında yıkılır.
75 yaşındaki Dersim savaşçısının hayatında aldığı en korkunç,
yıkıcı haberdi. Yakınlarına, duygularını şöyle dile getiriyordu,
“Alişer kardeşim hunharca öldürüldü, artık bu dünyada
yaşanmaz.” Gerçekten de Seid Rıza için hayatının son günleri
başlayacaktı!
1873’de dünyaya gelen Alişer Efendi, 9 Temmuz 1937’de
kalleşçe kirveleri tarafından öldürülüyordu. Nazmi Sevgen,
Dr. Nuri Dersimi ve diğer yazarların Alişer’in yaşı ile ilgili
verdikleri bilgiler çelişkilidir. Alişer Efendi öldürüldüğünde,
ne 75 yaşındaydı ne de 55 yaşında. O, Seid Rıza’dan 11 yaş
küçüktü, yani 64 yaşındaydı. Alişer’in, Kürt tarihinde açtığı
başka bir çığır da evliliğiydi. Eşi Zarife, eline silah alan ve kocasıyla
savaşa katılan ilk Kürt kadınıydı. Evliliklerine bölgede
herkes imreniyordu, örnek alınıyordu. Alevi inancına ve dinsel
geleneklere göre, o güne kadar kadınlar erkeklerle aynı sofraya
oturmazlardı. Zarife bu geleneği yıkan tek kadındı. Seid Rıza
gibi, dedelik ocağından gelen, yaşlı ve herkesin saygı gösterdiği
biriyle aynı sofraya oturma geleneği yaratmıştı. Zarife ve
Alişer Efendi’nin cenazeleri Dersim’de gömülür. O Mağara
artık konuklarından yoksun ve yalnızdı. Dersim’de ‘yüce’
akrabalık mertebesi sayılan Kirvelik artık lekelenmişti. O güne
kadar Seidlik (Dedelik) ocağından gelen Rayber ismi artık
‘lanetli’ydi. 1937’den sonra Dersim, Koçgiri ve Alevi Kürtler,
yeni doğan oğullarına lanetli saydıkları ‘Rayber’ ismini koymayacaklardı.
Halen de bu isim ‘yasak’ gibi, tercih edilmez.

Torbada, Alişer Efendi ve eşi Zarife’nin kesilmiş kafaları
var. Albay Nazmi Sevgen, Rayber’i kapıda karşılayıp, bölge
komutanı General Abdullah Alpdoğan’ın yanına çıkarır. General
de Rayber’i kapıda öperek karşılar. Rayber “Emaneti getirdim
ve şimdi ödülümü almaya geldim,” der. Kesilen başın
resimleri çekilir. Rayber’e mükafatı olan 5 bin lira ödenir. Yenilen
yemekten sonra General Alpdoğan, Rayber ve İsmail
Top’u kapıya kadar yolcu ederken “Senden daha çok kelle istiyorum”
der, amcası Seid Rıza’nın da “halledilmesini” ister.
Alişer ve eşinin katledilmesi Ankara’da büyük bir etki yapar.
Mustafa Kemal’in 20 yıldır beklediği haberdir bu. 1918’den
itibaren, yaklaşık 20 yıl, Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına
kendi halkının özgürlüğü için dikilen Alişer artık yoktu. Koçgiri
ve Dersim Kürtleri, Kürt coğrafyası büyük bir önderini
kaybetmişti. Komutan Alpdoğan, yanındakilere, “Alişer’in
kellesi gitti, Seid Rıza’yı yönlendiren buydu. Bu Seid Rıza artık
onsuz birşey yapamaz, sonu yaklaştı” diyordu. Alişer’in katledilmesinden
bir kaç ay sonra bir sonbahar gününde ise hain
Rayber öldürülüyordu. Dersim’e askeri hareket başlatan ordu,
Rayber ve oğlu Ali Haydar’ı, yanlarında 6 köylü ile birlikte
öldürür. Rayber’i askeri çadıra çeken askerlerin “Ulan, senin
kendi soyuna sopuna faydan olmadı ki bize ne faydan olacak”
diyerek kasatura ile vücudunu delik deşik ettikleri anlatılmaktadır.
Daha sonra Rayber’in evine giden askerler evini talan
edip, eşini sürgüne gönderirler. Rayber’in devletten alıp evinde
sakladığı para ve ödüllere de el koyuyorlardı.
Nuri Dersimi, İstanbul’da iken, Alişer Efendi’nin katledildiğini
ve Seid Rıza’nın da yakalandığını haber alır. Bunun üzerine,
Avrupa’ya geçmekten vazgeçip, hemen İstanbul’u terk etmeye
karar verir. Bir arkadaşının yardımıyla, sahte bir isimle
Suriye’ye geçer. Nuri Dersimi artık Suriye’de idi. Belki de 20
yıldır süren Kürt isyanlarının sağ kurtulan tek önderiydi.
Her şey planlandığı gitmedi. Dersim’e, yaşayan insan nüfusu
sayısı kadar asker yığıldı. Toplar, tüfekler yetmiyormuş gibi,
savaş uçakları da yukarıda tehdit ediyordu. Halk ise yoksul,
olanakları sınırlıydı. İnançları, kimlikleri, kültürleri ve bir de
kuru ekmekleriyle yaşıyorlardı. Özgürlük ve topraklarını
namus biliyorlardı. Diğer Kürtler’den ve uluslararası kamuoyundan
destek alamıyorlardı. Dersim, yalnızdı. Operasyon,
arama ve tarama adıyla, Kürtsüzleştirme programı
uygulanıyordu. 1902 yılından itibaren, tam 35 yıl garbi (batı)
Dersim Kürtleri’nin önderliğini yapan Seid Rıza yorgundu.
Ancak yılgın değildi. En yakın yoldaşı Alişer Efendiyi kaybetmişti.
Ailesinden onlarca, halkından binlerce insan
öldürülmüştü. Evi ve köyü bombalanmıştı. Dr. Nuri Dersimi
Suriye’ye geçmişti.
Seid Rıza’nın dış ülke hükümetlerine ve kamuoyuna bilgi için
gönderdiği bildiri metni 30 Temmuz’da Suriye’de açıklanıyordu.
ABD, Fransız ve İngiliz temsilciliklerine iletilen açıklama,
onun yazdığı en son bildiri olacaktı. Dr. Nuri Dersimi
vasıtasıyla iletilen yazı şöyleydi:
“Yıllardan beri Türk hükümeti Kürt halkını asimile etmeye
çalışmakta, Kürt dilinin gazete ve yayınlarını yasaklayarak,
ana dillerini konuşanlara eziyet ederek, Kürdistan’nın
bereketli topraklarından gidenlerden büyük bir bölümünün
telef olduğu, Anadolu’nun çorak topraklarına zorunlu ve sistemli
göçler düzenleyerek, bu halka zulmetmektedir.
Son olarak Türk hükümeti, kendisiyle yapılan bir antlaşma
sonucu bu baskılardan arındırılmış Dersim bölgesine de girmeye
kalkışmıştır. Bu olay karşısında Kürtler, göçün uzak yollarında
can vermek yerine kendilerini korumak için, 1930’da
Ararat tepesinde, Zilan ve Beyazıt ovasında olduğu gibi
silahlara sarıldılar.
Üç aydan beri ülkemde tüyler ürpetici bir savaş sürüyor. Savaş
olanaklarının eşitsizliğine ve bombardıman uçaklarının,
yangın bombalarının boğucu gazların kullanılmasına rağmen,
ben ve yurttaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık.
Direnişimiz karşısında Türk uçakları, kasabaları bombalıyor
ve yakıyor. (...)
Zindanlar yumuşak başlı Kürt halkıyla dolup taşıyor. Aydınlar
kurşuna diziliyor, asılıyor ya da Türkiye’nin tecrit edilmiş bölgelerine
sürgün ediliyor. (.....) Üç milyon Kürt, benim sesimden
ekselanslarına sesleniyor ve bu hükümetinizin yüksek
manevi etkisinden Kürt halkını yararlandırmanızı istihram
ediyorum. Sayın bakan, en derin saygılarımın kabulünü rica
ederim.
Seid Rıza, Dersim Generali. 30 Temmuz 1937 “
Bu mektup, adı geçen ülkelerin dış işleri bakanlıklarına
iletiliyordu. Adı geçen ülkeler olay karşısında kılını kıpırdatmadığı
gibi, İngiltere Büyükelçiliği mektubu Türk hükümetine
veriyordu. Seid Rıza’nın söylediği, “Dersim’de Kürt
Soykırımı” engel tanımadan gerçekleşiyordu. Dünya kamuoyu
sessiz, Türk halkı sessiz! Ezilenlerin tepkisine ise aldıran yok,
Trajedi, dumanlı ve sisli havada sürüp gidecekti. Ankara’daki
mecliste başbakan İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı Mustafa
Kemal ve diğer yetkililer, “Bunlar dış destekli, bunlar bir avuç
çapulcu eşkiya, bölge bunlardan temizlenecek,” türünden açıklamalara
devam edeceklerdi.

Dersim Lideri idam ediliyor!

Dersim yangın yerine dönmüştü. Kurşuna dizilenler, işkence
edilenler, evleri yakılan ve yıkılanlar, bombalanan köyler.
Neredeyse 6 aydır bölge, devletin askeri postalları altında inim
inim inliyordu. Devlet, bölgeyi imha etmek için tam bir seferberlik
ilan etmişti. Seid Rıza kararını verir: gidip teslim olacaktır.
Bölge ve insanının daha fazla eziyet görmesine
dayanamazdı! 10 Eylül 1937 günü Erzincan köprüsündeki inzibata
teslim olur. Erzincan’da sorgulandıktan sonra, doğrudan
Elazığ’daki karargaha götürülür. Acele iddianame hazırlanır,
savcı ve hakimler koşturulur. Çok kısa süren, göstermelik
yargılamada Seid Rıza, oğlu Hüseyin, Seyhanlı Aşireti reisi
Haso, Yusufan aşireti reisi Kamer oğlu Fındık, Demenanlı
Aşireti reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureşanlı Aşireti’nden Hasan
ve Mirza Ali, idama mahkum edildiler. Temyiz yok, itiraz yok,
savunma yok. Sıkıyönetim Mahkemesi’dir; bir diğer adı ile İstiklal
Mahkemesi.
Tutuklu bulunan diğer Dersim davası sanıklarından 4’ü 30’ar
yıl ağır hapse, diğer 32’si ise muhtelif cezalara çarptırıldılar.
1924’de yapılan anayasaya göre 65 yaşından yukarı ve 18
yaşından küçük olanlar idam edilemezlerdi. Ama kim dinler
Anayasayı. Zaten kendileri yapmamış mıydı? Seid Rıza 75
yaşında, oğlu Hüseyin ise 17 yaşındaydı. Kendi yazdıkları
veya belirledikleri hukuk kurallarına göre idam edilmemeleri
gerekiyordu. Daha on küsür sene önce Şeyh Said’i Diyarbakır’da
idam etmemişler miydi? 5 Ekim günü iddianemeler
tamamlanır ve ilk mahkemeye çıkartılırlar.
Mahkeme sonucunda idam kararı alınır Seid Rıza’nın 75 olan
yaşı 58’e indirilirken, oğlu Hüseyin’in yaşı ise 17’den 21
çıkartılır.
18 Kasım 1937 sabahı Elazığ Buğday Pazarı Meydanı’nda yan
yana dizilmiş 7 darağacı kurulur. Dersim tutsakları idam
edildiler. Aceleleri vardı. Çünkü 19 Kasım günü Atatürk
Elazığ’ı ziyaret edecekti ve bu iş onun ziyaretinden önce bitirilmeliydi.
Bu, acil demokrasiydi! İhsan Sabri Çağlayangil,
aceleden bu idamların infazını gerçekleştirmesi için
Ankara’dan Elzaığ’a 16 Kasım günü gönderilmişti.
Çağlayangil o sıralar Emniyet Müdürüydü. Daha sonra Milletvekili,
Senatör ve Dışişleri Bakanlığı’na kadar yükselecekti.
Çağlayangil Bende Yazdım adlı kitabında bu olayı geniş olarak
yazmaktadır. İdam ‘mahkumları’ hücrelerinden tek tek
çıkarıldı. İdam sehpalarının karşısına kelepçeli olarak
dizildiler. Tek tek son sözleri soruldu. Seid Rıza’nın son isteği,
çok sevdiği oğlundan önce asılmasıydı, ancak cellatlar kabul
etmedi. Önce oğlunu idam ederek ona son dakikada dahi
ızdırap çektirdiler. Sıra Yusufan Aşireti reisi Kamer’e gelmişti.
Kamer de ilkin kendisinin, sonrada oğlu Fındık’ın asılmasını
istedi. Fakat tam tersini yaptılar, kendi hukuklarına dahi uymadılar.
Son sözü de formalite icabı sorduklarını ispat etmiş
oldular. Oğulları babalarından önce asılarak katledildiler.
Elazığ Buğday Pazarı buna tanıklık yapmanın utancındaydı.
Şeyh Said isyanında da aynısı yapılmıştı. Zaten adalet ve
demokrasileri de formalite değil miydi? Formaliyetle neden
bize bunları soruyorsunuz dahi demeden, bu yaşlı Kürt önderi
tek başına darağacına yürüdü. Cellatlara karşı en ufak bir pişmanlık
duymadığını şu sözlerde ifade ediyordu: “Bu yaptığınızın
günahı büyüktür. Bu esarettir. Bu yaptığınız
Kerbala’dır. Bu zulümdür! Ben 78 yaşındayım, şehit oluyorum!
Kürtler’in şehitlerine karışıyorum. Fakat Kürtlük ve
Kürdistan yaşayacaktır. Kürt gençleri intikal olacaktır. Kahrolsun
zalimler, kahrolsun kahpe yalancılar!” (Nuri Dersimi,
Kürdistan Tarihinde Dersim, Doz Yayınları.)
Seid Rıza ve arkadaşlarının idam edildiklerine dair
Çağlayangil’in çektiği fotoğraf, imzalı ve mühürlü tutanaklar,
ertesi gün Elazığ’a gelen Atatürk’e elden verildi.
Dersim, Seid Rıza ve arkadaşlarının idamıyla sona ermedi. Yer
yer direnişler devam etti. Ne var ki Dersimliler’de direnecek
takat kalmamıştı. Dersim ölüm, kan ve barut tarlasına
dönüşmüştü. 1938 yılına sarkan askeri operasyonların amacı,
toplu kıyım ve sürgünlerdi. Kıyım ve sürgünler uygulandı. Batı
vilayetlerine ve Anadolu’nun değişik birimlerine grup grup
sürgün edildier. Eylül 1938’e gelindiğinde, Dersim’de 4000’in
üzerinde ölü, yüzlerce kayıp, 7000 sürgün, 7 İdam, 52
hükümlü, zorla askere alınan binlerce genç, yakılıp yıkılan yüzlerce
ev ve köyün yanı sıra, anne ve babasız bırakılan binlerce
yetim kalıyordu. O günlerde 110 bin olan bölge nüfusunun 72
bini zalimin zulmüne ve kıyımına maruz kalıyordu. 1781 yılından
1938 yılına kadar egemen devlet, Dersim’deki Alevi
Kürtler’in üzerine tam 16 kez askeri sefer düzenledi. Her seferinde
yenilgiye uğrayan devlet, bu kez üstünlük sağlıyordu.
Dersim’in 7200 kilo metre karelik alanına devlet, 43 askeri
tabur ve 5 süvari alayı ile yürümüştü. 21 Mart 1937’de
başlayan askeri saldırı 26 Ağustos 1938’de noktalanıyordu. O
gün iktidarda olan CHP, artık Dersim’de uzun yıllar birinci
parti olacaktı! Her seçimin tek galibiydi. Cumhuriyet döneminin
80 yılında, Dersim ve Aleviler, laiklik ve demokrasi adına,
bu partinin altı ok’u etrafında toplanacak, partinin vazgeçilmez
oy deposu olmaya devam edeceklerdi!
Neticede, Dersim boşaltıldı, direniş kanla bastırıldı. Çünkü
istedikleri ‘Hürriyet’ bu halkı kapsamıyordu. Özgürlük sadece
egemen olan içindi. Kana boyanan dağlar,dereler ve ovalarıyla
Dersim, “çıban başı” olmaya devam edecekti. Yeni isyan tohumları
ekilecekti, gelecek kuşaklara.

(Kaynak : Koçgiri’siz Cumhuriyet, Mayıs 2008, sayfa: 314-338, Kadim Laçin)

www.kadimlacin.com

TBMM'DE KÜRTLERE ÖZERKLİK TASARISI !

TBMM’DE KÜRTLERE ÖZERKLİK TASARISI

Koçgiri ve Dersim Kürtlerinin isyanı ve özerklik talep eden direnişleri, nihayet Meclisin konuyu görüşmesine neden oluyordu. TBMM’nin 10 Şubat 1922 tarihindeki oturumda Kürtlere otonom ya da özerklik niteliği taşıyan gizli bir tasarı uzun tartışmalar sonucunda gündeme alınıyordu. Erzurum Milletvekili Salih Efendi’nin şu sözleri olayın sıcaklığını yansıtıyordu: “ Eğer Dersim ve Koçgiri’deki çalkantıları durdurmak gerekiyorsa, 1921 ilkbaharı boyunca süren isyanda cezaevine konulan Kürtler serbest bırakılmalıdır... Bölgenin çıkarı için özel komisyonun bu kanun projesine pratik bir çözüm bulması gerekiyor.” Mecliste yapılan oylamada 64 milletvekilinin karşı oyuna rağmen, 373 milletvekilinin evet oyları ile Kürtlere özerklik anlamına gelen kanun tasarısı görüşülmeye açıldı. Ancak, tasarı sadece görüşülüp, tartışılmaktan ileriye gidemiyordu. Kanun tasarısı, Bağdat’ta bulunan Britanya Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold (İngiliz) tarafından Marquess Curzon (Fransız)’a gönderildikten sonra açığa çıkmıştır. Yazar Robert Olson’un kitabında açıkladığı ve TBMM’de tartışılan Önerge şöyleydi:

1- Türkiye Büyük Millet Meclisi, medeniyetin icapları gereğince, Türk Milletinin ilerlemesini sağlama hedefi doğrultusunda, Kürt milleti için kendi milli gelenekleriyle uyum içinde bir otonom idare kurma sorumluluğunu üzerine almaktadır.

2- Çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bölge için Büyük Millet Meclisi’nin karar vereceği şekilde Türk veya Kürt olabilecek bir Genel Vali vekili ve bir müfettişle birlikte bir Genel Vali, Kürt milletinin ileri gelenleri tarafından seçilebilecektir.


3- Büyük Millet Meclisi’de genel valiyi seçecektir. Bu kişi tecrübeli bir idareci, şerefli bir isim ve Kürt milletinin hürmetini kazanmış bir şahıs olmalı.

4- Genel Vali, üç senelik bir süre için tayin edilecek, görev süresinin bitiminde, Kürt Millet Meclisi tarafından, Kürt milletinin çoğunluğu eski Genel Vali’nin vazifede kalması arzusunda olmazsa yeni Genel Vali tayin edilecektir.


5- Genel Vali’nin Kürt veya Türk olması Büyük Millet Meclisi tarafından karara bağlanabilirse de, seçim doğrudan doğruya Kürt Millet Meclisi tarafından yapılacaktır. Fakat Genel Vali, Genel Vali Vekili ve Müfettiş görevlendirilmesi konusu Ankara hükümetinin tasdikine sunulmalıdır.

6- Kürt Millet Meclisi, doğu vilayetlerinde genel seçim yoluyla kurulacak, meclisin görev süresi üç sene olacaktır. Meclis, her sene 1 Mart’ta toplanacak ve faaliyet süresi dört ay olacaktır. Ancak Meclis bu müddet zarfında, gündemindeki işleri tamamlayamayacak olursa üye sayısının salt çoğunluğunun isteği üzerine ve genel valinin tasdiki ile bu süre uzatılabilir.


7- Genel Meclis, doğu vilayetleri idaresinin gelir, gider bütçesini tetkik etme ile sivil ve idarei memurların karışmış olduğu haksızlıkları soruşturma hakkına sahip olacaktır. Meclis ülkenin ilerlemesini ve refahını ilgilendiren kesin kararlar alabilecek ve bu kararların tamamı Büyük Millet Meclisi’nin bilgisi için Ankara hükümetine iletilecektir.

8- Büyük Millet Meclisi Genel Vali ve Kürt meclisi arasındaki tüm anlaşmazlıklarda karar mercii olacak ve her iki tarafında kararlarına uymakla mesul olacaktır.


9- Karma bir komisyon tarafından hudutların tesbitine bağlı olmak üzere Kürdistan idari bölgesi, Van, Bitlis, Diyarbakır vilayetleri ile Dersim sancağı ve mahdut kaza ve nahiyelerden mürekkep olacaktır.

10- Kürdistan’ın idaresine ilişkin olarak adli teşkilat özel bölgeler için mahalli kullanımlarla ahenkli bir şekilde kurulacaktır. Bu teşkilat şimdilik gelişkin memurlardan oluşacak, yarısı Türk ve yarısı Kürt olacaktır. Türk memurların emekliliği halinde yerlerine Kürt memurlar geçebilir.


11- Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren savaşa katkı şeklinde veya başka hiçbir şekilde vergi istenmeyecektir. Şimdiye kadar mecburi olan bütün mali katkılar mahalli idarenin yetkisi dahilinde kaldırılacak, vergiler yılda bir kez ödenecektir. Vergiye tabi olacak net gelirlerin nisbeti Ankara Büyük Millet Meclisi ve Kürt Millet Meclisi mebuslarından mürekkep karma bir komisyon tarafından tespit edilecektir.

12- Doğu vilayetlerinde düzeni sağlamak için bir jandarma kumandanlığı tesis edilecektir. Kürt meclisi bu teşkilatı idare edecek kanunu hazırlamakla yükümlüdür. Fakat jandarma kuvvetlerinin Genel Kumandanlığa, barış tesis edilip, isteyen herkesin kendi ülkesine dönüncüye kadar kıdemli Türk subayları idaresi altında olacaktır.


13- Türk ordusunda bulunan Kürt subayları ve askeri, barış tesis edilip isteyen herkes kendi ülkesine dönüncüye kadar hali hazırdaki vazifelerini terk etmeyeceklerdir.

14- Barışın tesis edilmesinden itibaren, genel savaştan evvel ve sonra el koyulmuş bulunan tüm hayvan ve malzemenin kıymetinin takdiri ilk iş olacak ve bedelleri en geç 12 ay içinde ödenecektir.


15- Türk lisanı yalnızca Kürt Millet Meclisi, valilik hizmetleri ve hükümet idaresinde kullanılacaktır. Ancak okullarda Kürt lisanı ile öğrenim yapılabilir ve Vali de kullanımını teşvik edebilir. Fakat bu gelecekte Kürt lisanının hükümetin resmi lisanı olması yönünde bir talebe temel teşkil etmemelidir.

16- Kürt Millet Meclisinin birinci vazifesi hukuk ve tıp fakülteleri de olan bir üniversite kurulması olmalıdır.


17- Genel Vali’nin onayı olmaksızın ve Büyük Millet Meclisi ve Ankara Hükümeti’nin bilgisi dışında Kürt Milllet Meclisi tarafından hiç bir vergi yükümlülüğü getirilemez.

18- Ankara’da bulunan Büyük Millet Meclisi ile istişarede bulunmaksızın ve onayı almaksızın hiç bir şekilde kimseye ayrıcalık verilemez.”

Mustafa Kemal’in böyle bir gizli tasarı ortaya atmasıyla, meclisteki Kürt milletvekilleri, “Kürtlerin hak ve hrriyetleri” ne inanmaya başlarlar. Yukarıdaki gizli “Kürt Otonom Tasarısı” devletin arşivinde 70 yıl boyunca gizlenecekti! Bu tasarı İngilizlerden esinlenerek alındığı ve Lozan öncesi hazırlandığı görülmektedir. Bu tasarı kanunlaştırılıp yürülüğe konulmaz. Bekleme ve oyalama taktiği Lozan antlaşmasına kadar devam eder. Lozan antlaşmasına giderken, işte Kürt ve Türkler birlikte geldik ve Kürtlerde bu Misaki Milliye’nin içindedirler denilecekti. Gerçekte de böyle de yapıldı. Lozan antlaşmasından sonra 29 Ekim 1923’de Cumhuriyetin kuruluşu ilan edilir ve kurulan yeni Türkiye devleti uluslararası resmiyet kazanır. Bundan sonra da bir daha kimse Kürtlerden söz etmeyecekti. Böylece artık Kürtler yok, ‘dağ Türkleri’ vardı! Kürt sözcüğü tek başına bölücülük sayılacaktı! 1924 yılında Meclis yenilenir. Aynı yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk resmi anayasası hazırlanıp yürürlüğe konuluyordu. Bir süre sonra çıkarılan yeni soyadı kanunuyla da, Mustafa Kemal Paşa, kendisine “Atatürk” soyadını verdirecekti. Bu yenilenen mecliste, Mustafa Kemal’e ters düşen eski milletvekillerine yer verilmedi. Bir kısmı daha sonra Şeyh Said, Ağrı ve Dersim isyanlarına katıldıkları gerekçesiyle idam edilecek ya da suikastle öldürüleceklerdi. Hazırlanan yeni Anayasa’da ise Kürt özerkliğinden hiç söz edilmeyecekti. Kürtçe artık yasak sayılacaktı. Hiç bir resmi kurumda konuşulmasına izin verilmeyen, eğitim veya yayın hakkına sahip olmayan bir dil olarak bırakılacaktı! İnkar politikası giderek devletin resmi devlet politikası olacaktı! İnkar politikasına isyan edenler ise darağaçlarına gönderilecek, köyleri ve yerleşim birimleri imha edilecekti. Cumhuriyet döneminde Kürtlerin her ayağa kalkışları ve isyanları kanla bastırılacaktı! Koçgiri halk ayaklanmasıyla başlayan Kürt isyanları peşpeşe patlak verecekti! Kürt sorunu, çözüm yerine çözümsüzleşen bir yaraya dönecekti. Giderek ağırlaşan ‘Kürt’ sorunu Türkiye Cumhuriyeti devletinin başına “bela’” olmaya devam edecekti! Sol adına, Mustafa Kemal’in kurduğu CHP’nin, Kemalist politikaları, sosyalizm adına ise, TKP’nin sosyal şöven ve Kemalizm karması olan politikaları 60 yıl boyunca piyasaya sürüldü. Ta ki, 1968 Devrimci gençlik önderlerinin bu duruma dur demelerine kadar. Kürtler, üvey evlat görülür, Kürt ulusal talebi ise, yarının sorunu olarak görüldü. Devrim’den sonra çözülecek, bir sorun olarak, teorisi yapıldı.

Kadim Laçin
‘Koçgirisiz Cumhuriyet’
1.basım Mayıs 2009
www.KadimLacin.com

Kalbim Bazîd’de Kaldı

Serhad’ı tırpancılarla tanıdım. Yazın köyümüze mercimek biçmeye gelirlerdi. Yoksul ve ezgindiler. Arkalarından biçtiklerini toplardık. Akşam yorgun argın dönerlerdi yoksul evimize. Birer işçi olarak değil, birer
konuk olarak ağırlanırlardı. Ve bütün yorgunluklarına rağmen biz, birbirlerine aşkla bağlı olan sekiz kardeş, bir stran okutmadan, bir masal anlattırmadan uyutmazdık onları. Sonra mercimek biçme makineleri icat edildi. Bir daha gelmez oldular. 20 yıl sonra bu kez ben gittim, Muradiye ve Çaldıran üzerinden cânım Bazîd’e.

Van’a en son 1997 yılında gitmiştim. Ama ilk gidişim 1989’du sanırım. Malatya’dan bir otobüse atladığım gibi Van’a gitmiştim. Kardeşim sınavda Alpaslan Öğretmen Lisesi’ni kazanmıştı. Onun kaydı için hemen gitmeliydim, son gündü, zaman kaybetmemeliydim. Yolda aksilikler çıkmıştı, ancak gece yarısı saat 2 gibi varmıştım Van’a. Çok az param vardı. Sonunda kendimi Seyidoğlu Oteli’nin 5 yataklı bir odasında buldum. Sabah erken saatte lisenin bulunduğu Ernis’e (değiştirilmiş adı Ünseli; burası Yaşar Kemal’in ailesinin köyüdür) gitmem gerekiyordu. Sora sora o tarafa giden araçların garajını buldum. Ancak son sorduğum kişi yanındakine dönerek içinde “mizgeft” geçen bir cümle kullanmıştı, hiç unutmuyorum. Mizgeft ne, diye sorduğumda, “cami”, demişti. Kürtçede cami sözcüğünün karşılığını öğrendiğim için mutlu mesut biçimde yollanmıştım Ernis’e.
1997 yılında ise Şükrü Erbaş ağabeyle gittik Van’a. Binlerce metre yüksekliğindeki krater göllerinin üstünden zümrüt mavisi Van Gölü’ne inişimizi unutamam. Van Gölü’ne Asurlular “Yukarı Deniz” derlermiş, Urmiye Gölü’ne ise “Aşağı Deniz”. Kürtler de Van Gölü’ne “deniz” derler. Dedikleri kadar var gerçekten, ancak bir sandal olsun görmedim, ilginçti bu.
Tam da nüfus sayımından önceki güne denk gelen söyleşi dün gibi aklımdadır. Van’da 12 Eylül’den sonra gerçekleşen ilk söyleşiymiş. Söyleşinin gerçekleştiği pasajın çevresi özel timlerle doluydu. Kalabalığın en arkasında ayakta duran üç sivili gösteren izleyicilerden pek çoğu, onlardan işkence gördüklerini anlatmışlardı, dediklerine göre işkenceciler yüzlerini gizleme gereği duymamışlardı. Bunu da duyunca Şükrü ağabeyle coşmuş, izleyicilerin duymaya korktukları cümleleri art arda dizmiştik. Doktor Fuad’ın bir beytiyle başlamıştım konuşmaya: “Şevek tarî ya hebû ya tunebû nîv / Deşt di xew da çiya hîlal bû nîv”.
30 Haziran günü yine o zümrüt denize doğru alçalırken 1997’deki söyleşiyi düşünmüştüm, “Ah! Tamara” şiirini bir ağızdan okuyan o 300 kadar yaşıtımı. Bir de sayım günü türlü tehlikeleri göze alarak konuk olduğumuz eve gelen Burak’ı. Bize gidelim, demişti, arkadaşlar bekliyor. Kalktık gittik. Sokakta in cin top oynuyor. Perişan, yıkık dökük bir kerpiç evin kapısından girdiğimizde “Selim Temo’yu getirdim” diye içeriye seslendi Burak. Yalnızca bir gözü yanan elektrikli sobanın önünde kaşına kaşına gerinen ev ahalisinden biri, “bırak yav” dedi, “o hıyar gelir mi buraya?”
Evde bir Çerkes, bir Kürt, bir Türk, bir Roman öğrenci ve bir de uyuz bir kedi vardı. Miyavlayamıyordu bile, tırmalamaya hele mecali yoktu. En kalın yorganlarını bana verdiler o gece.
Kapıda Doğubeyazıt Belediyesi’nin aracı karşılıyor bizi. Dodan Project’le birlikte yola koyuluyoruz. Ehl-i Hakk’çı bir Azerî (o “Türk” denmesini tercih ediyor) de var –gökte ararken yerde buldum. Bana Serencam kitabını göndereceğine söz vermişti, göndermedi! Ama merak etmesin, Eylül başında kitap elimde olacak.
Serhad’ın kuzeyine doğru ilerliyoruz. Şehre girdiğimizde bir şey çekiyor dikkatimi: Ehmedê Xanî Derneği. Buradaki müthiş sahiplenmenin ilk belirtisi buydu. Sonra Xanî Sokak, Xanî Baba dolmuşları, park, büst... Yemek yenecek, “ebdîgor” diye bir yemek, ben pek sevmedim. Öyle gurme özelliklerim yoktur zaten! Benim derdim başka, Egîdê Cimo’yu dinlemeliyim, bir de Ehmedê Xanî’nin türbesine yüz sürmeliyim.
Çocukluğumun en törensel anları, Hacc’dan getirilmiş radyonun başında Erivan radyosunu dinlemekti; hele Egîdê Cimo’nun meyi, balabanı, kavalı. Dengbêj babam onu dinlerken dalar giderdi. Şimdi onu dünya gözüyle görecek, dinleyecektim. Gitmeden önce Salihê Kevirbirî’nin Nûbihar’ın 94. sayısında yazdığı yazıyı okumuştum (Zivistan 2004). “Mîrê Bilûrê Egidê Cimo” başlıklı bu yazıda Dilovanê Reşîdê Baso’nun sözleri aktarılıyor. Dilovan, onun mey ve kavalda dünyanın en iyisi olduğunu söylüyor. Bugünse evinde yalnız ve aç, diyor. Son görüşmesinde elektriklerinin kesik olduğunu, üstadın da karanlık odasındaki yatağında inlediğini anlatıyor. Bana birini hatırlattı bu, ama kimi?
Yolda çok zaman kaybettiğimiz için Egîd’in resitaline yetişemedik. Kendimi bir tür saat olarak kurguladığım için söylenmelerimin yankısını alamıyorum. Öyle oldu yine, “ne olacak ki, bir saat geç gitmiş oluruz”. Kızacaklar ama, “ebdîgor” belası da çıkınca otele gidip dinlenmekten başka bir seçenek kalmıyor, ama ne dinlenmek! Hem gurme değilim, hem de lobi canlısı! Hele Si-Mer Oteli ki Ağrı Dağı’yla karşı kapı komşusu. Ağrı Dağı’na bakıyor. Ağrı Dağı’na bakıyorum. Hani Cemal Süreya, “Dağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez görse de kişi” diyor ya, öyle işte. Anlatılmaz bir görgü. Müthiş bir dekor. Sağda, ama arkalarda İshak Paşa Sarayı, karşıda Ağrı Dağı. Söylenceye göre saray yapılırken, paşa, sarayın dağı görmesini, birbirlerini kıskanmalarını istememiş. Gerçekten de birbirlerini görmüyorlar. Dağ üç gün boyunca zirvesini göstermedi ama. Boyuna yağmur yağdı. Eteklerinde kekik topladım, “cotrî” deniyormuş, onu derledim.
Allah’tan üstadı “Dengbêjler Divanı”nda dinlemek mümkün oldu. Dinlerken, işte büyük sanatçı böyle olur, dedim kendi kendime. Çünkü dengbêjlerin okuduğu stranlarda daha önce duymadığı makamlar olunca hemen meyini alıp yanındaki yardımcılarıyla makamı çıkarıyor, hafızasına işliyordu. Sonradan kendisine de sordum. Evet, dedi, onları duymamıştım, hemen kaydettim. “Kimi ruhuyla, kimi ayaklarıyla dalar sanatın içine” (sözü edilen yazı, s. 46) demiş üstad. Hele Mala Dengbêjan (Dengbêjler Evi) da var ki, mesudum. Mala Dengbêjan, Van’da kurulmuş olan bir ev. İnce bıyıklı, yoksul ama şık giyimli zarif amcalar, tombulcana, geniş yüzlü teyzeler öyle saygınlar ki; müthiş bir adap, görgü, terbiye.
Orada Egîdê Cimo bana büyük sanatçıyla tribünlere oynayan sanatçı arasındaki farkı da gösterdi. Büyük sanatçı tavrı, onun gibi boyuna öğrenen sanatçıydı. Diğeri ise, divanın ortasında kalkıp divanı gazinoya çeviren o iki genç denbêjdi sanırım. Adap ve usule uygun davranmadılar. Utanç vericiydi. Hele sunucuların bayağılığı anlatmakla bitmez. Sonradan çarşıda Mala Dengbêjan’dan bir grupla karşılaştım. Genç dengbêjlerin yaptıklarından dolayı ne kadar mahcuptular, anlatılmaz -başkası adına utanmak erdemi işte. Ortak bir albüm yapmışlar, evin giderlerini karşılıyorlar. Toplam 62 dengbêj üyeleri var. Bir gün evlerine konuk olacağımı söylüyorum.
Babamın kokusunu almış gibi sokuldum onlara, kara gözlerimden öptüler.
Bazîd’de kadın iktidarı var. Yalnızca kadınların çalıştığı işyerleri var. Belediyeyi de almışlar; dünya gibi orası da onların, ama dünyaya biraz var daha.
Mehmed Uzun ağabeyi soruyorlar bir de. Duyan geliyor. İyi diyorum. Geçen sene gelecekti, diyorlar, çok bekledik. Seneye gelir, diyorum.
İshak Paşa Sarayı’nı geziyoruz. Davetlilerden bir tek ben varım. Saray hakkında pek çok şey öğrendim. Ama asıl ilgilendiğim şey, Ehmedê Xanî’nin buradaki kütüphanesiydi. Nitekim pek çok İslâm alimi Şam, Bağdat, Kahire gibi merkezlerde bulamadıkları kitapları burada bulduklarını yazarlar. Ancak söz konusu kütüphane 1926 yılında devlet tarafından yakıldı. Duvarlarında hâlâ is vardı. Sonra Xanî’nin türbesine geçtik. İşte yanındaydım. Filozof ve şair. Doğu’nun üç büyük şairinden biri olarak kabul edilen ve hâlâ okunmayı, anlaşılmayı bekleyen dev eserlerin sahibi olan Xanî’nin karşısında. Ona “her giya li ser koka xwe heşîn dibe” (her ot kendi kökü üzerinde yeşerir) diyorum. Ellerim titriyor. Onun büyüklüğü önünde eğiliyorum. Türbesine yüz sürüyorum, yüreğime şifa oluyor.
Ehl-i Hakçı dostum söz konusu din/mezhebin çok da Kurdî olmadığını söyledi ki, ben de azıcık sezmiştim. Sanırım sahiplenme ile ortaklaşmadan ikincisi daha çok öne çıkarılmalı. Ehmedê Xanî konusunda da Bazîdliler bunu yapıyor. Onun Kürtçeye hapsedilemeyeceğini düşünüyorlar. Onu antikiteden İslâm felsefesine, Greko-Judaic evrenden Erjeng’e kadar türlü yönleriyle anlamaya çalışıyorlar. Avukatlar ondaki adlî tasarımı, felsefeciler felsefî (“felsefik” değil!) tasarımı, aydınlar politik tasarımı çözümlüyor. Böyle bir zibare/imece söz konusu. İçim ferahladı. Pek çok kaynakta onun Hakkarili olduğunu okuduğumu söylemeye bile çekiniyorum. Daha söz ağzımdan çıkmadan onun, Hakkari’den Bazîd’e göç eden Xaniyan aşiretinin üçüncü kuşağından olduğunu söylüyorlar. İnsanın içini ısıtan bir sahiplenme,
“Bazîd Ekolü” önemli, zira Xanî’nin yanı sıra Elî Teremaxî, Smayilê Bazîdî, Mele Mehmûdê Bazîdî ve Xelîfe Yusiv de var.
Klasik Kürt şairleri halk tarafından sahiplenilir. Geçenlerde hemen hemen bütün medyada Şêx Evdirehmanê Axtepî’nin türbesine giden onbinlerce insan söz konusu edildi, tabii “cehalet” gibi yakıştırmalarla. Ama Axtepî ailesi, üç büyük şair yetiştirmiş bir ailedir aynı zamanda. Öte yandan Xanî gibi Melayê Cizîrî, Nalî, Feqiyê Teyran gibi şairlerin türbeleri de ziyaretgâhdır. Hele Osman Sebrî ile ilgili olarak Adıyaman’da anlatılanlar...
Bu sahiplenmeyi 1 Temmuz tarihinde verdiğim Dîroka Helbesta Kurdî (Kürt Şiiri Tarihi) adlı konferansta da görmek istedim. Kendi yazdığım şeyler olsa, beş on kişinin ilgisini de kabul edebilirdim. Ama durum farklıydı. Bu yüzden sabah erken saatlerde tıraş olduğum berberden başlayarak çarşının esnafını dolaştım, davete icabet de ettiler, sağ olsunlar. Sunucular dışarıda insanlara halay çektirtmeye çalışırken başladı konferans. Olmadı, çıkıp ses sistemindeki gençten sesi kesmesini istedim. O da sıkılmış bu bayağılıktan. Sesi kesince dağılan kalabalığı, şurada bir sanatçı var, çok güzel şeyler anlatıyor, diye kandırarak salona yönelttim. Sonra da mikrofondan hınca hınç dolan salonun kapısını kapatmalarını söyledim. Az tarih, çok şiir. Bize iyi fırça kaydın dediler sonra. Ama eminim ki hepsi, o güzel şiirleri sevdi. Dört lehçeden şiirler. Zarif, tutkulu, içli, ince ince işlenmiş şiirler.
Okumakla başkalaşmamış insanların düşünceleri önemliydi benim için. Hayatında ilk kez bir konferans izleyenler çoğunluktaydı. Etrafta çocuklar dolaşıyor, bağrışıyorlardı. Okumuşlar ise, yaşanan hengameden dolayı üzgündüler. Buna göre her şey daha resmi ve düzenli olabilirdi. Evinde kitabı olmayıp kitapçıda, arkasına kitap rafları alarak uzaklara bakan fotoğraflarım yoktur benim. Bütün hayatı sanat sanan daha çok yabancılaşmıştır bence. Burnuna dört tanesi bir lira bileklikler uzatan çocuğu görmez de, falanca şiirinin burada bilinmemesine şaşar onlar. Uzak olsun!
Sonra mı? Sonra, Sim-Er Oteli’nde uzun sohbetler.
Kendini edebiyata ve bilmeye adamış bir bilge ve onun ışığı etrafında dönenler. Aşk kadar direnmeyi de bilen, yaşamak kadar yaşatmayı da bilen zarif ruhun feyzinden ben de almaya çalıştım payımı.
Sonra herkesin stada gidip müzikle coştuğu saatte çarşıyı dolaştım, evlere buyur edildim, bana çaylar demlendi. Ve Fırat 25 kuruşluk bilekliklerden birini uzatıp hediye etti. Harfleri tanımadan Kürtçe şiirler yazan insanlar tanıdım.
Sonra zaten şenlik dağılacaktır zaten. Gelen herkes dönecektir. Evlerdeki küçük aynalar hatırlanacaktır. Ve ruhunda taşıdığı kederle ağırlaşan bir adam, kalbini yoklarken yerinde olmadığını fark edecektir.

Esmer 21 (Eylül 2006): s. 35

29 Temmuz 2010 Perşembe

Agirî

Agirî
tû buyî dengê Serhad
Tû bûyî dengê zîlan
Tû bûyî serhildana kurda
Tû bûyî hêlîna gerîlla,

Murat Ayar / Ağrı isyanı

Murat Ayar

Ağrı İsyanı sırasında çocuk olan yaşlıca bir akrabam uçak saldırılarını birebir yaşamış. Şu anda Adana da yaşyan o akrabamın anlatımına göre uçaklar isyancıları değil onların ailelerini hedef almış özellikle isyancıları teslim olmaya zorlmak için. Yapılan bombardımanda koca ineklerin bile metrelerce havaya savrulduğunu anlatan akrabam herkesin artık yükte hafif pahada ağır ne varsa alarak can havliyle kaçmaya başladıklarını söyledi. Akrabam daha önce hukuklarının olduğu ama isyana katılmayan bir Ağa'ya sığınarak hayata kaldıklarını Ağanın kendilerini hizmetçileri olarak tanıtarak katliamdan korduğunu söylüyordu.

27 Temmuz 2010 Salı

Kürtçe günlük konuşmayı kolaştıracak bazı kelimeler

KÜRTÇEDE GÜNLÜK KONUŞMAYI KOLAYLAŞTIRACAK BAZI ÖNEMLİ NOKTALAR

PRATİK TÜRKÇE - KÜRTÇE SÖZLÜKÇE

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Ahmedê Xanî şiirleri

MEYHANE KAPISINA GİTTİM

Bir sabah erken vakti gittim meyhane yerine
Rastladım esmer birine

Cemilê Seyda

Cemîlê Seyda (1880 Licê, Amed- †1937) yek ji leheng û têkoşerên Bakurê Kurdistanê yê destpêka sedsala 20emîn e.

Ji Licê, lawê Seydayê Licî ye. Di serhildana Şêx Seîd de cihgirtiye. Piştî têkçûna vê serhildanê ji bo nûvejîne vedikişe Kurdistana Sûrî (Binxetê). Di serhildana Agirî de alikarî û keda wî heye. Bi destpêka serhildana Dersîmê veji bo alîkariya serokê Kurd Seyîd Riza bikin, bi tevî komeke têkoşerên din dikevin Bakurê Kurdistanê. Artêşa Tirkiyê pêşî li wan digire û bi rojan şer dikin. Leşkerên Tirk di şer de bi wan nikarin.

Li ser îstixbaratekê Cemîlê Seyda û komeke têkoşerên Kurd di bênderekê nava zeviyeke genim de di xewê de diqefilînin. Agir berdidin bênder û zeviyê û wan di xewê de dikujin. Li ser wan gelek stran hatine afirandin. Kilama Cemîlê Seyda behsa serpêhatiya wî dike.

Ağrı engereği


Ağrı engereği (Vipera raddei), engerekgiller (Viperidae) familyasından sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverenkte olan bir engerek türü.

Bu Türkiye'nin en zehirli engereklerinden biridir. Sırtta, baştan kuyruğa kadar iç sarımsı ya da tuğla renginde olan büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Gündüzleri oyuklarda ve taş altlarında saklanan bu hayvanlar, avlanma işlerini gece yaparlar. Kendilerini koruma amaçlı saldırabilirler. Oldukça ağır hareket ederler ama saldırırken çok hızlı olabilirler. Boyları ortalama 70-80 cm (en fazla 100 cm) kadar olur.

Dağlarda, ormansız ve taşlık olan, az bitkili yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 1000-3000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler.

Doğu Anadolu'da Kars, Ağrı, Iğdır, Hakkari ve Van civarında habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler.

"http://tr.wikipedia.org/wiki/A%C4%9Fr%C4%B1_engere%C4%9Fi" adresinden alındı.

Li Şaxa Wan’ê Komcivîna ‘Serhildana Agirî’ Hat Li Darxistin

KOM-CIVAK/23.12.2008 - Li Şaxa KOM-CIVAK’ê ya Wan’ê, di dîroka 14.12.2008’an de, ji alî Abdullah ALP ve komcivîna “Serhildana Agirî” hat li darxistin.

ALP, daxuyandina xwe bi biryara Serokên Kurdên “jibo Azadî ya Gel divê hemî komeleyên Kurd xwe bifelişîn in” jibo damezirandina Rêxistina Xoybûn’ê girtibûn dest pê kir.

Pişt re jî Rêxistina Xoybûn’ê ku piştê zor û zehmetiyên mezin hatibû damezirandin hat danasîn. Di berdewamê de ALP diyar kir ku, Serhildana Agirî di nav serhildanên him di dema Osmaniyan de him jî piştê Osmaniyan derketin in de, cîhekî girîng digre û Serhildana Agirî rastiyekî dîrokî derdixe rastê; “Ger şervan Kurd bibin, ne tenê dûgelên li hember wan şer dikin, dûgelên din jî dikevin qisawetekî pirr giran. Ji ber vî yekê ye ku artêşên Tirk, Ecem û Ûris, jibo Komara Agirî ji nêz ve biqelihînin, ji çar alî ve şervanên Kurd dorpêç dikin, û wekî ku ev ne bes e, ji jor ve jî 52 balafir alîkariya wan kiriye.

Piştê vî ALP diyar ki; tevlî vemirandina agirê serhildanê, sazûman li hember gelê Kurd dest bi tevgerek tunekirinê dike. Dawiya vî Tevgera tunekirinê, “Komkujiya Zîlanê” ku ji 45 hezar zêdetir Kurdên bêguneh hatiye kuştin çêdibe.

Komcivîn piştê pirs û şîroveyên beşdaran bidawî bû.

Ağrı bölgesinin eski bir duası


Beran'berdan (koyun ve koçların çiftleşme dönemi) dönemi bittikten sonra Ağrı dağına döner şu duayı yaparlarmış Ağrı dağını görmeyenlerde bölgesindeki en yüksek dağa dönermiş,
gerçi unutulmak üzere ama çok ilginç yinede sizin için yazmak istedim.

imam önde halk arkada ağrı dağına dönüp ellerini açıyorlar:

ya xaleqê alemê
tu xêr û bereket bixî nav malên me
mîyên me cot berx,
bizinên me cot kar,
çêlekên me cot golik,
mankerên me cot ceşik,
meînên me cot cenî bînin...
tu mirazekî rind bidî keç û xortên me,
tu emrekî dirêj bidî kal û pîrên me
tu me ji xerabîyê biparêzî,
ey çîyayê ewlîyan û enbîyan !
ey çîyayê miqeddes !
tu me afat û tofanan muhafeze bikî,
tu me ji zilma romê xilas bikî,
qismetê me zef emrê me dirêj bikî
Amîn.

Ağrı isyanını bastırmada görev almış askerin anıları


AĞRI İSYANINA KATILAN ASKERİN ANILARI:

Yaşar kemal ‘DENİZ KÜSTÜ’ adlı romanında Ağrı isyanında yaralanan Selim bardakçı isimli askerin anılarını şöyle aktarıyor:

‘Ben bu yarayı Ağrı’da aldım (suratında bir yara vardı). Bir bahar, Ağrı dağını, eteklerini bir bir dolaşarak yaktık
(yani köyleri), yıktık, yangın yerine çevirdik.
Öldürmedik, sürmedik adam koymadık.
Kürtlerin kökünü kestik. Salih paşa, o gün çarpışma bitip akşam olunca, bize yardım eden Kürt beylerinide çadırına çağırtır, sabaha kadar içer, Kürt beylerinide oynatır, kendi de o gün öldürülen Kürtlerin şerefine kadeh kaldırır, göbek atardı.

Bir sabahtı. Salih paşa (omurtak) beni çok içirmişti.
Gözümü açtım ki ne göreyim; bir karyolada sakız gibi bir yataktayım.’

Hazal ana : Ağrı isyanı tanığı


Doğubayazıt Örtülü köyünden Diyadin’e gelin olarak giden yaşlı Hazal ana şunları anlatıyor:

‘Savaş uçakları köyümüzü bombalamaya başlamışlardı. Ben de çocuk yaştaydım.
Köyde sadece kadın ve çocuklar kalmıştı.
Yaşlı, çocuk, kadın demeden bombalıyorlardı.
Amcamın hanımı 7-8 aylık hamileydi.
Dışarıdaydı. Çığlığını duyup dışarı çıktığımızda, bomba veya şarapnel parçası karnına çarpmıştı.
Karnı yırtılmış, bebek yerdeydi. İkiside orada öldüler.
Bu olaylar yetmiyormuş gibi, devletle iş birliği yapan bazı aşiretler hayvanlarımızı alıp götürüyorlardı. En çokda zorumuza giden buydu.’

kaynak: tarihi kültürel inceleme, KÜRTLER
(5000 yılın özeti)
Mehmet yardımcı
sayfa,77-78

23 Temmuz 2010 Cuma

Çima Nagrî -Mehmet Çobanoglu (helbest)

Oy dilo tu çima qet deng nakî
Wek qulinga û bilbilan naqêrî
Ma tu nizanî çi hat li serê me
Xwîn me diherike çem û kanî

Agırî — Xakî Bîngol (helbest)

Agirî !

Li Agirî serhildan im
Nawê dîroka Îhsan im
Husên padîşahê kor im
Li Araratê li jor im

Burası Kürdistan… / Musa KORKUT

Mizgîn/Sayı 41 - 1930 yılının 13 Temmuzu... Yürüyorum. Kendine hayran bıraktıracak eşsiz manzaranın her karesini gözlerim kaydederken beynime, bu ihtişama kapılan yüreğim, ayaklarımı ileriye doğru zorluyor. Doğanın mis gibi kokusunu alırken, kuş cıvıltılarını işitiyorum. Çok uzakta geçen suyun sesi, buralardan dahi duyulabiliyor ve bu güzelliğe eşlik eden rengârenk kelebeklerin uçuşmasına ilişiyor gözlerim.

Bugün başka, bambaşka bir gün. Düşlerimin yer aldığı âlemde geziyor ruhum. Benliğimde sürüncemede kalan tüm izler siliniyor birer birer ve düşüncelerim alabildiğine hür bugün. Aklım ve yüreğim tüm berraklığıyla ortada… Okyanusların, fırtınaların yamaçlarından en koyu göz alıcı maviliklerde geziyor, dolaşıyor yüreğim. Masal diyarından bir an olsun gerçeğe döndüğümde; yüksek binalar, gökdelenler ve kuleler, görüyorum. Ne de ihtişamlıymış bu sahte mutluluk sığınakları! Caddeler arabalarla dolu, her taraf değişik renklerde ışıklarla süslenmiş. Yıldızsız gecelerde sahte ışıklarla ışıyor her taraf. Fakat yıldızları gölgede bırakan bu ışıklar, aydınlatmıyor yüreğimi. Gökyüzüne bakmam nafile... Aradığımı bulamıyorum...
Başlıyorum hayal dünyama geri dönmeye… İlerlemeye devam ediyorum. Dumanlı, kirli bir hava var şehrin üstünde. Yemyeşil ağaçların arasından geçerken, beni hayretler içerisinde bırakan yerlerde kan izlerine rastlıyorum. Takip ettikçe büyüyor izleri. Çok ilerde ne olduğunu anlayamadığım, bilmediğim bir şey var.

Hızla o yöne doğru gidiyorum. Yakınlaştıkça nefes alıp verişim de hızlanıyor. Ve sonunda beni dehşet içerisinde bırakan manzarayla karşılaşıyorum. Çok değil birkaç adım ilerde yerde kanlar içerisinde cansız yatan bir anne ve bebeğini görüyorum. Ruhum buz kesiliyor, gözlerime inanamıyorum. Kim bilir nasıl bu hale gelmişlerdi. Yüzlerinde faklı bir belirti var. Sanki yaşananlar kendilerine acı vermemişçesine, tebessüm sirayet etmiş yüzlerine. Ruhum tamamen gark oluyor ve kifayetsiz şuurumla arkadaşlık ediyor. Ve bedenim usulca doğrulup uzaklaşıyor oradan. Boranları ürküten fırtınalar kopuyor beynimde. Feryat, figan ediyor damarlarımda gezen kan. Her şey birer birer geliyor aklıma. Sonra en yıllanmış umutlarım, hayallerim ve özlemlerim depreşiyor dudaklarımda. Hızla uzaklaşırken oradan, ilerde her biri bir yana dağılmış, her tarafta insan cesetlerini görüyorum. Yer Zilan. Ve burası Kürdistan...

Okyanuslar, engin sarsılmaz dağlar, ne de küçülürdü öfkemin yanında. Uçurumun kıyısında gibiyim. Olayı kaydeden tarih şunu ifade ediyordu: "13 Temmuz 1930 yılında, Ağrı Ayaklanması'ndan sonra 44 köy yakılır. Bölgede yaşayan insanların mallarına ve hayvanlarına el konulur. Zilan Deresi'ne çevre köylerdeki bütün Kürtler toplatılıp, kadın, çocuk, genç, yaşlı 15 bini bulan kişi taranarak öldürülür. Zilan Deresi'ne atılan cesetlerle, derede sadece kan akar."

Tarihte eşine az rastlanılır bir olay olan Zilan'da toplatılan insanlar içerisinde hamile bir kadın bulunur. Kadının karnı acımasızca süngüyle yarılır. Kadın oracıkta ölürken, yaşayan bebek de süngülenerek öldürülür.

Zaman, kendi merceğine almış ve tarih unutmamış, unutturmayacaktı bu olayı. Halkım en dayanılması zor zulümlerle karşı karşıya getirilmiş ve çekilmesi en güç acılara tanıklık etmişti. Bu olaya şahitlik edenler, hafızalarından silemiyorlardı. Zilan halkı kan ağlıyordu ve gözyaşları kızıl akıyordu deresine. Yaşananlara göz yummak, hazmetmek kolay değildi. Ürküten katliam, yayınlara şöyle yansıyordu: "Teröristler üç günde yok edildiler." , "İsyancıların sonu başarılı güçlerimiz tarafından gerçekleştirildi." Müslüman Kürt halkı, sahip olduğu değerler ve değerlere sahip çıkmanın bedelini ödüyordu.

Kürdistan'da yaşamak, hayatın dipsiz kuyuları ve dehlizlerinde kaybolmaya benzerdi. Bu dehlizlerde kaybolmaya götüren hengâmeler, mezalimler, kayıplar yaşatılırdı insana. Oysaki bu mevzilerde yaşamak, en tâbii hakkıydı ve özgürlüğünün nişanesiydi. Özgürlük olmadan güneşsiz doğardı günlerin ve karanlık olurdu her yanın, tüm ihtişamlı aydınlığa rağmen. Çünkü onun yokluğuyla gün ve gecelerine cellât olurdu benliğin. Savurur götürürdü insanı bilinmezlere. Ve özgürlük olmadan, ruhunun derinliklerine değin bezginliği hisseder ve mutsuzluk sarar her yanını. Kelimeler boğaza düğümlenir, bağırmak istersin ama fısıltı halini alır haykırışların, hıçkırıktan öteye geçemez. En tatlı, esintili günlerde nefes alamazsın. Ve ruhun en çıkılması güç girdaplara hapsolur. Başlarsın sevinçlerinin, mutluluğunun ve özgürlüğünün ayak izlerini takip etmeye. Tüm bunlara direnerek yaşamasını bilen, onurun zirvesinde bulur kendini.

Düşünmek, anlamaktır. Bugün günlerden kara bir gün düşler âleminde. Evet, yıl 1930, militarist ve faşist zihniyetin halkımı tarumar edip ayaklar altına aldığı, kıyımlar yaşattırdığı yıl.

Bir ressamın hayal gücünü zorlayan ve stranlara konu olan ülkemin her karışı destandı dillerde. Şenlenmeliydi her diyarı, yeşermeli, hayat bulmalıydı. Yeşermeliydi coğrafyamın tüm kurumuş gülleri. Sancılı bekleyişin acısı ve çığlıkları sona ermeliydi. Zifiri karanlıklar, yerini aydınlıklara bırakmalı ve güneş tüm aydınlığıyla doğmalıydı üzerimize. Halkımın gözyaşları ve soğuk bakışları, yerini tebessüme bırakmalıydı. Hayata ürkek bakışlarla nazar eden insanların bakışları, yerini korkusuzluğa bırakmalıydı. Ve burkulan, kanayan yüreklerin acısı artık dinmeliydi…

Xoybun; Özgürlük Mücadelesi / İsmail YILDIZ

Mizgîn/Sayı 40 - Xoybun, kendi dönemine ışık tutan bir hareket… Belki şartlar ve koşullar zor olsa dahi asla yerinde saymadan nasıl bir mücadele verileceğini gösteren mücadele mirasını halkına bırakmış olan bir kuruluş…

Xoybun örgütlenmesi, başlı başına Kürt tarihinin en önemli çalışmalarından biridir. Ayakta kalma mücadelesi, bağımsızlık ve özgürlük özlemlerinin gerçekleşmesi için ortaya konulan hassasiyetler, fedakârlıklar, yiğitlik ve kahramanlık manzaralarıyla doludur adeta… Xoybun hareketi 1907'de Lübnan'da başlatılır. Bunun için dönemin önde gelen Kürt liderleri, özel görüşmeler sonucu yine dönemin siyasi, ekonomik ve sosyal şartlarına göre bir mücadele verilmesi gerektiğinin altını çizerler.

Hareketin yöneticiliğini de Bedirxan ailesiyle beraber Kürdistan'ın dört bir yanından gelen Kürt liderler üstlenmişlerdir. Sürgün yaşamı içerisinde hapsolan Süreyya Bedirxan ve ailesi, tıpkı babası ve dedesi gibi vatan hasretiyle yanıp tutuşmuşlardı. Vatan hasretinin ne olduğunu en iyi onlar anlayabilirdi…

Bedirxan Ailesi:
Süreyya Bedirxan'ın büyük babası Mir Bedirxan (1851-1926), Cizre Botan Emirliği'nin son emiriydi. Tarihçiler, 1846'da Osmanlı İmparatorluğu'na karşı, Kürt tarihindeki ilk ulusal ayaklanmanın Mir Bedirxan önderliğinde gerçekleştirildiğini belirtirler. Bu ayaklanma ve ardından gelen yenilgi, hem Kürdistan ve hem de Mir Bedirxan'ın temsil ettiği Aziziyan ailesi için bir dönüm noktası olmuştur. Şöyle ki; Kürtlerin emirlik şeklindeki yönetimleri son bulur, yerine 'Kürdistan Eyalet Yönetimi' adlı doğrudan Osmanlı'nın merkez yönetimi idaresine bağlı yeni bir sistem getirilir. Aynı zamanda bu olay, bahsi geçen köklü ailenin sonsuz sürgün yaşantısının başlangıcı demekti. Mir Bedirxan ve ailesi Cizre'den alınarak İstanbul'a, ardından Girit Adası'na sürgüne gönderilirler. Mir Bedirxan 1868'de sürgün olduğu Şam'da vefat eder. Onun gibi dört karısı, çocukları ve torunları da kendi ana memleketlerinden uzakta yaşarlar. Ailenin büyük bir bölümü sürgün olarak İstanbul'a ve Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer bölgelerine yerleşmek zorunda bırakılırlar. Süreyya Bedirxan'ın babası Emin Ali Bedirxan, ailenin en önde gelen üyesidir ve özellikle 1900-1920 yılları arasında Osmanlı imparatorluğu'nda yüksek mevkilerde bulunmuştur.

Bilindiği gibi Emin Ali Bedirxan, pek çok Kürtçe yayının editörü ve Kürt Teali Cemiyeti'nin de genel sekreteriydi. Kürt Teali Cemiyeti; 1910 yılında önemli Kürt aileleri ve aydınları tarafından İstanbul'da kurulan en büyük Kürt organizasyonudur. Emin Ali Bedirxan, derin bilgisi ve aydın kimliğinin ortaya çıkardığı otoriteyle hem kendi ailesinin ve hem de dönemindeki Kürtlerin lideri oldu. Sürgün sırasında Bedirxanlar, birleşip pek çok toplantılar yaparlar. Bu yolla kendi ana memleketlerine dönebilmenin yollarını arayıp, şartlarını buna göre hazırlarlardır.

Süreyya Bedirxan ise Emin Ali Bedirxan'ın en büyük oğludur. Çerkez olan annesi, doğumunun hemen ardından ölünce, babası bir kez daha evlenir. Emin Ali Bedirxan'ın yeni eşi Semiha hanımdan beş oğlu ve bir kızı olur; Celadet, Kamuran, Tevfik, Hikmet, Safter ve Meziyet Bedirxan'ın, Süreyya Bedirxan'ın kardeşleriyle arası daima çok iyiydi. Erkek kardeşlerinden ikisi Celadet ve Kamuran, Kürt kültürel hayatında çok önemli bir rol üstlenir. Celadet Ali Bedirxan, Latin alfabeleriyle Kürtçe alfabenin ve bugün bile kullanılan Kürtçe gramerin kurucusudur. Şam'da yayınladığı; Hawar (1932-1943) ve Ronahi (1942-1943) adlı Kürtçe dergiler, modern Kürt edebiyatı tarihinde önemli bir yere sahiptir. Celadet Bedirxan, bu yayınlarla Kürt kültürü adına yeni bir yaklaşıma öncülük etmiştir. Bugün dahi Kürt dili çalışmalarında, kendisinin engin bilgilerinden faydalanılmaktadır. Aynı zamanda yurtseverlik noktasında saygı duyulacak bir kişiliğe sahip idi.

Kamuran Bedirxan da erkek kardeşi Celadet gibi aktif bir yayıncı ve yazardı. Oldukça önemli ve nitelikli bir gazete olan Roja Nû'yu (1943-1946) ve Stêr (1946) adlı ilavesini yayınlamıştır. 1947'de yılında vefat eder ancak kadar Paris'teki Sorborne Üniversitesi'nde Kürdoloji eğitimi verir. Kürtçe, Türkçe, Fransızca ve Almanca olmak üzere 30 kadar edebi çalışması yayınlanır.

En büyük kardeşi Süreyya Bedirxan da diğer kardeşleri kadar editörlük yeteneğine sahiptir. Babası ve kardeşleri gibi hem yazarlık ve hem de gazetecilik yapar. Kürtler hakkında, pek çok edebi kitap yazar. Modern çağın en büyük Kürt organizasyonu olan Xoybun'un kurulmasında ve yönetilmesinde de kardeşlerine yardım eder. 1906 yılında, büyük sıkıntılar onları beklemekte idi. Çetin koşullarda, uzun vadeli sürgün hayatı, tüm ailenin önünde bir karabasan gibi beklemekteydi. O yıllarda, yaklaşık 3.000 kişi sürgüne gönderilmişti. Bu; küçümsenemeyecek, ciddi bir rakamdı. Dünyanın dört bir parçasına sürgün edilen Bedirxan'lar, diğer Kürtlerdeki gibi birçok çileden, dertten ve eziyetten paylarını almışlardı. Fakat Kürt halkının direnişçi ruhu, asla yenilgiyi kabul etmezdi. Tekrar bir araya gelme çabalarına girişildi. Silahlı mücadele ve sözlü, yazılı mücadeleye dönüşen yaşamları bu platformda da kısıtlı imkânlarla düşmanlarına, Kürtlerin ne kadar güçlü bir halk olduğunu göstermiştir. Bir süre sonra Süreyya Bedirxan, Kürt hareketine katılarak Kürtçe gazeteler yayınlamaya başlar.

19. yüzyıl, genellikle ulusçuluğun ve ulusal devletlerin ortaya çıktığı bir çağ olarak tanımlanır. Lozan Antlaşması'yla Türkiye'deki yeni cumhuriyet yönetimi, uluslararası alanda yasallık kazanır. Böylece Kürt bağımsızlık sorunu gündemden kalkar. Bundan sonra Kemalistler, Kürdistan'da serbestlik hakkı kazanırlar. 1924-1925'te Kürdistan'da Piranlı lider Şêx Said önderliğinde bir kıyam başlar. II. Ayaklanma ise 1928-1932'de, Ağrı'da Xoybun tarafından organize edilir. Prens Süreyya'nın yönetimsel bir pozisyonunun olduğu Xoybun, bağımsız bir Kürt devleti ilan eder ve Kürt Hükümeti kurulur.

Şêx Said kıyamından sonra, bir kısım Kürt savaşçısı Irak, İran ve Suriye'ye sığınır. Orada eskiden beri bulunan Kürt aydınları "Kürt Milli Liga"sını oluşturmuştu. Fakat örgütlenme zayıftı. Kürdistan'daki katliamlar, bu aydınları harekete geçirmişti. Artık ulusal çapta bir örgütlenmenin gerekli olduğu fikrine varıldı. Bu sıralarda birbirinden kopuk da olsa direnişler devam ediyordu. Bu direnişlerin tek merkezden yönetilmesi önem kazandı. Ama Kürtlerin kendi aralarındaki aşiretsel çelişkiler, kan davaları, düşmanlıklar, toprak vs. sorunlar, birliğin önündeki en büyük engeldi. Bu aydınlar 1925 yılından itibaren dağınık bir şekilde savaşan Kürtleri bir program altında toplayıp milli sorunun çözümü için bir araya getirmek isterler.
Bir başka kaynakta ise Xoybun'un kuruluş dönemi şöyle anlatılır:

"Şêx Said kıyamında teslim olmayanlar sağa-sola kaçışmıştır. Bazıları kimi bölgelerde devam eden yerel ve küçük çaplı direnişlere katılmıştır. İşte, Şêx Said Kıyamı'ndan kaçanların bir kısmı çıkan affa rağmen teslim olmaz. 1926 yılında Celali aşiretinden Bro Heski Telli, Ağrı Dağı'nda ayaklanmayı başlatıp dağa çıkar. 1927 yılında İhsan Nuri Ağrı'ya yetişir. Xoybun Komitesi tarafından Ağrı'ya gönderilen üç renkli bayrak "Ala Serxwebuna Kurdistan" aynı yılda Ağrı Dağı'nda dalgalanmaya başlar. Zaten Ağrı direnişi, bir yerde Şêx Said Kıyamı'nın devamı biçiminde de değerlendirilir."

Birlik yönündeki çabalar 1926-1927 yılları arasında devam eder. Özellikle de 1927 yılında seri halde birçok toplantı yapılır. Sonuçta 1927'nin sonbaharında "Kürt Milli Kurultayı" yapılır. Toplantıya; mülteciler, ülke dışındaki Kürt gruplarının temsilcileri ile direniş halindeki bölgelerin temsilcileri katılır. Böylece Xoybun'un temelleri atılır. Kürt Milli Genel Kurultayı amaç olarak Kuzey Kürdistan'ın bağımsızlığını önüne koyar. 5 Ekim 1927 yılında Kürdistan Teali Cemiyeti, Teşkilat-ı İçtimaiye, Kürt Millet Fırkası ve Kürt Ulusal Birliği veya (Kürt İstiklal Komitesi) adlı Kürt örgütleri birleşerek Xoybun Cemiyeti'ni kurar. Xoybun, işte bu koşullarda ortaya çıkar. Çeşitli bölgelerde örgütlü gruplar oluşturmaya çalışılır. Ayrıca birliği sağlamak için, bir kardeşlik andını kabul eder ve yayımlar.

Yeni organizasyonda Kürt liderlerinden; Memduh Selim, Mehmet Şükrü Segban, Mevlanazade Rıfat, İhsan Nuri ve diğerlerinin yanı sıra Bedirxanlardan; Süreyya Bedirxan, amcası Halil, Rami, Celadet ve Kamuran Bedirxan da yer alırlar. Organizasyonun programı, ilişkileri ve planları modern Kürt tarihinin analizi açısından kendi içinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Organizasyonun bütün dünya ile bağlantıları vardı. Bu çalışma, Kürdistan'ın bütün parçalarından katılımlarla gerçekleştirilmiş, görkemli bir tarih olacaktı…

Ağrı Direnişi Ve Lideri İhsan Nuri Paşa
İhsan Nuri Paşa, 1893 yılında Bitlis vilayetinde Eli Qulî sokağında dünyaya gelir. İlköğrenimini burada tamamladıktan sonra İstanbul'daki Harp Okulu'nda yüksek öğrenim görür. Teğmen rütbesiyle Osmanlı ordusunun saflarına katılır. Birçok görevde aktif rol alır. Yaralanır, ölüm tehlikeleriyle karşı karşıya gelir.
Ağrı'da bu savaş sürerken, uzak bir yerde de Kürt Ulusal Kongresi toplanmıştı. Bu kongre (Xoybun: İstiklal) Xoybun ismiyle yeni bir komite oluşturulur. Xoybun Komitesi, İhsan Nuri'yi olağanüstü-askeri komiser seçerek savaşın yönetimini kendisine teslim eder. Her yönden Kürt kahramanları Ağrı'ya gelmeye başlarlar. Kürdistan'ın diğer bölgelerindeki savaşçılar, Ağrı savaşçılarından ilham alıyorlardı. Çünkü Ağrı, Kürt ulusunun bağımsızlık savaşının merkezi haline gelmişti. Amaçları; örgütlü bir gerilla savaşını adım adım tüm ülkeye yayıp, sömürgedeki halkı toplu ayaklanmaya götürmekti.

Ağrı'daki askeri örgütlenme daha da geliştirilir. Ağrı'nın genç peşmergeleri üniforma giyerler. Erlerin "kûm" denilen kenarsız şapkalarının önünde küçük ve büyük Ağrı'nın sembolü olan metal bir arma vardır. Subaylarda ise divit uçlu kalem vardır. Üçü, birbirine yapışık bir halde, hançerin kabzasından çıkan güneşin ışınları altına giriyorlardı. İhtilalin modern bir tarzda planlanması ve belli bir programa sahip oluşu, ayaklanmanın önemini daha da arttırmaktadır. 28 Ekim 1927'de Kürdistan'ın bağımsızlığı ilan edilir. Kürdistan'ın geçici başkenti Ağrı kabul edilir.

Direniş Önderlerine Gönderilen Mektuplar
1927 sürgün yasasından sonra birçok Kürt, Batı Anadolu'ya sürgün edilince doğal olarak Ağrı direnişine olan ilgi arttı. Af kanunları çıkarıldı, fakat tüm direnişçiler afla kandırılacak kişiler değillerdi. Devletin amacı direniş merkezini tasfiye etmekti. Af da direnişin kırılmasında ciddi bir rol oynayabilirdi. Daha önce heyetler, askerler yollayan devlet yetkilileri mektup da yolladı. Birçok kıyam da, direnişte olduğu gibi taktiksel yaklaşımlarla zaman kazanılıp, Kürtler yumuşatılmak isteniyordu. Mektuplarda makam mevki sözleri veriliyordu. Maddi olanaklar sıralanıp, verilen bu büyük mücadele bu şekilde bitirilmek isteniyordu.

Yükselerek ilerleyen Kürt hareketi; öyle büyük olanaklarla değil, kısıtlı imkânlarla yürütülmeye çalışılıyordu. Xoybun'un merkezinin Güneybatı Kürdistan’da (yani şuan) Suriye'de olması, istenilen sevk ve idarenin yapılmasında bir olumsuzluk olarak ortaya çıkıyordu. Sadece kuryeler aracılığıyla mücadeleye önderlik etmek zordu. Xoybun Örgütü'nün başarılı olması, ancak bazı etkenlere bağlıydı. Bu etkenler bir araya getirilmek için uğraşılar verildi. Fakat kanın gövdeyi götürdüğü bir dönemde 5 yıl boyunca verilen Ağrı Direnişi, büyük baskılara maruz bırakıldı. Kıyamın bastırılmasından sonra, kıyama katılmayanlar dahi suçlanarak katlediliyordu.

Sonuç olarak;
Xoybun Cemiyeti, Ağrı bölgesinde kurtarılan topraklarla birlikte yarı devlet konumuna geldi. O dönem şartlarında bir devlet için temel olabilecek adımlar atıldı. Düzenli Kürt peşmerge ordusunun ilk temelleri atıldı. Kurtarılan tüm topraklarda, Kürt bayrağı dalgalandırıldı. Esir alınan askerler, savaş kurallarına göre insani muamele gördü. Yapılan her eylemin raporu tutuldu. Her şey bir tüzük ve program çerçevesinde yapıldı. Xoybun mühürü, bir devlet mühürü gibi işlevselleştirildi…

Basında ise bu haberler çarpıtılarak veriliyordu. Türklerin Ağrı'ya son saldırısına The Times gazetesine göre Van ve Beyazıd bölgesine Türk savaş erkânlığı; 60 bin asker, onlarca uçaktan oluşan bir kuvvet göndermiş ve bunların en az yarısı harekâta katılmış. Yine bu gazeteye göre binlerce Kürt silahlı savaşçısı, Ağrı'ya yerleşmiş ve burayı tutmuşlar. Fakat değil bin, yalnızca 500 Kürt savaşçısı bulunmuş olsaydı, savaşın neticesi başka olurdu.

Zamanın bize gösterdiği şu ki, Kürtler ancak birlik halindeyken zafer ve özgürlüğü yaşayacaktır. Sıkıntılı ve zor şartlar altında verilen bu müthiş mücadeleler, aynı zamanda birlik-beraberlik duyguları içerisinde zaferlerle karşılık verecektir inşallah…

Sonuç her ne olursa olsun Xoybun, kendi imkânları doğrultusunda Kürdistan'da güzel çalışmalar yapmıştır. Bunlar, tarihe gurur duyulacak pratikler olarak geçmiştir.



Kaynaklar:
Kürt Davası ve Xoybun: Prens Süreyya Bedirxan
Ağrı Dağı İsyanı: İhsan Nuri Paşa
Belge, Tanık ve Yaşamlarıyla Ağrı direnişi(1926-1930):M. Kalman