7 Temmuz 2010 Çarşamba

AĞRI'NIN YİĞİT KADINLARINDAN GÜLNAZ HANIM

Zin Evinwelat

…Ve ‘yarınlar bizim’ dedi yazar. Tüm ötekileştirilen kimlikler için. Halklar için, sınıflar için, kadın için. Çünkü biz, yeniden doğandık ölümlerde. Bir gidip, bin gelendik. Biliyorduk, bir geçit vardı. Bizi barışa götürecek, analık kültüne denk yaşamın bulunduğu gerçekliğe taşıyacak, çiçekli yollardan, gizli bir geçit. Güneşin çocukları düşmana inat bulacaktı, tüm insanlık adına bu yolu. Neler görüp, geçirmemişti ki yazısız tarihinde. Dengbêjler ve çirokwanların anlattıklarından öğrendiğimiz. Ama direnişler de tükenmemişti. Kadınlar hem cins, hem etnik kimlik mücadelelerinde en aktif olanlardı. İşte Ağrı İsyanının evsanevi direnişçilerinden Gülnaz Hanım da bu kadınlardan yalnızca biriydi. Egemenlerin yazdığı tarihte adı geçmeyen, halkın dilden dile aktardığı kahramanlardandı, Kutsal Analarımızdan biriydi…
Kürdistan’ da her dönem direniş, her gün doğuşu özgürlük için yapılan başkaldırılar devam ediyordu. Ve ağıtları son bulmuyordu anaların. Kültürün en güzel taşıyıcıları, yetiştirdikleri her çocuğun adını “Berxwedan” koymayı sürdürüyorlardı, inadına… Bu inat, ellerine kan bulaşmış cellâda, değer yargılarını yitirmiş ahlaksıza, egemene ve zulümcüye karşıydı…
1925 yılında gerçekleşen Şeyh Sait isyanı ağır bir şekilde bastırılmış, idam sehpaları kurulmuş, Kürtler yerinden-yurdundan edilmeye başlanmıştı bir kez daha. Kürdistan'ı bir mezar haline getirmeyi hedefleyen sistem, şehirleri, köyleri topa tutmuş, binlerce Kürt, Mecburi İskân Yasası'yla farklı bölgelere göç ettirilmişti. Kürdistan'a Anadolu'dan Türk nüfus aktarılarak halk zorla Türkleştirilmeye çalışılmıştı. Takrir-i Sükûn Kanunu'nun çıkarılması, İstiklal Mahkemeleri'nin kurulması, Umumi Müfettişlikler gibi uygulamalarla Kürdistan'da çıkabilecek yeni isyanların önü alınmaya çalışılıyordu. Şeyh Sait isyanının bastırılmasından sonra birçok Kürt kitlesi Irak, Suriye ve İran'a gitmek zoruda kalmıştı. Kuzeydeki halk ise 1927 yılında küçük de olsa devlete karşı küçük gruplar halinde direnmeyi sürdüyordu. Devlet bu kez işi sıkı tutmak istiyor, Kürt coğrafyasına ilişkin özel politikalar belirliyordu. Bölgede "Genel Müfettişlik" adı altında bir birimin kurulması da bu döneme rastlıyor.
Aynı süreç de Botan ve Serhat Bölgelerin de isyanların getirdiği etkidevam ediyor, mücadele ve bağımsızlık isteği kulaktan kulağa fısıldanıyordu. Her ne kadar geliştirilemesede gizli örgütlemeler kuruluyordu. Ağrı ilindeki örgütlenmelerde aktif yer alan ve bölgenin ileri gelenlerinden biri olan İzzet Bey de sürecin yoğunluğuna dek bir koşuşturma içindeydi. Civar illere gidiyor, Suriye’den, Irak’dan gelen Kürt aşiret liderleriyle görüşmeler yapıyordu. Onun bu aktifliğinden, daha çok küçük bir kız çocuğuyken etkilenen kız kardeşi Gülnaz, siyasete ilgi duyuyor, halkına yapılan kıyımı yaşı ilerledikçe daha iyi anlıyordu. Ergenlik döneminde ağabeyinin yaptığı tartışmalar, görüşmelere onun yanında katılıyor. İyi bir gözlemci olarak her şeyi dikkatle takip ediyordu. Zaman ilerliyor ve Gülnaz gün geçtikçe siyasi zekâsı ve gizli toplantılarda yaptığı konuşmalarda, önerileri ile tüm dikkatleri üzerinde topluyordu. Öyle ki daha çok genç bir kadn olmasına rağmen, yapılacak isyan için belirli bir alanın sorumluluğunu, Gülnaz’a vermeye düşünüyordu toplantı üyeleri. Gülnaz, yurtseverlik üzerine düşünüyor, tartışıyor, bulunduğu ortamın tek gündemini Kürtlerin haklarının nasıl alınacağına dönük tartışmalar, sohbetler oluşturuyordu. Çevresinde saygı gören Gülnaz Hanım, çalışmalarının yanı sıra bölgenin ileri gelenlerinden bir Kürt yurtseverle evlendi. Bir oğlu olan Gülnaz, Sıddık ismini verdiği çocuğuyla ilgilenmeyi de hiç bir zaman ihmal etmedi. Onu iyi bir yurtsever olarak yetiştirmek istiyordu. Bunun bir Kürt annesi olarak üzerine düşen en önemli görev olduğunu her fırsatta dile getiriyordu.
Bu arada Kürt örgütler için artık küçük örgütlemelerin fayda getirmeyeceği anlaşılmış, yeni bir oluşuma gitmek gerektiği gün yüzüne çıkmıştı. 1927’de "Kürt Milli Genel Kurultayı" düzenlendi. Burada alınan kararla da Lübnan'ın Bihandan kasabasında Xoybun örgütü kuruldu. Xoybun, geniş bir kesimi bir araya getirmişti. Aşiret reisi, ağa, doktor, asker, öğretmen, gazeteci, aydın, köylülerin yer aldığı bu örgütlenme, kapsayıcılığı hedefliyordu. Çünkü bu onları daha güçlü kılacaktı. Bu örgütlenme Ağrı İsyanı için bir hazırlık mahiyetindeydi. Kürdistanın 4 parçasını içine almak isteyen Xoybunda aristokratlar her nekadar ağırlıktaysa da üyeleri arasında kadınlar, öğrenciler, köylüler ve işçiler de yer almaktaydı. Yine Kürt Teali Cemiyeti Teşkilatı ve Kürt Millet Fırkasının da kimi eski üyeleri Xoybun’un kuruluşunda yer almaktaydı. Xoybun’un kuruluşunda yer alan Bedirxaniler, yaklaşık bir asır sonra ilk defa Kürdistan’a yüzünü dönüp başlayacak olan bir isyanda yer alıyorlardı.
Gülnaz Hanım bu süreçte Ağrılı bir kadın olarak aktif katılım yapmış, İzzet Beyle birlikte, iç örgütlülüğü sağlama yönünde aşiret liderleriyle görüşmelerde bulunmuştu. Bir Kürt kadın örgütlemeci olduğu kadar, iyi de bir anne olan Gülnaz’ın tek isteği, tüm annelerin çocuklarını Kürt dil ve kültürüyle yetiştirmeleriydi. Yapılan sürgünlerden çok endişeleniyor, Türk illerine göçettirilen Kürtlerin kendilerini koruma yollarının annelerden geçtiğini düşünüyordu. Hatta bunu her sürgüne giden aileye iletmeye çalışıyor, irtibat kurulduğu ölçüde de bu kaygısı ve çözüm yolunu aktarmayı ihmal etmiyordu. Oğlu Sıddık, Gülnaz Hanımın kulağına fısıldadığı Kürtçe ninnnilerle büyümüş, Kürt isyanlarını annesinin detaylı ve akıcı anlatımlarından dinlemiş, yurtsever bir genç olmuştu. Annesi Gülnaz Hanımın gittiği ortamlara gidiyor, tartışmalara katılıyor ve görüş belirtiyordu. Bu hem annesinin, hem de dayısı İzzet Beyin çok hoşuna gidiyordu. İzzet Bey, Sıddık’ın bu gelişimi karşısında şaşkınlığını çoğu zaman gizleyemiyor, Gülnaz Hanıma “Annenin bilgisinin çocuğun yetişmesindeki etkisini ve gücünü Sıddık’ta gördüm. Bilinçli, yurtsever bir kadının, yetiştirdiği insanlar, kesinlikle dünyayı insanlığın lehine değiştirebilir” diyordu. Gülnaz Hanım ise, tüm annelerin emeğinin kutsallığını, Kürt kadının geçmişte de isyanlarda varlığı yoksayılamayacak kadar büyük bir katılım gösterdiğini belirtiyordu.
Zaman ilerliyor, Xoybun Örgütü gün geçtikçe güçleniyordu. Bunun üzerine Türk egemenleri de askeri harekâtlara ağırlık vermeye başladı. Ve beklenen oldu. Kürt direnişçileriyle Türk devleti arasında ilk çatışma 16 Mayıs 1926'da gerçekleşti. İran'daki aşiretlerin de desteğiyle Kürt direnişçiler, Türk ordusunu yendi. Bu, düşman için yeni saldırıların habercisi iken, isyancılar için ise halk içinde sempati kazanması ve umut olarak görülmesi sonucunu doğurmuştu. Aradan bir yıl gibi bir süre geçti. Bu arada devlet afla Kürt halkını aldatmaya çalışırken, Ağrı ve çevresine askeri yığınak yaptı. Ve 13 Eylül 1927 tarihinde, Türk ordusu 10 bin kişi ile Ağrı dağına saldırı başlattı. Her iki taraftan da büyük kayıplar yaşandı. Ancak devlet, istediğini elde edemeden geri döndü. Türkiye, bu yenilginin, İran'dan gelen güçlerin desteğiyle olduğunu anlayınca, İran ile diyaloğa geçti. İran'dan, sınırı kapatmasını ve sınırdan geçecek Kürt güçlerinin silahsızlandırılmasını istedi. Bu çarpışmalardan sonra Xoybun Cemiyeti Ağrı’da bir ‘Kürt Milli Toplantısı’ yaparak, ‘Ulusal Hükümet’in kurulduğunu ilan etti. Hedefini Kürdistan olarak belirledi. İsyanın askeri liderliğine Türk Ordusunun Kürt Komutanlarından olan ve Cumhuriyet Döneminde Kürt halkına verilen söz yerine getirilmeyince ordudan ayrılan İhsan Nuri, siyasi liderliğine ise İbrahim Hisko Telli getirildi. Xoybun örgütünün yönlendiriciliği, Ağrı isyanını özellikle bu aşamadan sonra daha nitelikli bir hale getirdi. İhsan Nuri, elindeki ilkel bir matbaa ile ‘Agirî’ ve ‘Gaziya Welat’ adında iki gazete çıkartıp propaganda çalışması yaptı. Ayrıca "Agirî agir dibarîne" (Ağrı Ateş Yağdırıyor) başlıklı bir bildiri yayınlayıp ayaklanmanın amaçları halka açıklandı. Gerilla tarzı eylemlerle devletin otoritesini yıpratıp, toplu bir ayaklanmayı hedefleyen İhsan Nuri’nin, askeri önderliğindeki ayaklanma aynı zamanda ilk Kürdistan bayrağının kullanıldığı isyandır.
Devlet, işinin kolay olmadığını anladı. Yoğun destek alan, örgütlü, disiplinli bir askeri güce sahip bir hareketle karşı karşıyaydı. Halk, baskılar ve katliamlar altında patlama noktasına gelmiş ve o an için katılmasa da, isyana büyük bir sempatiyle bakmaya başlamıştı. Bunun üzerine devlet, halkı aldatmak için daha önceki isyanlardan dolayı sürgünde ve hapiste olanlara 1928 yılında bir af daha çıkarttı. Bu affa karşı Xoybun Cemiyeti, Kürtlere oyuna gelmemesi yönünde çağrıda bulundu. 1928 yılında Türk devleti, İhsan Nuri ile bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşmeye katılan İhsan Nuri'nin teslimiyete karşı cevabı, “Derhal Türk devletinin Kürdistan'ı boşaltması ve Kürdistan'ın egemenliğini tanıması” biçiminde oldu.
1930'a gelindiğinde Xoybun Ağrı'yı, "Bağımsız Kürdistan'ın bir vilayeti" ilan etti. Yerel yönetim oluşturularak, vali ve müdür atamaları yapıldı.1930 yılının 19 Haziran’ını 20’sine bağlayan gece bir isyan daha başladı. İran'daki Kürt aşiretleri, Zilan yöresi ve Ovacık köyünde saldırıya geçti. Bu gelişmelere anında müdahale eden Türk hava gücü, Ağrı Dağı'nı bombalamaya başladı. Devlet, bildik politikaısnı hayata geçirmiştir. Türk basını yaşananları "Ağrı Dağı kuşatıldı", "Eşkıyanın büyük bölümü imha edildi" gibi yalan haberlerle verdi. Haberi öğrenen farklı Kürt Bölgeleri de harekete geçti. Kürtler, Hakkâri’nin Şemdinli ve Oramar ilçesinde ayaklanma çıkarır. Gerçek, ne hükümetin söylediği ne de basının yazdığı gibiydi. Üstelik isyan sadece Ağrı ile kalmamış başka bölgelere de yayılmıştı. Kurtarılmış bölgeler Bitlis'e kadar uzanmıştı. Bu saldırıların sonucunda 1700 Türk askeri esir alınırken, birçok askeri malzeme ele geçirilmişti. Türk devleti, İran'ı ikna ederek, direnişçileri sıkıştırmayı denedi. Her taraftan direnişçileri sarmaya başladı. Direniş gün geçtikçe zayıfladı. Yine de her defasında bitti denilen direniş, iki aya yakın sürdü.
Bu süreçte ele geçen çok sayıda Xoybun üyesi tutuklanarak cezaevine konuldu. Ağrılı Gülnaz Hanım’da bunların arasındaydı. Mahkemesinde Kürdistan’ın bağımsızlığı için ölene dek mücadele edeceğini ve isteğinde haklı olduğunu söyleyen Gülnaz Hanım, ceza aldı. Ve Muş Cezaevine konuldu. Yaşının büyük olması ve sağlık sorunları nedeniyle cezaevinde zorlu bir dönem geçiren Gülnaz Hanım, dışarıyla kurulacakher iletişimde İsyanın akibetini öğrenmeye çalışıyordu. Kardeşi İzzet Bey ve oğlu Sıddık beyin isyanda en saflarda yer aldığı halde, Gülnaz Hanım’ın onları değilde genel hareketin durumunu sorması insanları çok etkiliyordu. Cezaevine giren kadınlara moral ve güç veren Gülnaz Hanım, son ana kadar da zafere inandı. Son gelen haberlerde durumların kötüye gittiğini duyan Gülnaz Hanım’ın tek üzüldü nokta, dört duvar arasında oluşuydu. Orada da her ne kadar da aktif tartışmalar yürütse, moral verse de, bunu yeterli görmüyordu. Uçaklarla bombalanan Ağrı’nın, İran sınırı da tutularak isyancıların geçişi de engellendiğini duymuştu. Ve “Teslim ol” çağrılarına uyanlar olsa da, direnişçilerin büyük kısmının sıkışmalarına rağmen teslim olmadığını öğrendi. 25 Eylül günü, direnişin ağır bir Kürt katliamı ile sona erdiğini Türkiye basınından dinleyen Gülnaz Hanım, Dönemin Türkiye Adliye Bakanı; "Dost düşman bilmeli ki, bu memleketin efendisi Türklerdir! Türkiye içerisinde yaşayıp, damarlarında temiz Türk kanı olmayanların bir tek hakkı vardır; uşaklık ve esirlik!" şeklindeki açıklamasını takip etti. Bir ağıttı belki Agiri'de Zilan deresi… Olabilecekleri tahmin ediyordu artık. Devlet yeni bir “Mecburi İskân Kanunu” hazırlayarak, baskı, sürgün ve kıyıma girişmişti. 1400 Kürt ailesi sürgün edilirken, bu ailelerin çoğu sürgün yolunda katledildi.
Ağrı isyanı sonrası sindirmeye yönelik katliamlar ve sürgünler sonucu, bu bölgelerdeki direniş potansiyeli büyük oranda bastırıldı. Direniş sonucunda, İhsan Nuri İran'a geçerken, 22 Mayıs 1932'de Ağrı ayaklanmasına katılan 32 kişi ölüm cezasına çarptırıldı. İsyan'ın önde gelen yönetici ve önderleri İran, Irak ve Suriye’ye çekildi. Yakalanan ya da teslim olan, yöre aşiretlerine mensup 122 kişi Adana Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanarak, cezalandırıldı.
Ayaklanma sonunda Gülnaz Hanım’ın kardeşi İzzet Bey ve oğlu Sıddık Bey, çatışma sırasında yaşamını yitirmiş şekilde ele geçtikten sonra düşman tarafından başları kesildi. Direnişçilerin önde gelenlerinden olduğu için isim tespitinin yapılması için kesik başlar, Muşa gönderildi. Muş cezaevinden kimlik teşhisi için çağırtılan Gülnaz Hanım, kolluk kuvetleri eşliğinde kesik başların getirildiği yere gitti. Gülnaz Hanım’ın yanında Nuri Dersim-i de hazırdı. Nuri Dersim-i Gülnaz Hanım'ın kesik başlarla karşılaşmasını şöyle anlatıyor:
"İlk önce İzzet Bey'in kesik başı önünde eğildi ve kardeşinin kahramanlıklarını yüksek bir sesle saydı. Ondan sonra oğlu Sıddık Bey'in kesik başına elini uzattı, gözlerini okşadı ve yüksek sesle, 'Bu benim tosunumdur, buna ben bugün için süt verdim. Eğer Kürdistan davası uğruna bu suretle ölümünü görmeseydim, sütümü kendisine haram ederdim' dedi…”
O bir anneydi. Bir Kürt annesi. Ağrı İsyanında hem kendi, hem oğlu öncüydü. İsyan bitiminde düşman, özgürlük düşlerini parmaklıklar arkasına koydu. Sandı ki düşler, duvarların arasında kalabilir. Cezaevinden öyle bir moral aşılıyordu ki çevresine ve de gücünün yettiği son noktaya… Sonra düşman oğlunu aldı elinden. Kesik başını getirdi önüne. O bir Kürt annesiydi. Ne isyanlar duymuş, ne baskı ve zulümlere tanıklık etmişti. Direniş hareketinde ki tüm genç fidanlar için aynı oranda yakacaktı ağıdını. “Hayatı kendim için yaşamıyorum. Ve korkmuyorum hiç birşeyden. Başıma gelecekleri de biliyorum. Herşeye rağmen düşmana inat yaşayacağız. Yarın bizim çünkü...” (Y.Güney) deniliyordu ya. İşte yarınlar, Kürt annelerinindi. Oğlu, onuruydu. Teslimiyete değil, onurlu yaşama gitmişti. Düşman da öldürdüğünü sanmıştı onu. Ne kadar da bağnazca bir düşünceydi bu. Ne Kürt isyanları, ne onurlu Kürt anaları, ne de genç Kürt direnişçileri bitecekti. Bunu çok iyi biliyordu Gülnaz Ana. İşte bu yüzden bir kez olsun pes etmedi, “Bu sondu, artık bitti” demedi.
Yaşamının sonuna kadar Kürt halkının doğuştan gelen tüm haklarını alacağına ve özgürlüğe inandı, Gülnaz Hanım. Çünkü o, kadındı. Kadın da ‘Umut’. Güzel günler, zorlu duraklardan geçerdi. Nasıl göz bebeği gibi iyi bakmış, büyütmüşse çocuğunu, aynı da öyle büyütmeyi bırakmamıştı parmaklıklar ardından düşlerini… Anneydi işte! Doğurgan, üretken, özverili ve emekçi.
Duvarlar yıkılacak, analık hukukunun bulunduğu yere, beyaz güvercinlerin sesleri eşliğinde, zeytin dalları arasından, o gizli geçite ulaşılacaktı. Çünkü ateşin ve güneşin topraklarında, Adem' den öncede akardı o nehirler. Adem'in arkasında yürüyen erler, bütün olanları çok sonradan gördüler.
“Ateşin çocukları olmazdan önce
Şamaş'ın çocuklarıydılar
Bir alınteri pişerdi ocaklarında
Bir de yüreklerinde dostluklar
Gelip iki nehrin arasında durdular
Her birine bir tutam saç
Bir de kurban sundular
Halklar denizine doğru akan
Işıktan bir nehir oldular” (A.Yücel)

1 yorum:

  1. Gülnaz hanım hakkında yazdıklarınız eksiktir.Musa Bey hakkında yazdıklarınızının tamamına yakını yanlıştır.Belliki sizde bazıları gibi kopyAla yapıştır yapmışdınız.Musa Bey i anlayamamışsınız.

    YanıtlaSil