15 Temmuz 2010 Perşembe

Wêretaka (Saklıca) köylerinin kuruluşu

WÊRETEGA JÊRÎN
AŞAĞI SAKLICA. Ağrı Şehir merkezinden kuzeye doğru uzanan üç mevsim çukurlu yer yer yamalanmış asfalt yol Eleşgirt (Zêtka) Ovası’nın bitimine kadar dümdüz uzanır.
Ovanın bitiminde asfalt yol yerini dar, kırık dökük, taşlı bir yolla bırakır.
Bu yol der yatağını takip eder,
Geven kümeleri, bodur çalılıkları ile örtülen yarı kel tepelerin, kıraç düzlüklerin içinden kıvrılarak gider ve sekiz kilometre sonra Saklıca’ya varır.
Saklıca adından da anlaşıldığı gibi küçük tepelerin ardında gizlenmiştir adeta.
Köye çok az bir mesafe kala gösterir kendini köyün ilk evleri.
Kürtçe isminin anlamı Tekelerin yatağı( yaylası) Türkçe ismiyle herhangi bir uyum göstermez.
Yazı esmer, kışı beyaz bir köy…
Kırk haneli ve kırk hanenin içinde tek bir babadan gelen yüzlerce insan. Ortasında küçük bir dere geçer ve bu dere köyü tam ortadan ikiye bölmüştür. Köyün hemen alt tarafında çevresini sarmalayan ağaçların, çalı çırpının içinde kaybolup gider dere. Üzerine büyük, beton köprü yapılıncaya kadar (son yıllara ) bu dere sellerde, taşkınlarda iki tarafında kalan insanları günlerce kavuşturmamaya, sosyal ilişkilere sekte vurmaya yeminli gibi coşkun akar ve üzerindeki tahta köprüyü her seferinde sularına katıp götürürdü uzaklara.
Derenin iki tarafında bulunanlar, isteklerini, arzularını haykırarak birbirlerini ulaştırırlardı.
Birkaç saatliğine de olsa başkalaşırdı hayat, sınırları dere olan iki ayrı ülke olurdu köy.
Etrafını kuşatan dağlar pek yüksek olmasalar da oldukça heybetli görünürler.
Mevsimler değiştikçe bu dağların giyim kuşamları da değişir.
İlkbaharda yeşil, yazın sarı, sonbaharda gri, kışın beyaz elbiseler giyinirler.
İklimi en çok beyazı sever. Beyaz barışın rengi, kardeşliğin, huzurun, sevginin rengi…
Beyaz bütün çelişkileri ortadan kaldırır ve her tarafı kendine boyar.
Ama gel gör ki bazen dört buçuk bazen de beş ay süren beyazlık köylüleri canından bezdirir.
Bir metreyi aşan kar, toprak damların bacalarını aşar, dışa açılan bütün yolları kapatır ve köyü kendi haline terk eder.
Tezatlar bununla sınırlı değildir.
Köyün Everest’i sayılan TEKE TAŞI iklimin bütün çabasına, şiddetine, beyazlığına direnir durur ve hiçbir zaman vazgeçmez heybetinden, koyu griliğinden.Kovukları, küçük mağaraları zemherinin ayazında bütün börtü böceğin, yabani hayvanların evi olur ve onları bir anne şefkatiyle kucaklar, bağrına basar. Saklıca verimsiz, kıraç topraklara sahiptir. Bu yüzden Saklıcalıların özlemi en çok suyadır, yağmur yüklü bulutlaradır. Yağmurun bol keseden yağdığı yıl buğdaylar, arpalar, çayırlar dizüstüne kadar yükselir ve köylülerin yüzüne masum bir tebessüm kondurmaya yeter de artar. Tam tersi durumlarda ise kuraklık kuru bir ilet gibi her dağa, her taşa ve her noktaya bulaşır, köyün simasında derin bir yara bırakır.Bitkiler vaktinde çok önce olgunlaşır, çürümüş bir yaygı gibi durur tüm tarlalar, çayırlar…Sular azalır, hayvanlar karınlarını doyurmak için dere tepe dolaşır; fakat akşam eve aç bi aç dönerler.Akşamlarının sağır sessizliği kurbağa vıraklamaları, köpek havlamaları ve uzak kurt, çakal ulumaları ile yırtılan Saklıca, civarındaki köylere nazaran daha şanslıdır. Attığınız her adımda yabani elma, armut ağaçları ve tadına doyum olmaz birçok yabani meyve çalılıklarıyla karşılaşırsınız.Tabiatın en tabi yüzünü ve asi duruşunu, azametini, sevecenliğini, hoyratlığını her daim karşınızda görürsünüz.Sizleri hiçbir zenginliğinden mahrum bırakmayan tabiat kapı eşiklerinden başlar.İşte kırk haneli ve kırk hanenin içinde tek bir babadan gelen onlarca çocuk, kadın, erkek…İşte benim köyüm, işte bizim köyümüz, işte hepimizin köklerini toprağında sımsıkı tutan ve bırakmayan Saklıca… 1995’ten itibaren sosyal, ekonomik, siyasi, nedenlerden hızlanan göç dalgası birçoğumuzu(gençleri) koparıp almışsa da oradan sol tarafımızın en güzelidir orası. Çocukluğumuz, aşklarımız, hüzünlerimiz, özlemlerimiz, masal gecelerimiz, bayram günlerimiz hep oradadır. Nasıl unutulur; bir sürü geçmiş, aşk, özlem, hüzün…Orası , her zaman dilimizde canlı duran bir sıla türküsüdür. Lirik bir şiir, esrarengiz bir öyküdür tarih babanın heybesinde.
Küçük camisi, ilkokulu, kırk tane dam;
kimi çatılı, kimi çatısız…
Mağrur mu mağrur, sevinçli mi sevinçli, üzgün mü üzgünBeşi, Çayîra îbo, Çayıra Helê,
Hûrıka, Birik, Karra, Newale Kon, Kaniya Zozanê, Warê Kelê, Şorık, Sêgıra, Tapî, Şewla, Warê Cewo, Darê Ziyaretê, Kaniya Hamo…
Kavaklar, söğütler, rengarenk kuşlar, tavşanlar, yavru tilkiler, kuzular…Bütün her şeyiyle muazzam bir tabiat tablosunu oluşturur.Resmi tarihte adına rastlanmasa da sözlü tarih(babamın tarihi) geçmişinin bin yedi yüzlerde başladığını söyler.Osmanlı imparatorluğu döneminde Beyazıt Beylerbeyi(mîrê mîran) kolordu komutanı İshak Paşa’dır.
Bu aile Erzurum, Kars, Iğdır, Karaköse (Ağrı) illerinde hüküm sürmüştür.
Doğubeyazıt’a beş kilometre uzaklıkta bulunan ünlü İshak Paşa Sarayı’nın yapımını o başlatmıştır. Daha sonra bu sarayın yapımı doksan dokuz yılda tamamlamıştır.
Sürmeli Mehmet Paşa, onun torunudur. Eleşgirt’in (Zêtka) Toprakkale (kelê) Köyü’nde mirê miran(kolordu komutanı) olarak hüküm sürmüştür.
1865 yılında Osmanlı Devleti Adana’daki Kozanoğlu ayaklanmasını bastırmak için asker gönderirken Sürmeli Mehmet Paşa’dan yardım istemiştir.
Mehmet Paşa 400 kişilik ordu oluşturmak için civar aşiretlerinden yiğit, cengâver, iyi at binen, iyi kılıç kullanan savaşçılar toplamaya başlamıştır.
Bu mükemmel savaşçılar ordusuna dördüncü kuşaktan dedemiz Mehmet Ağa (Mıhoyê Reco) da seçilmiştir.
Mehmet Ağa bir şafak vakti çocuklarıyla vedalaşmış kılıcını, kargısını, kalkanını kuşanmış ve atına atladığı gibi Sürmeli Mehmet Paşa ordusunun baş cengâveri olarak Kozan’a gitmiştir.
Ordusuyla Kozan üzerine giden Sürmeli Mehmet Paşa beraberinde Dengbêj Evdalê Zeynıkê’yi de götürmüştür.
Savaş süresinde Kozan (Xozan) bölgesinden birçok Türkmen ve Kürt yerinden edilmiş, öldürülmüştür.
Savaş sonrasında 400 kişilik orduda kolera hastalığı baş göstermiş ve birçok savaşçı hastalıktan ölmüştür.
ozanı Dadaloğlu ve Evdalê Zeynikê bu trajik olayı aynı duyarlılıkla dile getirmişlerdir.
Dadaloğlu ‘Ferman padişahınsa dağlar bizimdir’ derken
Evdalê Zeynikê kolera illetinde ölen savaşçıların trajik ölümlerini Wey Xozanê' kılamında dile getiriyor.
Sürmeli Paşa savaş sonrasında birçok savaşçısı gibi koleradan ölünce (bazı kaynaklarda yılan öldürdü diyor).
Evdal’ın yaşamı tam trajediye dönüşür, yoksul düşer, kör olur ve savaş sırasında yapayalnız kalan bir çocuğu alıp büyütmeye çalışır.
Dördüncü kuşaktan dedemiz Mehmet Ağa(Mıhoyê Reco) ,Sürmeli Mehmet Paşa ile aynı sonu paylaşmış ve orada vefat etmiştir.
Öldükten sonra oradakiler onu defneder ve bütün silahlarını atının üstüne bağlar ve atı serbest bırakırlar.
Kızıl bir şafak vakti bir atın kişnemesiyle uykularından uyanan Mehmet Ağa’nın çocukları dışarı çıktıklarında babalarının atının evin kapısında toprağı eşelediğini görürler.
Ve kimse anlatmaya kalmadan atın hareketlerinde babalarının hayatını kaybettiğini anlar ve ağıtlar yakarlar göğün derinliğine.
Gözyaşları sel olup akarken toprağa, babalarının silahlarını atın eyerinde çıkarır ve anılar döşeğinin başucuna asarlar.
Bu olaydan sonra Sürmeli Mehmet Paşa’nın veliahtı Mehmet Ağa’nın iki kardeşini ve çocuklarını yanına çağırıp kan parası olarak onlara üç köy verir.
Yukarı saklıca(Wareteka’ye Jorê), Aşağı saklıca(Wareteka’ya jêrê), Mamık Mehmet Ağa’nın kardeşleri ve çocukları diğer iki köye gitmezler ve bizim köyü mesken tutarlar.
Burada zamanla çoğalırlar.
Bir babanın üç çocuğu ve üç çocuğun onlarca çocuğu olur.

YAZAR- ÖĞRETMEN: NİHAT ALTUNNOT: Köyün tarihçesi babam, ÖMER ALTUN’ un anlattıkları esas alınarak yazılmıştır.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder