16 Ocak 2011 Pazar

Nedim DÎT/ Dengbêj Geleneğinin Sonu ya da Bu Geleneğin Son Halkası: Reso


Yazının başlığı dengbêjlik alanına ilgi duyanlara şaşırtıcı gelebilir. Kürt kültürünün, Kürt tarihinin, yaşamının, destanlarının, özcesi tekmil Kürt folklorik ürünlerinin geçmişten günümüze taşınmasında, dolayısıyla yitip gitmemesinde en büyük amilin dengbêj geleneği olduğu realitesi gözönünde bulundurulduğunda başlığın şaşırtıcılığı doğal karşılanmalıdır.

Dengbêj geleneği ile ilgili şüphesiz ki bugüne dek çok şey söylendi; çok şey yazıldı, çizildi… Bu yazı da onlardan biri gibi… “Gibi…” diyoruz; çünkü başlıktan da anlaşılacağı üzere bu yazının içerisinde aşağıda belirteceğimiz kimi farklı tezler görülecek ve biz bunları, bu alana ilgi duyanların tartışmasına açmaya çalışacağız. Her ne kadar dengbêjlik ile ilgili yazılıp söylenen çok şey olduğunu belirttiysek de kelime bazında, kelimenin anlamının eşelenmesi yönünde sayın Mehmed Uzun ile sayın Yaşar Kemal’in değerlendirmelerinin dışında başka bir değerlendirme ile karşılaştığımızı hatırlamıyoruz. Değerlendirmeleri olanlar varsa, bağışlasınlar, biz denk gelmemişizdir. Bu yüzden “dengbêj” kelimesinin anlamına ilişkin bir iki söz söylemek istiyoruz.
Kürtçe birleşik kelime bakımından çok zengin bir dildir. Birleşik kelimeyi oluşturan kelimeler, birleşik kelimeyi oluşturduklarında bağımsızken taşıdıkları anlamı, genellikle birleşik kelimenin içine de taşırlar. Bu durum birçok dilde, örneğin Türkçede yoktur. Türkçede birleşik kelimeyi oluşturan kelimelerin, bağımsızken taşıdıkları anlamlarıyla ilgileri büyük çoğunlukla hiç yoktur, olduğu zaman da çok cılızdır. Dengbêj kelimesi de Kürtçedeki bu birleşik kelimelerden biridir. “Ses” anlamındaki “deng” kelimesi ile “söyle” anlamındaki “bêj” kelimesinden oluşmuş ve bir alanla uğraşan kişinin adı olmuştur, ne ki o kişiyi çevreleyen, onunla özdeşleşen, onu “o” yapan “deng” ve “bêj”’dir. Diğer bir ifade ile dengbêj, ses ve söylemenin dışında değerlendirilemez. Dolayısıyla dengbêj kelimesinin ilk ve basit anlamı da budur. Bu kelimenin Türkçede tam olarak bir karşılığı yoktur. Türkçede karşılık olarak gösterilen “ozan, halk aşığı, ses sanatkârı” kelimeleri tek tek olarak dengbêji karşılamaya zaten yetmiyor; tümü ise ancak yaklaşabiliyor; ama tam olarak karşılamaktan yine de uzaktır.
Dengbêj kelimesinden söz ederken, onun basit anlamıyla iktifa etmek büyük bir eksiklik olacaktır. Dengbêjlik, ses ile seslendirmenin bileşkesidir. Ses, aynı zamanda sözdür; sözün dışarıya vurumudur. Söz ile ses bir yaprağın iki ayrı yüzüdür. Yaprak ancak o iki yüzü ile vardır. Dengbêjlik de böyledir; hem söz hem ses olacaktır. Diğer bir ifade ile yalnız ses, dengbêjliği yansıtmıyor; yansıtmaktan da öte dengbêjlikten uzaktır. Söz de salt başına sesin konumundan farklı değildir. Dengbêj ise bu bileşimin ustasıdır, tanrısıdır.Sözü yaratan; ama yaratmakla iktifa etmeyip onu önce çarpanlarına ayırarak yoğuran, sonra ağzında hamurlaştırıp biçimlendiren, estetize eden ve ardından da bir neyzenin neyi gibi olan dudaklarının arasından dışarıya üfleyip salıverendir dengbêj. Sesin ve sözün bileşiminin tanrısı… Bunun altını çizmem boşuna değildir; çünkü son yıllarda sese ya da söze, bazen de ikisine -tabir caizse- bigâne olan ne kadar zevat varsa Roj (daha önceleri de Med, Medya) TV ekranlarında “dengbêj” diye pervasızca takdim ediliyor; dengbêjliğin, bu son derece saygın; ama miadını doldurmuş olan geleneğin saygınlığının temeline tükürülmek istenircesine… Kuşkusuz ki bu ekranlarda arz-ı endam edenler arasında sesi çok güzel olanlar da vardır. Onları çok büyük bir keyif ve hasretle dinliyoruz; bunu yadsıyamayız; ancak bunlara “dengbêj” yerine, bu kelime kadar olmasa da buna yakın güzellikte “stranbêj” (şarkı söyleyen, şarkıcı) diye bir kelime daha vardır Kürtçede. Niçin onu kullanmayalım? Buna benzer bir garabet Türkçede de vardır: Sanatla, sanatçılıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan kim varsa, salt “sesi güzel”dir diye “sanatçı” olarak lanse ediliyor. Bir kısmı ise ses katili olmalarına rağmen, fiziksel güzelliklerinden dolayı “ses sanatçısı” olarak gösteriliyor. Oysa bunlara da rahatlıkla “türkücü” ya da “şarkıcı” denebilir ve daha doğru bir ifade de olur, sanat ve sanatçılık da örselenmekten kurtulur.
Kürt kültüründe dengbêj, sese ve söze hükmedendir. Geleneğin aslında dengbêj salt söyleyen değil, söylediklerini yaratandır da. Diğer bir ifade ile hem imal hem icra edendir. Bundandır ki o, sesin ve sözün tanrısıdır’dır diyoruz. Klasik Kürt kültüründe dengbêjlere Kürt feodalitesinin (şeyhlerinin, beylerinin, ağalarının…) dergâhlarında saygın bir yer ayırtan, onları baş köşelere oturtan esas amilin de bu özellikleri olduğu kanısını taşıyoruz. Bu özelliklerinden dolayıdır ki böylesi mekânlarda cemaat toplandığında tüm dengbêjlere söylenen ilk söz şu olmuştur: “De bêje…” (hadi söyle…). Homeros da ‘İlyada’ya “söyle…” diye başlamıyor mu? Klasik Kürt dengbêjleri aynı zamanda destan anlatıcıları (söyleyicileri) değiller miydi? Kerr û Kulik, Sîyabendê Silîvî, Cembelîyê Lawê Mîrê Hekarya ve Memê Alan destanlarını ve halk hikâyelerini günümüze ulaştıran dengbêjlerimiz değil midir? Dengbêjlik geleneğinin doğasında tevazu da olduğundan, “de bêje…” sözüne verdikleri ilk karşılık hep aynı olmuştur: “Deng tune” (ses yoktur). Öte yandan söylemesini isteyen kişi veya kişiler “tu bêje bêje, ê ku heye, ji me ra bes e” (haydi söyle söyle, olanı yeter bize) sözü üzerine söylemeye başlar dengbêj ağır ağır. Söyledikçe coşar, coştukça söyler. Saatlerin nasıl geçtiğinin, tan yerinin ne zaman ağardığının farkına varmaz kimse. Bu satırların yazarı olarak biz de dengbêjlik geleneğinin son halkası olduğuna inandığımız ve 1983 yılında yitirdiğimiz Muş, Erzurum ve Ağrı üçgeninin ünlü dengbêji Reso’nun böylesi bir durumuna çocukluğumuzda tanık olduğumuzu hayal meyal hatırlıyoruz.
Tüm ulusların yazılı edebiyatlarından çok önce bir sözlü edebiyatları olmuştur. Sözlü edebiyat, yazının ortaya çıkmasıyla hemen tasını tarağını toplayıp gitmemiş; toplumun kültürünü, yaşamını, değerlerini yeni jenerasyonlara taşıma işlevini yüzyıllarca etkin olarak sürdürmüştür. Ne zamanki eğitim öğretim olanakları artmış, okur-yazar oranında ciddi artışlar olmuş, iletişim ağı yaygınlaşmış, sözlü geleneğin getirdikleri kayıt altına alınmış -ki bu, dünya uluslarının tamamında aynı döneme denk gelmez- o zaman da sözlü gelenek değerini, cazibesini yitirmiştir. Pratikte bu süre Kürdistan’ın Türkiye’de kalan kısmındaki Kürtler bakımından -diğer parçalar için kesin bir şeyler diyebilecek bilgiye sahip değiliz- son 50–60 yıla tekabül eder. Diğer bir söyleyişle Kürt sözlü edebiyatının getirdiklerinden daha önce kayıt altına alınmayanlarının büyük çoğunluğu son yarım yüzyıl civarındaki süre içerisinde kayıtlara geçmiştir. Kuşkusuz ki ulaşılmayan, yitip giden ürünlerin sayısını kestiremeyiz.
Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Kürt edebiyatında da kayıt altına alınanın yitip gitmesi kaygısı olamaz. Artık okur-yazarsız mezra bile kalmamışsa, iletişim ağları -bünyesinde bir dizi aksaklık eksiklik taşısa da, çok yetersiz de olsa- her tarafa ulaşmışsa, sözlü gelenek ulaşılan bu yeniliğe karşı yeterli direnci gösteremez, gösterememiştir. Sözlü gelenek teknolojinin, eğitimin, yazının bu gücü karşısında biçare kalınca, bu geleneğin taşıyıcılarının -ki Kürtler bakımından bunların en başında da dengbêjler geliyor- işlevi de sorgulanır duruma gelmiş, sorgulanmıştır. İşlevsizleşmenin yarattığı “çevresinde eski rağbeti görmeme” rûhî bunalımı, onu, üreteceklerinde frenlemiştir. Eski rağbeti görmeme, bu taşıyıcılarda korkunç bir yoksullaşma da beraberinde getirmiştir; çünkü dengbêj, “dengbêj” olarak doğmuş, “dengbêj” olarak yaşamıştır. Onun tüm serveti menkuldür, o da “dengbêj”liğidir. Nitekim yukarıda da adını andığımız ve Kürt dengbêj geleneğinin son halkası olduğuna inandığımız Reso’nun, yaşamının son yıllarını yoksulluk içinde geçirdiğini, bizzat hısımlarından ot ve tarla meseleleri yüzünden dayak yediğini, kafasının kırıldığını öğreniyoruz. Çağdaş Müzik tarafından çıkarılan Reso’nun iki kasetinin -Çağdaş Müziği bu çalışmasından dolayı içtenlikle kutlarız- kapak kâğıdında Rahmi Batur’dan alınma şöyle bir yazı var. Reso için yazılan ve çok dikkatimizi çeken bu yazıyı aynı biçimiyle buraya alıyoruz: “Ew taca kilaman, hosteyê dengan bû. Pesindana hemî dengbejên îro bi navê wî ye: “Ez şagirtê Reso bûm…”
Berî here dilovaniya Xwadê bi demeke kurt ji bo hevpeyvinek ez du car çûm Îzmîrê ba mala ribatê çiyayên kurdan Şakiro, lê wî ew daxwaza min paşde vegerand. Tenê bû, dilsar û dilşikestî bû. Gotineka wî dilê min guvaştibû.
“Veyselekî wan hebû, te ew bidîta dilê te lihev diket, te nikarîbû sê rojan xwarin bixwara. Yê me; Resoyekî me hebû… ez çawa pesnê wî bidim, wî çava bi te bidime fêmkirin?…Me wî ji birçîtiyê kuşt!
Di nav belengazîyê de birçî mir…”
(O, klamların tacı, seslerin ustasıydı. Bugünkü tüm dengbêjlerin kendilerini övmeleri onun adıyladır: Ben Reso’nun öğrencisi – çırağı idim… Ölmeden kısa bir süre önce bir röportaj için iki kez İzmir’e, Kürt dağlarının kekliği Şakıro’nun evine gittim, fakat o benim isteğimi kabul etmedi. Yalnızdı, kırılmış ve küskündü. Bir sözü yüreğimi burktu: “Bir Veyselleri vardı, onu görseydin miden bulanırdı, üç gün yemek yiyemezdin. Bizim ise bir Reso’muz vardı… Sana onun övgüsünü nasıl yapayım, onu sana nasıl anlatayım?… Biz onu açlıktan öldürdük!… Yoksulluk, perişanlık içinde öldü…”)
Şakıro’nun bu sözlerine eklenebilecek bir şey var mı acaba? Daha ne söylenebilir ki?
Başköşelerde gördüğü büyük itibardan bu hale gelen kültür taşıyıcılarının muakkipleri olur mu? Doğaldır ki olmaz. Kendisi de Reso’nun bulunduğu cemaatte, onun müsaadesini almadan türkü söyleyemeyen Şakıro’nun Reso hakkında söyledikleri kuşkusuz ki tümüyle doğrudur ve bu bir dramdır. Bu belki kültürel gelişmenin olduğu kadar, kültürel yozlaşmanın da kaçınılmaz sonucudur.
Kabullensek de kabullenmesek de sözlü edebiyat miadını doldurmuştur. Kürtçede bu duruma çok uygun düşen bir söz vardır: “…mala xwe bar kir, çû!…” (evini barkını yüklenip göçtü). Dolayısıyla sözlü gelenek de evini barkını yüklenip göçmüştür.
Geleneğin iyiden iyiye cılızlaştığı, yok olmaya yüz tuttuğu bir aşamada gelenek taşıyıcılarının bundan yalıtılarak değerlendirilmesi şüphesiz mümkün değildir.
Gerek çocukluğumuzda tanık olup hayal meyal hatırladıklarımız, gerek büyüklerimizden duyduklarımız gerekse bu alana duyduğumuz özel merakımızdan dolayı kimi yazılı ve canlı kaynaklardan edindiklerimiz, sözlü edebiyatın en büyük taşıyıcılarından olan dengbêjlerin, eski dönemlerde toplumun hemen her kesiminden, mütegallibesinden tutun mütedeyyinine varıncaya kadar, büyük itibar gördükleri yönündedir. Sayın Yaşar Kemal’in bu durumu “Kimsecik” serisindeki romanlarının birinde Evdalê Zeynikê’nin şahsında teferruatlı olarak anlattığını okuduğumuzu hatırlıyoruz. Dengbêjlerin saygınlıkları öyledir ki kimi büyük konaklar, ünlü dengbêjin oraya gelmiş olmasıyla, o konakta türkü söylemesiyle övünür; gurur duyar. Yaşar Kemal’in saptamaları da böyledir.
Yukarıda da belirttik: Tarihi süreç kaçınılmaz olarak sözlü edebiyatın aleyhine işlemiş, bu edebiyatın taşıyıcılarının işlevsizleşmesini dayatmış ve bunda başarılı da olmuştur.
Hiçbir eğitim almamış olan, büyük çoğunluğu okuryazar bile olmayan bu deng (ses) mabutlarının geçmişteki itibarları nereden kaynaklanıyordu? Cevabı çok kolay ve kısa: Sese ve söze hükmetmelerinden… “Deng”’in ses, “bêj”’in de söyle olduğunu biliyoruz. “Bêje” Kürtçede “”gotin” (söylemek) fiilinin 2. tekil şahsına emirdir, “bêj” de “bêje”’nin kısaltmasıdır.
Daha önce bir cümleyle değinmiştik: Dengbêj, sadece sesin ustası değil, sözün de ustasıdır. Bundandır ki klasik Kürt edebiyatında her dengbêj aynı zamanda şairdir de. Zaten klasik dengbêjleri günümüz “dengbêj”’lerinden ayıran en önemli vasıf da budur. Dengbêj, söylediği türkünün altındaki imzadır da. Söylediklerini yaratması, biçimlendirmesi, ona estetik bir nitelik vermesi, onu yoğurup yakması, yazamadığı halde ona ölçü ve uyak bulması, uyaklar arasında bağlantılar kurması, o uyaklarda ayrıca bir estetik arayıp bulması sanıldığı gibi kolay olmamıştır. Bundaki saygın çabayı ve emeği kestirebilmek için, örneğin Reso’nun herhangi bir türküsünü ele alıp edebi analizden geçirmek yeterli olacaktır sanırız. Klasik dengbêjlerimizi aynı zamanda güçlü birer şair yapan en önemli amillerden biri de budur. Ne acıdır ki onların binlerce emekle, yoksullukla, yoksunlukla ürettiklerinin büyük çoğunluğuna malik değiliz bugün. Her birisi bugünkü anlamda gerçek birer profesyonel sanatçı olan dengbêjlerin binbir emek ve yüzyılların getirdiği birikimle, hakkıyla edindikleri bu saygın ünvanı bugün sese de söze de bigâne olan hemen herkesin yakasına yafta gibi iliştirmenin bir anlamı var mı? Bu durum, son derece saygın olan bu ünvanın saygın anlamını hovardaca harcamanın diğer bir adı olmaz mı? Her şeyden önce yüzyılların emeği ve birikimiyle kazanılmış ve bir künye gibi layık olanların alınlarına kazılmış ünvana saygısızlık olmuyor mu? Dengbêjin ne olduğunu bilmeyen bugünkü jenerasyon, her gün televizyon ekranlarında “dengbêj” diye gördüğü dengbêj ruhunun, dengbêj vasfının yoksunlarına bakıp “dengbêj” kelimesinin o saygın anlamına vakıf olabilir mi? Ona saygı duyabilir mi? Öyle inanıyoruz ki büyük çoğunluğu “dengbêj, demek ki böylelerine deniyormuş!” deyip dudak bile bükerler. Bu, dengbêjliğe hakaret değil mi? Öyleyse her önümüze geleni “dengbêj” diye ortaya süreceğimize, onları, dengbêjlerin şarkılarını söyleyen “stranbêj” olarak nitelememiz daha doğru olmaz mı?
Daha önce de söylemiştik: Dengbêjlik gerçek anlamda profesyonel sanatçılıktır. Sanat ise her şeyden önce üstün bir yaratıcı güç, “insan ile nesnel gerçeklik arasındaki estetik ilişki”’dir. Adeta bir tanrı vergisidir, “ha…” deyince olmuyor. O cevher insanda varsa, ustasının yanında saygıyla, sabırla, emekle işlenir, geliştirilir. Kaldı ki bugün dengbêj yetiştiren, onun ana rahmine düşmesini sağlayabilen ne o koşullar ne de o ortam vardır. Miadı dolan bir geleneği “yaşatacağım” diye o geleneğin yaratmış olduğu saygın anlamın temeline tüküreceğimize, onu, şanına, saygınlığına yaraşır bir biçimde hatırlatmamızda; hak ettiği saygıyla anmamızda daha çok yarar görüyoruz. Örneğin Roj Tv.’de “Şevbêrka Dengbêjan” adıyla sunulan programa çıkarılan şahısların büyük çoğunluğu dengbêjlikten bîhaber birer zavallı olmalarına karşın “dengbêj” diye takdim edilmekte, onlar da bu işten son derece hoşnut olarak arz-ı endam etmekteler. Bunu her şeyden önce “dengbêj” adına saygısızlık olarak değerlendiriyoruz. Bunlar “dengbêj” değil de “stranbêj” olarak takdim edilirlerse, bu anlamda bir problem kalmayacağı gibi dengbêj ve dengbêjlik de küçültülmekten kurtulmuş olarak yad edilmiş olur.
Kürtlerde klasik anlamda asıl dengbêjlik Kuzey Kürdistan’da daha çok boy göstermiş ve özgün örneklerini vermiştir. 20. yy.da Güney Kürdistan ya da diğer kesimlerde öne çıkan dengbêjlerin bile çoğu Kuzey’den gitmedir: Mehemed Arifê Cizîrê, Seîd Axayê Cizîrê, Meyremxan, Kawîs Axa, Garabêtê Xaço, Aram… Kuzey’de de -tabir caizse- dengbêj menbaı, daha çok Serhed olarak adlandırılan Muş, Ağrı, Erzurum, Van, Kars, Bitlis yöresi; özellikle de Ağrı – Muş – Erzurum üçgenidir. Nitekim adı bir mitos gibi olan Evdalê Zeynikê de buradan çıkmıştır. Bu bölgede ortaya çıkan dengbêjler, klamlarını enstrümansız söylemişlerdir. Dengbêjlerin ardılları olarak ortaya çıkan ve geleneği sürdürme iddiasını taşıyanlar da enstrümansız söylerler bu bölgede. Öte yandan sazbendlerin saz eşliğinde söyledikleri şarkılar, “memba” dediğimiz yerde de 20. yy.ın son çeyreğinde egemenliğini ilan edecek şekilde ortaya çıkmıştır. Dengbêjlerin söyledikleri şarkılar ezici bir çoğunlukla yaşanmış olan olaylara yakılmış ve uzun solukludur; kahramanları yaşamış ve gerçek olan birer destandır. Gerek yiğitliği (mêrxasî) gerekse dramatik olayları işleyen klamlar genellikle kadınların ağzından yakılmıştır. Böylesi klamlarda sıkça geçen “…mala bavê min…” (…babamgiller…) sözlerinden rahatlıkla anlıyoruz bunu; çünkü bu ifadeyi Kürtlerde yalnız kadınlar kullanıyor. Örneğin kadın, klamlarda ailesinin yiğitlerini anlatıyorsa, bunu “berxê mala bavê min…” (babamgillerin koçu…) Burada “koç”’ yiğit erkek olduğunu belirtmeye gerek yoktur sanırız. Bu epik (destansı) klamlar genellikle çok uzundur. Epik olmanın özelliğine uygun olarak da destanda -yineleyelim; her şarkı bir destandır- kahramanlar bir yönleriyle değil, birçok yönüyle tanıtılırlar. Nasıl ki destanlar doğuş safhası, yayılma safhası, derlenip yazıya aktarılma safhası gibi üç aşamayı izlemişse, klamlar da bu süreci yaşamıştır. Klamların ortaya çıkışı destanların doğuş safhası gibidir; ancak burada çok önemli bir fark da vardır. Klasik destanların doğuş safhasında olağanüstü olaylar ve bu olağanüstü olaylar içerisinde nitelikleri olağanüstü abartılan olağanüstü kahramanlar vardır. Oysa Kürt epik şarkılarının çoğunda anlatılanlar birer vakıadır. Kahramanlar gerçektir, gerçek adlarıyladır; tüm hasretleriyle, acılarıyla, sevinçleriyle, kederleriyle, ihanetleriyle, yiğitlikleriyle, mertlikleriyle, dramlarıyla, trajedileriyle; özcesi yarattıkları ve birer gerçek olan destanlarıyla yaşamışlardır.
Kürt epik şarkılarının karakteristik bir özelliği de övgüsü yapılan kahramanın zaman zaman çocuklarının adıyla da övülmesidir; ancak burada da belirgin bir nokta vardır. Övgü her çocukla değil, nitelikli, başarılı ya da kimi kahramanlıklarıyla takdir toplayan erkek çocuklarının adıyladır. Eğer erkek çocukları arasında bu niteliklere uygun biri yoksa, kız çocuğu varsa ve bu nitelikleri taşıyorsa, yani ondan beklenilmeyen başarılara imza atmışsa, övgü kızın adıyla da yapılır. Örneğin bir klamda Muş-Varto yöresinde yiğitlikleri söylenen Seîdê Nado’dan bahsederken şöyle diyor Reso, “Kes tune xeberê bide Seîdê Nado bavê Dilşayê?/ Ancax, zilma Hesenan, ew ji ser me rake” (Dilşa’nın babası Seîdê Nado’ya haber salacak kimse yok mu? Bizi Hesenanlar’ın zulmünden ancak o kurtarır). Oysa Seîdê Nado’nun erkek çocukları da vardır. O erkek çocuklarının da çok sayıda erkek çocukları (yani Seîdê Nado’nun torunları) vardır bugün. Onların bir kısmını tanıyoruz da. Onlar bize kızmasınlar; ama klamın altındaki imzanın sahibi olan dengbêj, Seîdê Nado’yu överken, Dilşa ile övmeyi uygun bulmuştur. Bu bir duygusallıktan mı kaynaklanıyor? Kesinlikle değil… Dilşa silahlı bir militan gibi dar günde savaşmış, bir kadın olarak ondan fazla askerin öldürüldüğü kuşatmaları yarmıştır. Epiği söyleyen dengbêj, halk arasında Dilşa’ın adıyla gelişen ve adeta bir mite dönüşen olayları görmezden gelememiştir. Bu övgü, bazen yukarıdaki niteliklere uygun bir yeğen, bir kardeşle de yapılabiliyor. İki kişinin birden (kardeş-çocuk; kardeş –yeğen yada yeğen-çocuk) övgü vesilesi olduğu örnekler de olur. Nitekim Reso’nun aşağıya aldığımız epikte buna uygun bir ifade de vardır. Reso, Seydxan’ı överken şöyle der: “Ez îro bala xwe didim alayiya bavê Silhedîn, kekê Mehemed Reşîd, ji xeta şewitî tê… (Bugün yakılasıca sınırdan gelen Silhedîn’in babası Mehmed Reşîd’in ağabeysinin alayına bakıyorum…). Bunlar aynı zamanda klamların folklorik yanlarından biridir.
Burada insan öldürme işinin övgüsünü yapmıyoruz şüphesiz; ama en az yüz elli yıldır tümüyle yok edilmesi, tarih sahnesinden silinebilmesi için şeytanın bile aklına gelemeyecek binlerce entrikaya, tasalluda, te’dip ve tenkil hareketlerine, aşağılamalara, işkencelere, ihanetlere, dışkısını kendisine yedirmelere varıncaya kadar her türlü alçaklıkla karşı karşıya kalan bir ulusun, varlığını koruma reflekslerine ve bu reflekslerin -lokal bazda da olsa- zaman zaman destanlaşan öykülerine, bu öykülerin oluşmasına vesile olan kahramanlarına ve onların olaylarına değinmemiz gerekiyor.
Yukarıda sıraladığımız bütün iğrençliklere rağmen Kürtlük hâlâ yok edilememişse, bunun, tek olmasa da en önemli nedenlerinden biri Kürt müziği ve folklorudur. Bunun da yegane taşıyıcıları dengbêjler olmuştur. Varlık nedenlerimiz arasında görmemiz gereken bu ünvanın üzerinde aslında titrememiz gerekir. Her önümüze çıkana bahşedebilme hakkını kendimizde bulmamalıyız. Sayın Mehmed Uzun, Celadet Bedirxan’ın yaşamını anlattığı Kader Kuyusu’nda, Suriye’de acılı bir yaşam sürdüren Celadet Bedirxan’ın, sınırın kuzey kesiminde yaşadığını öğrendiği bir dengbêje (Ehmedê Fermanê Kîkî) ulaşmak için nasıl bir çaba gösterdiğini, Türkiye kesiminde şiddetle aranmasına rağmen bir gece sınırı nasıl geçtiğini ve dengbêji nasıl alıp Suriye kesimine götürdüğünü, onun yaşadığı dramın bir parçası olarak anlatır. Sayın Bedirxan’ın kendi müzik zevkini tatmin etmek için o uğraşıyı verdiğini her halde hiçbirimiz düşünemeyiz; ama Bedirxan, Ehmedê Fermanê Kîkî’yi tereddütsüz olarak sözlü edebiyat için bulunmaz bir hazine gibi görmüş ve ondan, altın bir hazineden yararlanılacağı kadar yararlanmıştır.
Dengbêje, dengbêj geleneğine ve dengbêjlerin söylediği şarkılara ilişkin verdiğimiz bu kısa bilgilerden sonra, daha önce de değindiğimiz gibi dengbêj geleneğinin son halkası olduğuna inandığımız Reso’ya ve onun klamlarına -ileride onu ve türkülerini geniş bir çalışmayla verme düşüncemizi saklı tutarak, teğet bazında da olsa- değinmeye çalışalım. Neden Reso da, bir başkası değil? Çünkü yukarıda açıklamaya çalıştığımız dengbêj niteliklerini en iyi taşıyan son kişi olarak onu gördük de ondan…
Onunla aynı membadan çıkan; ama yaşça ondan daha genç olan Şakiro ve Huseyno da bu alanda kayda değer bir emeğe imza atmışlardır. Reso’dan yıllar sonra kaybettiğimiz bu iki insan, ondan çok daha şanslıydılar. Gelişen süreç ve duyarlık, iletişimin yaygınlaşması, hayatta olan bu iki şahsın daha geniş alanlara ulaşmalarına olanak sağladı. Şunu hiçbir zaman unutmamak gerekir ki Şakiro da Huseyno da yaşadıkları sürece Reso’nun büyüklüğünü her zaman teslim etmişlerdir. Onun bulunduğu topluluklarda, ondan ruhsat almadan söylememe terbiyesini de göstermişlerdir. Onlar Reso’dan daha çok yaşadıklarına göre neden onlar değil de Reso’dur son halka? Bu soru bize şunu hatırlattı: Marksizm’in kurucularından Engels’e (Engels, Marks’tan 12 yıl sonra ölecektir) sorarlar: “Öğretinizde senin getirdiklerin daha çoktur. Neden öğretiniz ikinizin adıyla değil de sadece Marks’ın adıyla anılıyor?” Şöyle cevap verir Engels: “Benim getirdiklerimi, olsa olsa birkaç kol dışında o da getirirdi; ama onun getirdiklerini ben getiremezdim. Marks bir dehaydı, uzağı hepimizden iyi görüyordu. Bu nedenle öğreti, haklı olarak onun adıyla anılıyor”. Reso da dengbêjlikte bir dehaydı. Onun bu geleneğe, geleneğin geçirdiği sarsıntı sürecinde kazandırdıklarını hiç kimse kazandırmadı, kazandıramadı. Folklorik ürünlerde gelecek olmaz, geleceği bilmenin marifeti de olmaz. Bu alanda geçmişi, en uzak geçmişi en iyi bilmek; ama bilmekle yetinmeyip bunu en iyi biçimde aktarabilmektir marifet olan ki Reso’yu öne çıkaran da budur. Onun dengbêjlik geleneğinde üstlendiği “temsil etme” rolünün hakkını, hiç kimse onun gibi veremezdi. Dengbêjler klamlarını anında söylemişlerdir, yaratmaları da böyle olmuştur. Özellikle uyak bakımından mısraları birbirine uydurmakta zorluklar yaşanmış -ne de olsa yazılmıyor, söyleniyor- bu da dengbêji doldurma mısralara, uydurma sözlere; son elli-altmış yılda ise aralara Türkçe kelimeler tıkıştırmaya itmiştir. Dengbêjin gücü önemli oranda bununla da ölçülmelidir. Bunu son dönemin dengbêjleri arasında en az yapan ya da hiç yapmayan tek kişi olarak da Reso’yu gösterebiliriz. O, fedai destelerinin -ki bunları Celadet Bedirxan, dünyanın ilk gerillaları olarak niteler- gerilla taktikleriyle yaptıkları savaşın tarihini anlatıyor. Bunları anlatırken resim-şiir öğeleriyle muazzam bir dramatizasyon yapıyor. Olayın her aşamasında ordaymış havasını verircesine, hikâyeyi yaşanılır duruma getiriyor.
Reso’nun ailesi 1. Dünya Savaşı yıllarında Erivan yöresinden göç ederek Erzurum’un Karaçoban ilçesinin Gopal (Gopalan) köyüne gelip yerleşir. Sonraki yıllarda aile buradan Muş’un Bulanık ilçesinin Xêrgis köyüne gelir. Gençliğinde bu köyde çobanlık da yapar. Sanırız kendisindeki yeteneğin farkına da bu yıllarda (çobanlık yıllarında) varır; çünkü o yıllarda Malazgirt yöresinde Ferzê adıyla bilinen ünlü bir dengbêj vardır ve bu, Reso’nun geniş ölçüde hayranlığını kazanmıştır. Bunun klamlarındaki Kürtler’in yaşamına, inançlarına, değerlerine, kahramanlık öykülerine ilişkin halk motifleri Reso’nun dikkatinden kaçmayacak, kendisinde var olan cevheri daha bilinçli işleme yollarını arayacaktır.
Reso bir yere bağlanıp kalmamıştır. Muhacirlik bir kader gibi ona yapışmış, yakasını bırakmamıştır. Yaşamının çoğu Gopal ile Bulanık’ın Karağlı, Xêrgis, Koxak köylerinde geçmiştir. Son yıllarında ise Muş’un merkeze bağlı Pagê köyüne gelip yerleşmiştir.
1983 yılında bu köyde 76-77 yaşlarında öldüğünde yoksulluk ve perişanlık içerisindedir. Bir geleneğin son devinin dramını burada ele almayacağız. O, ayrı bir çalışmanın konusu… Şimdi biraz da onun klamlarına ve onların özelliklerine çok kısaca değinelim.
Geçen yıl (2005) yakalandığı akciğer kanseri nedeniyle genç sayılabilecek bir yaşta kaybettiğimiz Vartolu bir Kürt aydını olan Vahdettin Gümgüm’ün Reso hakkında bize dediği şu sözlerini hatırlıyoruz: “Yaşar Kemal, Evdalê Zeynikê için Kürtler’in Homeros’u diyor. Eminim eğer Reso’yu tanımış olsaydı, bu görüşü değişirdi”. Reso, gerçek anlamda bir destan şairiydi. Kerr û Kulik, Memê Alan, Cembelîyê Lawê Mîrê Hekarya, Sîyabend û Xecê gibi birçok Kürt destan ve halk hikâyelerini ezbere biliyor ve her birini kendisine özgü bir ezgiyle söylerdi. Reso, okul yüzü görmemişti.
Reso’nun klamlarını incelediğimizde onun güçlü Kürt edebiyatçısı ve Kürt edebiyatı tarihçisi kişiliği ile karşılaşıyoruz ki onu Şakiro ve Huseyno’nun önüne çıkaran asıl yanı da budur. Muazzam bir gözlem ve tasvir yeteneğine sahiptir. Sanırsınız Yaşar Kemal eline kalemini almış, Çukurova’nın büklerini anlatıyor onun birçok türküsünü dinlerken:
“Qaza min qazîn e
Sûretê sorê gulgulîn e, xumarîn e
Min bi çavê serê xwe sê qor zêr li enî dî ne
Di binî da nivişkî ne
Tilî, pêçî zirav e…”
Fakat Reso böyle sevgiliyi tasvir ettiği şarkılarından ziyade kilamên mêrxasîyê denen yiğitlik şarkılarıyla tanınıyor ki bu şarkıların hiçbirisi kurgu değil, hepsi de yaşanmıştır. Onlarda da kavgayı, kavga içinde büyüyen, devleşen, ardından da efsaneleşen kahramanları ve onların nasıl savaştıklarını tasvir eder. 1926–1930 yılları arasındaki Ağrı Dağı İsyanı’nın ünlü Fedai Desteleri içinde yer alan Ferzende’yi, Seydxanê Kerr’i, Elîcan’ı, Feyzullah’ı, Evdilhemîd’i, Tewfîq’i yaptıkları savaş içinde anlatırken, sanırsınız Homeros, Troya önlerindeki Aşilleus’u, Odiseus’u, Alias’ı anlatıyor. Oysa Reso ne Homeros’un adını duymuş ne de İlyada destanının… Aşağıya onun böylesi bir klamını alıyoruz. Klamın bitiminde de Türkçe anlamını ve kısa bir tahlilini yapmaya çalışacağız.

ŞERRÊ BIŞARÊ SEYDO

Wey lo, wey lo, wey lo, wey lo, wey lo!
Wey lo, wey lo, wey lo, wey lo, wey lo!
Wey lo, wey lo, wey lo, wey lo, wey lo!
Ez nemame ji mêra ra
De lêxin bavê bavê min, lêxin
Canfidayê mala Bişarê Seydo hûn lêxin
Qundaxê modolîya li erdê xin
Şefeqa sibê ra li qolordîya Qerekilîsê xin
Dûrbîna bavêjin, şemlana vêxin
Eskerê Kemal girane revê pêxin
Şûrê wan zabitan jê bistînin
Kopa şewitî da li çerxê xin
Esker gune ne
Çavê kozî û kulfetê wan li rê ne
Jêkin serê yuzbaşiyan û cendirma bigrin li cercelê xin
Bigrin li ber qolordîya Qerekilîsê bi defê dawetê
Bi muzîqê ji wan bistînin bi eynatê li boriyê xin
Wey lo, wey lo, wey lo, wey lo, wey lo!
Ax wey lo, wey lo, wey lo, ez nemame li dinyayê
Nedaîm Beg, Feyzî Paşa, Gazî Kemal nezan e
Digo, “Bajonê pêşiya çar kurdan e”
Heyran, were rûnê li ser têl û têlqirafan e
Ez ji te ra bixwûnim secera kurdan e
Em ne çar kurd in, du bira; Seydxan û Elîcan e
Dinyayê, zilmê wan zilmekî giran e
Hucûmê wan ser piştê hespan e
Gulê wan tê meriva ji xeyban e
Hewarîya wan tê, meriv dizane melaketê di asîman e
Şerrê wan ne fenanî şerrê Yezîd û Merwan e
Fenanî şerrê dewra berê qehreman û dêwan e
Were rûnê li serê têlan û têlqirafan e
Ji te ra bixwûnim sûretê têla
Ji êvar da bidim yek bi yek medhê mêran e:
Rizakî heye, qisasê serê mêran e
Tewfîq, kaçaxê siyasetê serê çîyan e
Ji qanûna me hemû dizane
Evdilhemîd şêrê bi gulî girtiye dewsa Elîcan e
Fesîhê Mihê fenanî pelekî ewrê li rûyê asîman e
Şêx Baran ji ocaxa mala Bupê ye ji me dixwaze qamê topan e
Feyzulla birayê piçûk ji me ra dibîne dawa Dewleta Ali Osman e
Evdilbaqî fenanî tamatîka li ser milan e
Îro ji Bostankendê ji Seyîda dudu man e
Yek Tewfîq û yek Seydxan e
Seydxan jarîya maran e, teyyarê mêran e
Elî, Hillo du bira ne
Her yek xwedanê donzde bûkan e
Elîyê Feqî Silê ji dîya xwe da bûye nebûye karê wî nîşan e
Car heye li meydanê çok vedide ji te dikûje pêncî can e
Îro li meydanê engirîye, dibê, “min hê hilneda”
Heyfa kuştîyê çiyayê Mûşê, şêrê bi gulîka, bavê Silêman e
Wey lo, wey lo, wey lo, wey lo, wey lo!
Ax wey lo, wey lo, wey lo! Ez nemame ji mêra ra
Dîdarê ba dikir “Besê Têlo rebenê
Qazgolê diketim mîla şefeqê li min lêda
Şerrekî çêbûye li korta Milazgirê, Melemistefê da
Esker nema li wilayetê Romê da
Temam hilşîyan ser berxê mala Usivê Seydo
Torinê mala Hecî Axa seet di dudu û nîvê şevê da
Dengê tekbîr û selawatê mala Bişarê Seydo tê ji Melemistefê di herbê da
Ji agirê devê tifingê van xweşmêra ji êvar da
Di Melemistefê da bilq vedide fena masiyê di behrê da
Qolordî digo, “Tewfîq û Feyzulla, Evdilhemîd werin teslîm bin
Ezê efuya we derxim ji dergê Îstenbolê da.”
Heyran şunda herre, min şerrê ewil diranê te kişand
Şêrê bi gulî birîndar bû di Çîyayê Kosedaxê da
Şerrê ortê min diranê te kişand Textê Qereyazîyê di Çepê da
Şerrê paşî îşev min xweş kirîye li Milazgirê di Melemistefê da
Eskerê bavê Silhedîn kekê Meheme Reşîd
Sî û pênc salê nazik û nazenîn e, ser qaşa zîn e
Gava çok vedide ocaxa te ji dinyayê diqelîne
Şunda herre tu merivekî xayîn î, efuya te ji mi ra lazim nîne
Ez îro bala xwe didim alayîya bavê Silhedîn kekê Meheme Reşîd
Ji xeta şewitî tê, korrayî çavê mi da were, ez çi bikim reysê wan di nav da nîne
Min hînga zanîbû feleka me, ji me ra qere bêbext e, me di xapîne
Wey lo, wey lo, wey lo, wey lo, wey lo!
Ax wey lo, wey lo, wey lo! ez nema me ji mêra ra.
Bişarê Seydogillerin Savaşı
Türkçe anlamı: Nasıl ki her şiir yazıldığı dilde güzelse, yazıldığı dildeki tadı, başka bir dilde vermesi mümkün değilse, aynı şey klamlar için de geçerlidir. Buna rağmen çeviriler yapılır. Biz de bu düşünce ile elimizden geldiğince özüne bağlı kalarak Türkçeleştirmesini yapmaya çalışalım: Nakarat görevli “Wey lo”lar acıma anlamlı bir sesleniş ünlemidir. “Wey lo”dan sonraki sözler “yiğitlere kalamadım” ya da “uğurlarına öleydim” anlamlarında söylenir. Türkü şöyle devam eder:
Vurun babam vurun
Bişarê Seydogilin can fedaileri vurun
Modolîlerin (Modolî: Bir çeşit uzun namlulu Rus silahı) dipçiklerini yere vurun
Sabahın şafağında Karakilis (Ağrı) Kolordusunu vurun
Dürbünleri atın meşaleleri yakın
Kemal’in askerleri ağırdır (çok fazladır) kaçırtın
O subayların kılıçlarını kendilerinden alın
Yanasıca Kop’ta (Muş’un Bulanık ilçesinin Kürtçe adı) çarka vurup bileyin
Askerler günahtır
Çoluk çocuklarının gözleri yollarındadır (onlara karışmayın)
Yüzbaşı ve jandarmaların kafasını kesin
Alın, dövenlere vurun
Alın, Karakilis Kolordusunun önünde, davulla, düğünle, müzikle onlardan alın, inatla borulara vurun
Wey lo, wey lo… Ben kalmayaydım (öleydim) dünyada….
Nedaim Bey, Fevzi Paşa, Gazi Kemal bilmezler (bizi daha tanımıyorlar)
Diyorlar dört Kürdün önüne sürün (onları kuşatın)
Canım gel tellerin, telgrafların başına geç de
Sana Kürtlerin seceresini okuyayım:
Biz (senin o küçümsediğin) dört Kürt değiliz, zorlu (yiğit) Seydxan ve Elîcan vardır
Zulümleri büyük zulümdür dünyada
(Onların, düşmanlarına) saldırıları at sırtındadır
Kurşunları insanlara gaipten gelir
Sıkıntıda olanların feryatlarına yardıma gelişlerinde, insanlar gökten gelen melekler olarak bilirler onları
Savaşları, Yezit’le Mervan’ın Savaşı gibi değil
İlkçağlar mitolojisinin kahraman ve devlerin savaşları gibidir
Gel tellerin, telgrafların başına geç de
Ben sana okuyayım tellerin örneklerini
Akşamdan başlayayım tek tek yiğitlerin övgüsüne (tanıtımına)
Bir Riza vardır ki işi erkeklerin kellelerini kopartmaktır
Tewfîq, bu siyasetin dağdaki kaçağıdır
Tüm kanunlarımızı (kurallarımızı) iyi bilir
Aslan örüklü Avdilhemîd, Elîcan’ın yerini almış
Fesîhê Mihê gökyüzündeki bir bulut parçasıdır
Şêx Baran, Bupê ailesindendir ve bizden top (silah) için malzeme istiyor
Küçük kardeş Feyzullah, Osmanlı Devletiyle olan davamızı görüyor
Bir otomatik silah gibi olan Avdilbaqî’nin otomotiği her zaman omzundadır
Bugün Bostankend’ten Seyitlerden iki kişi kalmıştır
Biri Tewfîq biri Seydxan’dır
Seydxan, yılan zehiri (gibidir), yiğitlerin yiğididir
Elî, Hillo iki kardeştir
Her biri on iki gelinin (on ikişer evli erkek çocuk) sahibidirler
Elîyê Feqî Silê annesinden doğmuş doğmamış tüm işi nişan almaktır
Gün olur meydanın ortasına çöker senden elli can alır
Bugün yine meydanda kükrüyor, diyor ki
Muş dağlarında öldürülen Silêman’ın aslan örüklü babasının intikamını daha alamadım
Wey lo, wey lo… O yiğitlere kalamadım (onların uğruna öleydim)…
Dîdarê bağırıyordu: Besê, Têlo, zavallılar!
Şafağın ilk ışınları bana vurduğunda Qazgol’e yönelmiştim
Malazgirt mıntıkası Melemistefê’de bir savaş çıkmış
Türk vilayetlerinde asker kalmamış
Tamamı Usivê Seydogilin yiğitlerinin başına yığılmışlar
Hacı Ağaların o asillerinin başına yığılmışlar gecenin saat ikibuçuğunda
Bişar ve Seydogilin tekbir ve salavatlarının sesi geliyor Melemistefê’den, savaştan
Akşamdan beri bu güzel yiğitlerin tüfeklerinin ağzının ateşinden
Melemistefê’de sanki denizdeki balık hareketlerinden kaynaklanan yakamozlar vardır
Kolordu diyordu: Tewfîq, Feyzullah, Avdilhemîd gelin teslim olun
İstanbul dergâhından affınızı çıkaracağım
Haydi canım geri dur: (Seninle yaptığımız) birinci savaşta dişlerini çektim
Kösedağ’da (Ağrı) aslan örüklü yiğit (Avdilhemîd) yaralandı
Karayazı yamacında Çepê’deki (Karayazı’nın bir köyü) ikinci savaşta da dişlerini çektim /
Üçüncü savaşı ise bu gece Malazgirt-Melemistefê’de şenlendirmişim
Silhedîn’in babası Mehemed Reşîd’in ağabeyisinin askeri, eğere nazik ve kurumlu oturan otuzbeş süvaridir
Yere çöktüğü zaman dünyadan soyunu kurutuyor
Geri dur, sen hain bir adamsın
Senin affın bana lazım değil, istemiyorum
Bugün Silhedîn’in babası Mehemed Reşîd’in ağabeyisinin adamlarına bakıyorum da
Yakılasıca sınırdan geliyorlar, gözlerime kara ineydi (bu durumu görmeseydim)
Ne yapayım, liderleri içlerinde değil
O zaman anladım ki bizim feleğimiz (talihimiz) bize haindir, bizi aldatıyor
Wey lo, wey lo… O yiğitlere kalamadım (onların uğruna öleydim)…
Klama biçim yönünden nakarat mısralara göre baktığımızda -öyle de bakılması gerekir- üç bölümden oluştuğunu ve belli bir ölçünün olmadığını görüyoruz mısralar arasında. Her sözlü edebiyat ürünü gibi bu klam da yazılmamış, söylenmiştir. İlk yazıya aktaran da biz oluyoruz. Uzun soluklu bu klamda dengbêj uyak bulmakta sıkıntı yaşamamıştır. Üç bölüm olan klamın bölümlerdeki mısra sayısı aynı değildir; ancak dengbêj her bölümde farklı bir uyak çeşidini kullanmış ve bu ses benzeşimleri ilk iki bölümde hep aynı (birinci bölümde yalnız iki mısrada farklı), son bölümde değişebilecektir. Dengbêj uyak konusunda öylesine rahattır ki kimi mısraların ortasıyla sonu arasında da ayrıca -bir çeşit musammat diyebileceğimiz- uyaklar kurmuştur: “Seydxan jarîya maran e, teyyarê mêran e”. Birinci bölümdeki uyaklar, isimlerle yapılmış birleşik fiillerden oluşmuştur. Ve ses benzeşimleri dört sesin üzerine kurulmuştur. Bu birleşik fiillerin tamamında da çoğul 2. şahsa emir anlamı vardır.
İkinci bölümün tamamında uyaklar isimler üzerine kurulmuş ve üç sesin benzeşimine dayanmıştır. Ve bu isimler de -birkaçı hariç- çoğul olarak kullanılmıştır. Bu bölümde de uyaklar hep aynı seslerden oluşmuştur.
Üçüncü bölümde de benzeşimleri yine üç ses üzerine kuran dengbêj, klamın son altı mısrasıyla daha önceki mısralar arasında uyak olarak farklı sesleri seçmiştir.
İçerik olarak baktığımızda ise bir yönüyle ağıt, bir yönüyle meydan okuma, bir yönüyle medhiye olarak değerlendirmek mümkün. Klamda adı geçen kişi ve olaylar gerçektir. Olayların tamamı 1920 ile 1935 yılları arasında yaşanmıştır. Diğer bir ifade ile iki dünya savaşı arasında… Adı geçenlerden Seydxan (kulakları ağır olduğundan, daha çok Seydxanê Kerr olarak tanınır) ve Tewfîq kardeştirler. Bunlara “Mala Usivê Seydo (Usivê Seydogiller)” deniyor. Muş merkezine bağlı Qicix köyündendirler. Elîcan, Evdilhemîd ve Feyzullah da kardeştirler. Bunlar da aşiret olarak “Berazî”’ler. Daha çok “Mala Bişar (Bışargiller)” olarak bilinirler. Erzurum’un Karayazı ilçesinin Hespreş köyündendirler. İki aile arasında büyük bir dostluk ve kader birliği vardır. Şarkıda geçen diğer isimler de bu iki ailenin yakın akrabaları ve ahbapları.
Klam, klamda adı geçen kişilerin, o zamanlar daha yeni kurulan ve kendisini cebren kabul ettirmek isteyen T.C. ordusuyla girdikleri muhtelif zamanlardaki kavgalarını anlatıyor. Ağrı Direnişi (1926 – !930) öncesinde bu iki ailede de bir ulusal talep olup olmadığını saptayamadık, sonrasında ne kadar olmuştur bilmiyoruz. O ayrı bir araştırma konusu. Yalnız şu bir gerçek ki Ağrı Direnişi sürecinde bu iki aileden çok sayıda kişi Ağrı Direnişi’nin Fedai Desteleri arasında yer alacak -ki bunların başında da Seydxan gelir- ve askerlere ecel terleri döktürecektir.
Klam, doğal olarak olaylardan sonra yakılmıştır; ama anlatımı olayların öncesinden başlıyor ve ilk bölümde bir hedef gösterilerek savaşılması isteniyor. Gösterilen hedef Kemal’in askerleridir ve bunun da çok fazla bir oranda olduğu belirtilir. İstem, Bişar ve Seydo ailesinin yiğitlerinedir. Savaşa nasıl başlanacağı, savaş sırasında neler yapılacağı ve nasıl bitmesi gerektiği de tasvir edilir.
İkinci bölüm Nedaîm Beg (bölgede görev yapan bir T.C. komutanı), Fevzi Paşa ve Gazi Kemal’in Kürt savaşçılarını küçümseyen sözleriyle başlıyor: Savaşanlar dört Kürt’tür (buradaki “dört” sayısı gerçek anlamında değil, küçümseme anlamındadır). Dengbêjin savaşçılar adına verdiği tepki ise, önemli olan nicelik değil niteliktir şeklindedir. Ve başlar o savaşlarda şu ya da bu şekilde yer alan savaşçıların niteliklerini sıralamaya… Her birisinin yiğitliğini, övgüsünü ayrı ayrı yapar
Üçüncü bölüm, savaşçıların yakını olan bir kadının yine yakınları olan iki başka kadına seslenmesiyle ve onlara anlatımıyla başlar. Burada savaşın kendisi tasvir edilir. Yaşanılan tamı tamamına bir savaştır. Savaşın dehşet görüntüleri resim-şiir öğeleriyle verilmeye çalışılmıştır. Katılan askerlerin sayısının çokluğunu kadın: “Türk vilayetlerinde asker kalmadı, tamamı Usivê Seydogilin yiğitlerinin başına yığıldılar” sözleriyle belirtir. Savaş sürecinde bir de Kolordudan gelen “gelin, teslim olun, size af çıkaracağız” sözleri ve buna gösterilen güvensizlik tepkisi vardır. Tepki gösterilirken o askerlerle daha önceki kapışmalara da göndermeler yapılır ve onların yenilgileri hatırlatılır. Klam, bir başka göndermeyle, bir çeşit telmihle ve gerçek bir ağıt havasıyla biter: Seydxan’ın liderliğinde Suriye’ye geçmek isteyen adamları başsız dönmüşlerdir; başları olan Seydxan, Mardin-Nusaybin arasında kurulan bir pusuda vurularak öldürülmüştür. Anlatan kadın, klasik destanlarda olduğu gibi bu durumu “gözlerime körlük ineydi de bu adamları başsız görmeyeydim” sözleriyle dile getirir.
Klamın analizinde folklorik ürünler açısından değişik saptamalar yapabiliyoruz. Örneğin dengbêj savaşçılara “vurun” diye hedef gösterip seslenirken, kendilerini öldürmeye gelen askerlere (rütbesiz askerlere) karışılmamasını, onlara acıdığını, onların çoluk çocuklarının gözlerinin yollarında olduğunu belirtir ve asıl hedef olarak rütbeli askerleri (sorumluluk mevkiinde olanları) gösterir. Bu, Kürt toplumunun dramatik bir değeridir. Oysa askerler onları öldürmeye gelmiştir.
Klamda savaşçılar tanıtılırken her birisinin kendisine özgü becerileri tek tek verilir; ama hepsinin ortak niteliği olarak çok cesur olmalarını, gözlerini budaktan esirgememelerini, düşmanlarına saldırılarını at sırtında gerçekleştirmelerini; kimi yiğitler tasvir edilirken “aslan örüklü” sıfatıyla anılmalarından, o günkü kimi Kürt feodal unsurlarının (erkeklerinin) saçlarını uzatıp örük yaptıklarını folklorik bir ürün olarak öğrenebiliyoruz.
Ağrı Direnişi Fedai Desteleri’nin en büyük fonksiyonu, Ağrı Dağı’na ha bire sürülen askerlerin yollarını kesmek, onlara vur-kaç eylemleri düzenlemek, hedeflerini şaşırtmak, bunaltmak; böylelikle direnişi sürdürenlerin üzerine sürülen askerlerin sayısını azaltmaktır. Bu, çoğu zaman gerçekleştirilmiştir de. Bunları devre dışı bırakmadan Ağrı’ya hakim olamayacağını anlayan devlet, entrika dolu af yasalarıyla sık sık gündeme gelir. Af yasalarındaki samimiyetsizliği (hain emeller taşıdığı) da şarkıda dile getirilir. Fedai Desteleri’nin askerleri bunaltmaları öylesine boyutlara varır ki neticede doğrudan doğruya bunlar hedefe geçer. Reso, bu olayları anlattığı bir başka klamında, bölgedeki bir ordu kumandanının ağzından şu sözleri söyler (bunlar olmuştur da): “Digo li welatê Serhedê em sê ordî ne/ Heyfa navê Cimurîyeta me nîne / Mala Seydo, Bişar çar peya ne/ Di nav me da begatîyekî digerîne/ Hûn bazdin, herin jêkin serê Tewfîq û Feyzulla, Evdilhemîd saxî ji min ra bînin / Ez yeqîn dikim heya eyvanê mala Seydo li dinyayê sax be/ Tu car li welatê Serhedê bona van egîta rehatîya min tu nîne” (Serhat memleketinde biz üç orduyuz diyordu/ Cumhuriyetimizin adına yazık değil mi/ Seydo ve Bışargiller dört adamdır/ Aramızda beyliklerini sürdürüyorlar/Gidin Tewfîq, Feyzullah ve Evdilhemîd’in kafasını kesin, bana sağ olarak getirin/Öyle inanıyorum ki Seydogilin dünyada mayaları (tohumları) kaldıkça, Serhat ülkesinde bu yiğitlerin elinden bana hiçbir zaman rahat yüzü yoktur).
Klamda adı geçenler böylesine bir bunaltma yaşatmışlardır; ama karşı taraf da boş durmamış, bir yandan sık sık entrikalı af yasalarıyla onları oyalamış, bir yandan da tüm güçlerini seferber ederek doğrudan doğruya onları hedef noktası seçmiştir. Kafa kesmeleri de -üç kardeş bazında olmasa da- gerçekleştirmiştir: Karayazı civarında Çemê Reş’te öldürülen Feyzullah ile Elîyê Feqî Silê’nin kafaları kesilecek, mızrak biçiminde hazırlanan ağaçlara geçirilerek Ağrı Kolordusunun önünde bir hafta süreyle ”teşhir” edilecektir. Türküde Reso’ya “Yüzbaşı ve jandarmaların kafasını kesin, dövenlere vurun (li cercelê xin..) / Karakilis (Ağrı) Kolordusunun önünde … borulara geçirtin” sözlerini söyleten esas amilin de bu barbar eylemin halkta yarattığı travma ve refleks olmalıdır.
________________
Not: Türkünün deşifre edilmesi (yazıya aktarılması), Reso’nun kasetinin defalarca kelime kelime dinlenmesinden sonra tarafımızdan yapılmıştır. Telaffuz nedeniyle anlaşılmasında güçlük çekilen kelimeler de olmuş -ki doğru anladığımızdan tereddüt duyduğumuz bir-iki kelime hâlâ da vardır- bunlar için de Reso’yu iyi tanıyan, onun dostları, hayranları olan ve Muş, Van, Ağrı ve Mersin’de bulunan değişik kişilere klam defalarca dinletilmiş, katkıları sağlanmıştır. Kendilerine teşekkür borçluyuz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder