16 Temmuz 2010 Cuma

Ağrı Dağı’nda bir Kürt cumhuriyeti -Ayşe Hür

Şubat 1921’de Kaçar Hanedanı’na bir darbe ile son veren Rıza Şah, Rıza Şah Krallık yeminini 15 Aralık 1925’te etmişti ama tacını ancak 25 Nisan 1926’da giyebilmişti. Türkiye, Şah’ın cülus törenine bir telgraf göndermekle yetinmemiş, değerli bir kılıçla, iki Junker savaş uçağı hediye etmişti. Türk havacıların bu uçaklarla yaptıkları gösteriler Tahran halkını büyülemişti.

İran’ın kuşkuları

Türkiye’nin bu sıcak ilgisinin altında, 1921’den itibaren Ankara hükümetiyle Tahran arasında çeşitli nedenlerle yaşanan gerilimlerin izini silmek arzusu yatıyordu. Gerilim yaratan konuların başında iki ülkedeki Kürtler geliyordu. Rıza Şah, Ağustos 1925’te Tahran’a gittiği halde ancak Ocak 1926’da resmen göreve başlayabilen Tahran Büyükelçimiz Memduh Şevket (Esendal) Bey’e şöyle demişti: “Bundan üç sene evvel bir defa İngiliz Sefiri bana dedi ki ‘Türkler kendi himayelerinde müstakil bir Kürdistan yapmak istiyorlar, buna İran Kürdistan’ını da ilave ediyorlar. Bu suretle Kürdistan’ı ilhak etmiş olacaklar, sen bu hususta ne fikirdesin?’ Ben de cevaben dedim ki: ‘Ben, Türkiye Kürdistan’ını bilemem; fakat İran Kürdistan’ını da veremem. Benim başımı kesmelidir ki bunu her ne nam altında olur ise olsun vermeye razı olabileyim...” (Esendal, s.88)

Şah, daha önce de, Türkiye’nin Tahran ataşemiliteri Binbaşı Hüsamettin (Tugaç) Bey’e, şunları söylemişti: “...Öyle zannediyorum ki Türkiye’nin İran Azerbaycan’ın da gözü vardır... Azerbaycan halkı Türk’tür. Türkiye bunu ihmal edemez. Vakıa şimdiki Türkiye böyle bir politika gütmüyor. Mustafa Kemal Paşa çok akıllı bir zattır. Fakat kendisinden sonra Türkiye yine İttihat-ı Terakki Hükümetinin siyasetini benimseyebilir. Görüyorum ki demiryolu inşaatınız iki koldan Azerbaycan’a doğru yönelmiştir. Gerektir ki, Türkiye ergeç Azerbaycan’ı alsın.” (Arar, s. 16)

Rıza Şah, Sovyet Devrimi’nden sonra Kafkasya’nın değişik bölgelerinden Türkiye’ye sığınan (başta Mehmet Emin Resulzade olmak üzere) Azeri milliyetçileri ve bunların Türkiye’de yayınladığı Yeni Türkistan, Odlu Yurt, Yeni Kafkasya ve Azeri Türk gibi dergiler yüzünden de Türkiye’nin İran’ın Azerbaycan bölgesiyle ilgili yayılmacı emelleri olduğundan kuşkulanıyordu.

Bahar havasının sonu

Türkiye ise İran’ın Kürt politikasından hiç memnun değildi. Çünkü Rıza Şah, Mondros Mütarekesi sonrası Türk-İran sınır bölgelerinde hâkimiyet kurmuş olan Kürt aşiret reisi İsmail Ağa Simko’nun İran’a dönmesine izin vermişti. Gerçi, 1926’da tekrar isyan eden Simko başarısız olarak Irak’a kaçtı ama Türkiye’nin kulağına kar suyu kaçmıştı bir kere. (İsmail Ağa, 1928’de Türkiye’ye gitmek üzere Irak’tan ayrıldı ancak Türkiye’ye giremedi. 1929’da Türk-İran-Irak sınırında bir noktada İran askerlerince öldürüldü.)

Türkiye’nin İran kaynaklı transit mallara vergi koyması gibi ekonomik baskılar sonuç verdi ve Türkiye ile İran arasında Nisan 1926’da bir Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması imzalandı. Antlaşma 1925’te SSCB ile Türkiye arasında imzalanan antlaşmaya benziyordu. Temmuz ayında Rıza Şah’ın sağ kolu Timurtaş ile Memduh Şevket (Esendal) Moskova’ya gittiler, beklenen üçlü antlaşma çıkmadı ama Timurtaş Ankara’ya gelip 15 gün kaldı. Fakat bu bahar havası çok sürmedi. 1927-1930 arasında öyle olaylar yaşandı ki, hem Türkiye’deki ve SSCB’deki Kürtlerin kaderi değişmekle kalmadı, Türk milliyetçiliği de ırkçılığa doğru evrildi. Şimdi söz konusu döneme bakalım.

Eşkıyalık mı isyan mı?

İran’daki Kürt ve Azeri azınlıklara ilişkin Türkiye’nin emellerinden kuşku duyan İran’la, iki ülke sınırının iki tarafına yayılmış Kürtlerin İran tarafından Türkiye’ye karşı kışkırtıldığını düşünen Türkiye arasındaki ilişkiler, 16 Mayıs-17 Haziran 1926 arasında yaşanan bir olayla gerilmişti. Türk resmi tarihçileri tarafından ‘isyan’ kategorisine sokulan bu olay aslında Yusuf Taşo adlı bir eşkıyanın, o sırada il olan Beyazıt’ın Muson Bucağı’na bağlı Kalecik Köyü’nden bir miktar hayvan çalarak Ağrı Dağı’na çıkmasıyla başlamıştı. Hükümet çapulcuları cezalandırmak için 28. Alay’ı görevlendirmiş ancak Alay hezimete uğramış, geride iki topunu, hayvanlarını ve eşyalarını bırakarak geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine, 15 Haziran’da 9. Tümen görevlendirilmiş, 17 Haziran’da Taşo ve adamları İran’a kaçtıkları için yine devleti tatmin eden bir sonuç ortaya çıkmamıştı.

Beyazıt Olayı yaşanıyor

Türkiye başarısızlığın faturasını İran’a kesti. Çünkü Türkiye-İran arasındaki mevcut sınır, Osmanlı Devleti ile Kaçar Hanedanı arasında 1913’te çizilmişti ve Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı dağlarının doğu yamaçları İran’da kalmıştı. Asiler başları sıkıştığında, Dombat Vadisi’nin güneyindeki İran köylerine sığınabiliyorlardı. Türkiye yıllardır sınırı kendi isteğine göre düzeltmek için İran’a baskı yapıyordu.

13-20 Eylül 1927’de Kürtleri kovalayan Türk kuvvetleri yine başarısız olunca İran’ın Cemiyet-i Akvam’daki temsilcisi Furugi Ankara’ya geldi. Ekim ayının başında, 4.000 kişilik bir Kürt birliği, Beyazıt’ı bastı ve bazı Türk subay ve erlerini İran’a kaçırdı. Ankara’nın buna cevabı, Beyazıt’ı ilçe, Karaköse’yi (aslında adı Kızılkilise idi ama 1921’de Kazım Karabekir tarafından adı değiştirilmişti) il yapmak, Furugi’yi Kasım sonuna kadar otel odasında bekletmek ve İran’la transit ticareti kesmek oldu. Furugi sonunda pes edip Ankara’dan ayrılırken, İngiliz Elçisi’ne ‘Türkiye’de Pantürkizm zor ölür...’ diye yakınmıştı.

Şeyh Said İsyanı’nın bakiyeleri

Tarihe ‘Beyazıt Olayı’ diye geçen bu yüz kızartıcı baskını aslında, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri süregelen Kürt Meselesi’nin bir parçasıydı. Bilindiği gibi, Şeyh Sait İsyanı’nın ardından ilan edilen 1925 Şark Islahat Planı uyarınca Şeyh Sait’in çocukları, Cemilpaşazadeler, Bedirhaniler gibi Kürt aristokratları, İran, Irak ve Suriye gibi ülkelere sürülmüşlerdi. Bu arada, Mayıs 1926’dan itibaren Celali Halit Bey’in başkanlığındaki Yezidi, Sünni ve Alevi aşiretlerinden oluşan Celali Konfederasyonu, Ağrı Dağı’na sığınmışlardı. 1927’de ‘Bazı Şahısların Şark Mıntıkalarından Garp Vilayetlerine Nakline Dair Kanun’la sürgünün çapı daha da genişletilince, dağa çıkışlar artmıştı.

Lübnan’da Hoybun kuruluyor

Aynı yıl, eski Kürdistan Teali Cemiyeti’nin üyeleri, Şeyh Sait’in, Bedirhan Bey ve Cemil Paşa’nın çocukları ile birbiriyle didişen aşiret reislerinden oluşan karışık bir grup ve Türk istihbaratının iddiasına göre, Ermeni Taşnak Komitesi’nin bazı üyeleri, Lübnan’da Hoybun (Xoybun, Kürtçede ‘bağımsızlık’ demekti. Ancak resmî tarihçiler, örgütün adı konarken, Ermenicede ‘Ermeni yurdu’ demek olan Haybun'la ses benzerliğinden yararlanıldığını iddia ederler) adlı bir örgüt kurdular. Böylece şehirli ve kırsal kökenli grupların veya bir zamanlar fail ve mağdur olarak karşı karşıya gelen Kürtlerin ve Ermenilerin zoraki evliliği ortaya çıktı. Örgütün Kürt kanadının amacı Sevr Antlaşması’yla tanımlanan coğrafyada bağımsız bir Kürt devleti kurmaktı.

Dağda minyatür bir Kürt cumhuriyeti

Hoybun’un da yönlendirmesiyle, çeşitli dönemlerde İran, Irak ve Suriye’ye kaçmış olan Kürt aydınları, aristokratları, aşiret beyleri ile İran’daki Şikan Aşireti mensupları Ağrı Dağı’na akmaya başladılar. Örgüt, dağdaki hareketi yönetmek üzere Osmanlı Ordusu’nda kurmay binbaşı olarak görev yapan İhsan Nuri ve bir grup arkadaşını gönderdi. İşte ‘Beyazıt Olayı’, İhsan Nuri ve Bireyo Haso Telli, Şemikanlı Timur, Ferzende gibi Hoybun kadrolarının ilk işlerinden biriydi.

1928’e gelindiğinde, isyancılar Ağrı Dağı’nda minyatür bir Kürt cumhuriyeti yaratmışlar, bazı iddialara göre İngilizlerin aracılığıyla Cemiyet-i Akvam’a bile başvurmuşlardı. Sarı, kırmızı ve yeşilli bayrakları, Agri adlı gazeteleri, iyi eğitilmiş ve teçhiz edilmiş birkaç bin kişilik orduları vardı. ‘Ağrı Kürt Cumhuriyeti’ Bitlis ve Van’ı da içine alacak kadar genişlemişti.

I. Umumi Müfettişlik kuruluyor

Durumun vahametini fark eden Ankara, Kürt bölgelerini kapsayan I. Umumi Müfettişliği kurarak başına İbrahim Tali’yi (Öngören) geçirdi. Bir yandan 12 bin kişilik bir kuvvet Mardin, Adana ve Diyarbakır’daki merkezlerde toplanırken, bir yandan da isyancıları ikna etmenin yolları aranıyordu. Genel Müfettişin ilk işi genel bir af çıkarmak oldu. 1928 yılının Mayıs ayında, iki milletvekili Karaköse Valisi, Karaköse Jandarma Komutanı, Diyadin ve Beyazıt kaymakamlarından oluşan hükümet heyetiyle, İhsan Nuri’nin 60 adamı Şeyhli Köprüsü yakınlarında buluştular. Ancak İhsan Nuri geri adım atmadı. İlginçtir, Erzurum Kongresi’ni düzenleyen Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (VŞMHC) kurucularından Kürt kökenli Süleyman Nazif affa karşı çıktığı gibi “vaaz ve nasihat veya re’fet ve şefkat zamanı çoktan geçti, eline silah almış olan her asinin eli başıyla birlikte kesilmelidir” demişti. (Bayrak, s. 291-292) Bir süre sonra hakikaten Nazif’in yöntemleri uygulandı, çünkü isyancılar dağdan inmişler ama İran’da yeniden örgütlenmeye başlamışlardı.

‘Çelik Kartallar’ Zeylan’a bomba yağdırıyor

Mart 1930’da Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na, I. Umumi Müfettişlik mıntıkasında ‘Şekavet, fesatçılık, devlet otoritesine karşı koymak’ gibi cürümlerin beş kişilik bir mahkemede yargılanmasına ve verilecek cezaların temyize gitmeden kesinleşmesine ilişkin bir hüküm konuldu. İsyan, olayın yabancı gazetelerde yer alması üzerine, ancak 10 Haziran’da ‘Şark’ta bir hadise oldu’ şeklinde kamuoyuna duyuruldu. Temmuz başında iki kolordu ile 80 tayyarenin (‘Çelik Kartal’) harekâta katıldığı belirtildi. (O sırada Türk Hava Kuvvetleri’nde 300 tayyare olduğu sanılıyor. Zaman içinde harekâta katılan ‘Çelik Kartal’ sayısının 200’e çıktığı iddia olunur. Asker sayısı da 66.000’e varmıştı.)

İnönü noktayı koyuyor

16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre durum şu merkezdeydi: “Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1.500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türkün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkıyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zeylan harekâtında imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zeylan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur (...) Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil [cezalandırma] harekâtına başlanacaktır. Kumandan Salih [Omurtak] Paşa bizzat Ağrı’da tarama harekâtına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkânı tasavvur edilemez.”

Mustafa Kemal komutayı ele almak istiyor

Ancak isyan bir türlü bastırılamıyordu. Bu durum merkezde tedirginlik yarattı. New York Times’ta çıkan bir habere göre, o sıralar Yalova’da dinlenmekte olan Mustafa Kemal, bir ara bizzat bölgeye gidip isyanı bastırmayı bile düşünmüştü. Öte yandan, isyana değil müdahale etmek, adeta destekler gibi davranan İran’a baskı yapılması konusunda Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve I. Umumi Müfettiş İbrahim Tali Bey’in başını çektiği ‘güvercinler’ ile Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras)’ın başını çektiği ‘şahinler’ arasında önemli görüş ayrılıkları vardı. Sonunda şahinler galip geldi ve yeterince sert bulunmayan Tahran Büyükelçisi Memduh Şevket (Esendal) Bey geri çağrıldı yerine demir yumruklu Hüsrev (Gerede) Bey getirildi.

Hüsrev Gerede’nin zor görevi

Mustafa Kemal yeni elçiyi “Hüsrev pasaportun cebinde, fakat dönmeni değil, orada kalmanı, hudut meselesinin halliyle sulh ve dostluk siyasetimizde muvaffak olmanı isterim” diye uğurlarken, İsmet Paşa “Hüsrev senin durumun tıpkı Osmanlı İmparatorluğu’nun inhitat [çökme, gerileme] devirlerinde filolarını Çanakkale Boğazı’na dayayarak sefaret tercümanlarını Babıâli’ye göndererek sadrazama arzularını dikte ettiren devletlerin sefirlerine benzemektedir. Bir farkla ki, devletimiz yurt içinde asayişin ihlaline ve hudutlarında bir Makedonya teşekkülüne mani olmak meşru hak ve azmiyle seni göndermektedir. Binaenaleyh sen İran hükümeti ile seferber olmuş bir ordumuz arkanda harekete hazır bir halde konuşacaksın. Bu ciddi vaziyetin icabına göre davranmaklığın lazımdır” diye uğurlamıştı. (Gerede, s. 17, 20.)

İran’a sınırötesi harekât

Hüsrev Bey marifetini gösterdi, İran sınırötesi harekâta razı edildi. Türk birlikleri İran topraklarına girerek Ağrı Dağı’nı çembere aldılar. Türk tayyareleri yangın bombaları da dahil ağır silahlarla bölgeyi günler ve gecelerce taradılar. Ağustos ayında basın, Serbest Fırka meselesine yönelince, Ağrı isyanı konusu ikinci plana düştü. Ağustos’un sonunda Zilan Deresi cesetlerle dolunca, İsmet Paşa noktayı koydu: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur”. 18 Eylül’de Ödemiş’te bir konuşma yapan Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) ise lafı gevelemeyecekti: “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!”

17 Eylül’de ‘tenkil’ harekâtının bittiği ilan edildi ancak bombardıman Kasım’a kadar sürdü. İsviçre’den alınan 10 milyon Frank harekâta harcanmıştı. İki ay sonra da 99 günlük Serbest Fırka deneyimine son verildi.

İsyancılara ne oldu?

İran’da yayımlanan Şehend gazetesinin 7 Aralık 1930 tarihli sayısında şöyle bir haber çıkmıştı: “Araplar derler ki, akıllı bir adam akrebin soktuğu deliğe bir daha parmağını sokmaz. Halbuki Kürtler aynı delikte kaç defa kendilerini zehirlettiler. Kürtler ‘koyun kendi kuzusunun ayağını kırmaz. Bizim ayağımızı kıranlar Türkler değildir’ derler. Evet, Kürtler ağır bir felaket geçirdiler. Ve bu netice için çalışanlar da muratlarına erdiler...” Yine de isyan ancak 1932’de tümüyle bastırılabildi. Ermeni kaynaklarına göre Türk tarafı 50 bin kişi kaybetmiş, buna karşılık 500 Kürt köyünü yakmıştı. Kürt kaynaklarına göre, isyancılar 12 Türk uçağını düşürmüştü. Buna karşılık Türk birlikleri 203 köyü harap etmişti. Türk tarafına göre bu sayılar çok abartılıydı.

İsyancıların yargılanmasına ait dosyalar halen açılmadığı için tam sayı bilinmemekle birlikte, 23 Mayıs 1932 tarihli İsveç gazetesi Dagens Nyheter’deki bir habere göre, Adana’da yapılan yargılamalar sonunda 44 ölüm cezası verilmiş, firardakiler ve yaşı küçük olanlar dışında kalan 31 kişi (adları bilinmemektedir) idam edilmişti. Celali Aşireti’nin bir bölümü İran’ın Tebriz ve Tahran bölgelerine; bir bölümü Türkiye’nin Ege ve Trakya bölgelerine sürgün edilmişti. İhsan Nuri, Ağrı yenilgisinden sonra İran’a sığındı. (1976’da Tahran’da bir trafik kazasında öldü.)

İran’la toprak takası

Türkiye, epeydir İran’a Ağrı’nın güneydoğusundaki Aybey dağının Türkiye sınırına alınmasını teklif ediyordu. 1932’nin ilk günlerinde bizzat Mustafa Kemal tarafından ‘Ağrı Dağı’nın İran’da kalan kısmı karşılığında toprak’ önerildi. Görüşmelere İran adına katılan General Hasan Arfa son noktayı bildirmek için Rıza Şah’a gittiğinde Şah Generale şöyle demişti: “Benim bu konuda ne düşündüğümü anlamadığın anlaşılıyor. Söyle bakalım şuradaki bu tepe, oradaki o tepeden daha yüksek değil mi? Bu beriki nasıl? Neden onu istemiyorsun? Bak, maksat bu tepe, o tepe değil. Benim amacım, Türkiye ile İran arasıda bu kadar yüzyıllardır mevcut olan ikilik ve ayrılığın ortadan kalkmasıdır. Bu tepenin bu yüzünün kimin olması önemli değil; önemli olan bizim birbirimize dost olmamızdır.” (Anbarcıoglu, s. 17-18)

23 Ocak 1932’de imzalanan antlaşma ile Maku-Beyazıt yolunun sınırı kestiği noktadaki Kotur ve Bazirgân’ı kapsayan toprak karşılığında Ağrı Dağı’nın tamamının Türkiye sınırları içine alınması sağlandı.

1933’te, Cumhuriyet’in 10. Yılı şerefine çıkarılan genel aftan, 1923’te Lozan Barış Antlaşması kapsamında yurt dışına sürülen 150’likler yararlanırken, sürgündeki Kürtlere Türkiye’ye dönme hakkı tanınmadı.

1934’te Rıza Şah’ın Türkiye’ye yaptığı görkemli gezi ilişkilere çok olumlu katkı yaptı. (Bu konuyu, yine bu sayfalardaki 17 Ağustos 2008 tarihli “İran’la Opera Diplomasisi” yazısında ele almıştım.) Karaköse’nin adı 1935’te Ağrı yapıldı. Bazı küçük pürüzleri gidermek için 27 Mayıs 1937’de Tahran’da bir antlaşma daha imzalandı. İki ülke arasındaki ilişkiler 1937 tarihli Sadabad Paktı’yla zirvesine ulaştı. İran’la Türkiye arasında bir daha ‘Kürt Meselesi’nden sorun çıkmadı ama Türkiyeli Kürtler, 1937-1938’de devletin gadrine bir kez daha uğradılar.

İngilizlerin, SSCB’nin ve Komüntern’in tavrı

Resmî tarihin verdiği adla, ‘Üçüncü Ağrı Harekâtı’ sırasında, İngilizler Türkiye ile SSCB arasında bir ‘tampon devlet’ kurmak için Ağrı Kürt Devleti’nin kurulmasını Cemiyet-i Akvam’ın gündemine taşımaya çalıştı. Ancak, ‘Türk kuvvetlerinin Kürtleri ezdiğini’ dünyaya ilk müjdeleyen de İngiliz Reuters Ajansı oldu.

Türk tarafının başarılı olmasında SSCB’nin önemli rolü oldu. Aynı günlerde Karabağ’daki Kızıl Kürdistan yönetimi kaldırılırken, Kızıl Ordu, Maku bölgesinde adeta sıkıyönetim uyguladı. Sovyet diplomatları İran hükümetine, Küçük Ağrı Dağı’nı Türkiye’ye terk etmeye razı olması ve Ağrı bölgesindeki Kürt isyancıları ezmesi için baskı yaptılar. İran bu baskılar sayesinde topraklarını Türk kuvvetlerine açtı ve kendi vatandaşı Kürtlerin isyancılara yardımcı olmasını aktif biçimde engelledi.

İhsan Nuri, Türk, Sovyet ve İran ilişkilerine dair şu değerlendirmeyi yapmıştı: “Türkiye devleti siyasi ve diplomatik faaliyetlerini hızlandırarak, daha önce de dost olduğu Rus devletini yalan, yanlış propagandaları ile kendi tarafına çekmişti. Ankara’da Dışişleri Bakanlığı ile İran Büyükelçiliği arasında Ağrı ile ilgili görüşmeler, Kürtlerin zararına olarak devam ediyordu. Biz bu görüşmeleri inanç ve gönül rahatlığı içinde takip ediyorduk. Çünkü ben, İran’ı Kürtlerin dostu olarak biliyor ve İran’ın kendi dalına, kendi keseri ile vurur tarzda bizim aleyhimize çalışacağına inanmıyordum... Türk devleti İran ile Kürtler arasına nifak sokmak istiyordu. İran devletini Kürt mücadelecileri aleyhinde kışkırtarak, İran’ı da Kürt devrimi üzerine saldırtmak ve böylece hem Kürt isyanını bastırmak ve hem de amca çocukları olan Farsları ve Kürtleri birbirine düşürüp ikisini de güçsüz kılmak istemektedir. Böylece Türk devletinin asıl amacı olan Azerbaycan’ın eline geçirilmesi de kolaylaşmış olacaktı...” (İhsan Nuri, s. 65-66)

İsyan, Komüntern (Komünist Enternasyonal, Üçüncü Enternasyonal) tarafından da endişeyle izlendi ve ‘emperyalizmin bir planı’ olarak nitelendi Buna karşılık, Öte yandan Ağrı İsyanı sırasında, Ermeniler gerek Sosyalist Enternasyonal’in 1930’daki Zürih’teki toplantısına, gerekse ABD’de yayınlanan New York Times gazetesinde, Kürtlere yönelik baskıları sürekli rapor etmişlerdi. 1920’de yeniden canlandırılan İkinci Enternasyonal (Komünistlerin deyimiyle ‘İkibuçukuncu Enternasyonal’) Türk hükümetini sadece isyana katılan değil katılmayan Kürtleri de imha ettiği gerekçesiyle kınamıştı.

Kızıl Kürdistan’ı kim hatırlıyor?

Ağrı isyanının bastırılmasından biraz önce bugün, Azerbaycan’la Ermenistan arasında kan davası konusu olan Laçin, Kelbecer, Kubatlı ve Zengilan bölgesindeki ‘Kızıl Kürdistan’ (Kürtçe ‘Kurdistane Sor’) ‘uyezd’inin ortadan kaldırıldığını belirtmiştik. ‘Uyezd’ Sovyetler Birliği’nde özerklikten bir alt kademede bir idari birimdi. Peki, ‘Kızıl Kürdistan’ın dayanağı neydi? Bölgedeki Kürt varlığı bazı kaynaklara göre 9-10. yüzyıla, bazılarına göre 1600’lerin başında Safevi Hükümdarı Şah Abbas’ın, Osmanlı Devleti ile İran Devleti arasında bir tampon bölge oluşturmak üzere, Horasan’dan ve Musul’dan Kürt aşiretlerini bölgeye getirmesine kadar gidiyordu. 17. ve 18. yüzyılda bölge Karabağ Hanlığı ve Erivan Hanlığı arasında kalmış ancak, daha çok Karabağ Hanlığı ile ilişkide oldu. 1805’te Kürekçay Antlaşması ile Rusya’ya bağlanan Karabağ Hanlığı, 1822’de ortadan kaldırılınca, Kürtler Rusya’nın hegemonyasına girdi. Bu tarihten sonra, çeşitli nedenlerle bölgeye göç eden Kürtlere rağmen nüfus hiçbir zaman çok büyümedi.

Nerimanov’un desteği

Kafkasya’daki Kürtlere özerklik verme fikri Çarlık döneminde ortaya çıkmıştı ancak bunu gerçekleştirmek Bolşeviklere nasip oldu. 1918-1920 arasında Azerbaycan’daki Müsavat iktidarı tarafından Ermenistan’a karşı kullanılmak üzere desteklenen Kürtler, 1920’den sonra, Azerbaycan’ın Bolşevik lideri Neriman Nerimanov’un da desteğini sağlamışlardı. Ama bu sefer gerekçe ‘halkların dayanışması’ydı. Mayıs 1921’de Azerbaycan Sovyet Kongresi Lenin’e bir mektup yazarak, Kızıl Kürdistan’da kıtlık olduğunu, kıtlığın Volga bölgesinden bile beter olduğunu anlattığında Lenin önce durumun ciddiyetini anlamamıştı. Ancak Kızıl Ordu’nun başındaki Karayev, ‘Kızıl Kürdistan açlıktan ölüyor’ deyince, Lenin 40 milyon ruble yardım gönderilmesini emretti.

Kafkasya Kürtlerinin 6 yıl süren mutluluğu

Dahası, 16 Temmuz 1923’te SSCB Komünist Partisi, ‘Kızıl Kürdistan Uyezdi’nin kurulmasına karar verdi. Başa, Suşa doğumlu Azerbaycanlı Bolşeviklerden G. Gajiev geçirildi. Karar ilginçti, çünkü o tarihte Kürtlerin milliyetçi talepleri yoktu. Örneğin 1926 Nüfus Sayımı’na göre Kızıl Kürdistan coğrafyasında yaşayan 51 bin kişinin yüzde 73’ü (37 bin) Şii Kürt, yüzde 26’sı Şii Türk, yüzde 0,5’i ise Ermeni’ydi. Ama sadece 6.800’ü Kürtçe konuşabiliyordu. Diğerlerinin ana dili Türkçe idi.

Bazıları kararı Moskova’nın mikro milliyetçiliklerle bu önemli petrol bölgesini kontrol etme isteğiyle açıkladı. Azerbaycan kararı hevessizce karşıladı ama itiraz etmedi. Ermenistan ise, o günlerde Dağlık Karabağ’ı Azerbaycan’a kaptırdığı için olayı memnuniyetle karşıladı. Ancak Kürtlerin mutluluğu çok sürmedi. 8 Nisan 1929’da, Azerbaycan’da idari bölgeler sistemi değiştirildiğinde, Kızıl Kürdistan Uyezd’i ilga edildi ve toprakları Karabağ’a katıldı. 25 Mayıs 1930’da yeni bir karar alındı ve Laçin merkezli “Kızıl Kürdistan Okrug’u kuruldu ve Zangilan, Cebrail bölgeleri buraya bağlandı. (Okrug, uyezd ile otonom bölge arasında bir birimdi.) Ancak, adet olduğu üzere tekrar karar değiştirildi ve 23 Temmuz 1930’da SSCB Komünist Partisi Merkez Komitesi, ülke çapında özerk bölge statülerinin kaldırılmasına karar verdi. Böylece 6 yıllık ‘Kızıl Kürdistan’ tarihe gömüldü. Bazılarına göre kararın arka planında Ağrı İsyanı dolayısıyla başı sıkışmış olan Kemalistlere jest yapmak arzusu yatıyordu.

Kürtler asimile oluyor

Kızıl Kürdistan ilga edilince, Şii Kürtler önce Azerbaycan’a bağlandılar. Azerbaycan Kürtlerin kendi dillerinde eğitim görmesini hiçbir zaman desteklemedi. İlk Kürtçe eğitim, 1931 yılında yaz okullarında verilmişti. Ancak bunlar da 1938’de sona ermişti. Nahcivan’daki Sünni Kürtlerin Kürtçe konuşmaları ve milliyetçi duygularının güçlü olmasına karşın, Azerbaycan’daki bu yarı göçebe Şii topluluklar, Türkçe ve Farsça konuştukları için kolay asimile olmuşlardı.

SSCB’nin dağılmasından önceki son nüfus sayımında (1989) 12.226 Kürt yaşıyordu. 1992’de Laçin’in Ermeniler tarafından işgali üzerine Wekil Mustafayev liderliğindeki bir grup romantik Kürt milliyetçisi, Laçin Kürt Cumhuriyeti’ni ilan etmek istedi ancak Kürtler bu projeye hiç ilgi göstermediler. Mustafayev de İtalya’ya kaçmak zorunda kaldı.

Kaynakça:İhsan Nuri Paşa, Ağrı Dağı İsyanı, Med Yayınları, 1992; Memduh Şevket Esendal, Tahran Anıları ve Düşsel Yazılar, Bilgi Kitapevi, 1999; Hüsrev Gerede, Siyasi Hatıralarım I: İran, Vakit Basımevi, 1952; Robert Olson, “The Kurdish Rebellions of Sheikh Said (1925), Mt. Ararat (1930), and Dersim (1937-38): Their Impact on the Development of the Turkish Air Force”, Welt Das Islams, Vol. 40, Number 1, March 200, s. 67-94; Emin Karaca, Ağrı Eteklerindeki Ateş, Alan Yayıncılık, 1991; Faik Bulut, Dar Üçgende Üç İsyan, Belge Yayınları, 1992; Gaso Sasun, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. yy’dan Günümüze Ermeni-Kürt İlişkileri, (Çev. Bedros Zartaryan, Memo Yetkin), Med Yayınları, 1992, Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları I-II, Kaynak Yayınları, 1992; İsmail Arar, “Atatürk’ün Günümüz Olaylarına da Işık Tutan Bazı Konuşmaları”, Belleten, C. 45, Sayı:177 (Ocak 1981), TTK Basımevi, 1981; Gökhan Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri, 1926-1938”, Avrasya Dosyası, C. 5, S. 3 (Sonbahar 1999), s. 148-175; Mehmet Bayrak, Kürdoloji Belgeleri II, Öz-Ge Yayınları, 2004; Rohat Alakom, Hoybun Örgütü ve Ağrı Ayaklanması, Avesta Yayınları, 1998; Daniel Müller, “The Kurds of Soviet Azerbaijan 1920-91”, Central Asian Survey, Vol.19 (2000), s. 41-77; D. Müller,”The Kurds and the Kurdish Language in Soviet Azerbaijan According to the All-Union Census of December 17, 1926”, The Journal of Kurdish Studies, Vol. 3 (1998-2000), s. 61-84.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder