14 Mart 2021 Pazar

Abovyan Yazıtlarında Kürtler


“En sert ve acımasız mevsim kıştır. Ama Kürtler kışın 20-25 derece soğuğunda bile yalın ayakla çalışıyor ve geziyorlar. Hastalıklarını otlarla iyileştirmeye çalışıyorlar. Yaşlıları bile çok moralli ve genç gibi ayaktadırlar. Onlarda 120-130 yıl yaşayanları az değil. Kürtleri ilk bakışta tanıyabilirsiniz cesur bakışları ve korku salan bir duruşları vardır… Kürtler söz verdiğinde, emanet aldığında yâda, sır konusunda söz vermişse onu saklarlar. Bir Kürt hayatından vazgeçer ama bu sözünden vazgeçmez.


Kadınları amazonlar gibidir. Çok cesur ve korkusuz erkekler gibi giyinip silah kuşanabiliyor, çatışmalara çekinmeden katılabiliyorlar. Özellikle bey kadınları bu konuda daha atılganlar.”

Bu satırlar ünlü Ermeni Yazar Xaçatur Abovyan’a ait. Abovyan Ermenice edebi yazımının ilk temsilcilerinden biridir. Kendi çağında ilerici düşüncelerinden dolayı dışlanmış ve ismi konulmamış bir aforoza uğramış ve daha sonra da faili meçhul bir şekilde öldürülmüştür. Tarihi bir düşünür, pedagog, etnograf olan Abovyan 15 Ekim 1809 Kenaker köyünde dünyaya geldi. Ermenilerin eski soylu bir ailesi olan Abovends ailesine mensup olan Abovyan, 9 yaşında ruhi gelişme için Eçmiadzin kilisesine gönderildi ve 1822 yılına kadar burada kaldı. Şubat 1856’da Tiflis’teki Nersisyan Ermeni okulunu bitirdi. Ermenilerin en iyi pedagoglarından şair Bogos Karadagtsi ve hatip Harutyun Alamdaryan’ın yanında eğitim gördü. 1826 Rus-Pers savaşları Abovyan’ın Rusya ve Avrupa’da okuma hayallerini suya düşürdü. Bir yıl kadar Sanayi kilisesinde öğretmenlik yaptı, daha sonraki yıllarda bir süre Ecmezin’de tercümanlık ve Ermeni Katolikosunun sekreteri olarak çalıştı. Bir ara Derptsk üniversitesinden gelen Profesör F. Paroton ile birlikte Ararat Dağına çıktı. Yazarın Kürtler hakkındaki izlenimlerini bu tür gezilerden edindiğini tahmin ediyoruz.

ESKİ BİR GAZETE MÜZESİNDE TARİHİN İZLERİ

Ermeni aydın ve yazarları belli dönemlerde Kürtler hakkında izlenim yazıları tarihi ve kültürel değerlendirmeler kaleme almıştır. Ama biz çeşitli yerlerde alıntılarına rastladığımız bu sosyolojik izlenimin peşindeydik. Onu önce Dünyanın en büyük kütüphanelerinden Lenin Kütüphanesi’nde aradık. Orda çok sayıda kitabı olmasına rağmen bu yazıyı bulamadık. Başka bir kaynağa başvurduk. Birkaç yüzyıllık Rus imparatorluğu ve sonrasında Sovyet dönemine ait geniş bir gazete arşivine sahip gazete müzesi gibi yerde 1848’de Tiflis’te Rusça yayınlanan Kafkas gazetesinin 46, 47, 49, 50, 51. sayılarını bulabildik. Bu yazı dizisinin girişi daha çok Kürt tarihine ait yanlış bilgiler içeriyor. Ama bundan da birkaç parça veriyoruz.

Abovyan yazı dizisine şöyle başlıyor: “Her yönüyle gizemli halklardan birisi de tartışmasız Kürtlerdir. Onlar Fırat ve Dicle arasında ve Ermenistan dağları ve Fars sınırlarından başlayarak Beyazıd paşalıkları ve bizim Karabağ’a kadar olan coğrafyada yaşıyorlar. Eski zamanlardan bu yana çok sayıda aşiret ve boylara ayrılmış Pers, Türk ve Rus komşular tarafından sıkıştırılmışlardır. Onlar kendi geleneklerini, dillerini ulusal elbiselerini ve hayat tarzını değiştirmemişlerdir. Akrabalığımıza rağmen bu halkın tarihine ilişkin bilgilerimiz çok yanlıştır ve daha çok hikâyelere dayandırılmaktadır.

…Belki Arap ve Bizans yazarları çağdaş haçlı seferleri ve bu güzel halkın hayat bilgisiyle ilgilenerek yazmış olabilirler ama ben sadece Ermeni tarih yazarlarının yazılarıyla sınırlı kalacağım... Çamşiyan Armenyan tarihi eserinde coğrafik olarak güzel yerleri ve halkları dile getirmiştir.

Kürtler Tatarca’yı iyi biliyorlar kendilerini kendi dilleriyle ‘Kurdlar’ olarak tanıtırlar. Kürtler birçok halktan oluşan ülkede yaşıyorlar ve orda yaşayan halklar Kürtlerin dillerini inançlarını ve elbiselerini almışlardır. Çemşiyan bunu şöyle ifade ediyor; Arap halifeleri güçlerini kaybettiklerinde sonra her bir emirlik kendi bölgesini bağımsızlığını ilan etti. O zaman birçok skip tayfaları çıktı. Ve kendilerine Türk dediler yani aynı Tatarlar gibi ve (Fars) Persiya’yı geçerek eski medyaya girdiler. Birçok ülkeyi fethedip o ülkelerin örf, adetlerini ve dinlerini alarak o halkları köleleştirdiler. “

Abovyan bu yazıyı Batılı bir üslupla kaleme almış. Doğulu vurgusunda Ermeniler’i dahil etmemiş. Bunun Hristiyanlıkla ilgili olabilir. Abovyan bir Ermeni milliyetçisidir. Milliyetçiliğin erken dönemlerindeki diğer halklara düşmanlıktan ziyade kendi maddi ve özellikle tretoryal aidiyetlerini büyütme eğilimleri göze çarpıyor. Örneğin bazı Kürt aşiretlerinin Ermenilerden geldiğini ya da Kürtlerin tarih boyunca yaşadıkları yerleri yine ermeni tarihçilere dayanarak Ermenistan olarak ifade etmesi bu düşüncelerinin sonuçlarıdır.

Abovyan yazısını şöyle sürdürüyor; “Şunu hatırlamalıyız ki İslam’ın ortaya çıkması ve fanatik biçimde yayılması sırasında kılıç ve kalkanla insanları katledip kendi dinlerini kabul etmeye zorladıkları zaman Ermenistan’ın perişan halini kullanarak yani Bizans imparatorluğunun Farsların, Persiyalılar ve Arapların ülkemize sürekli saldırılar düzenledikleri dönemleri göz önünde bulundurduğumuzda niye Ermenilerin Bizans, Fars ve Gürcistan’da yüksek görevlere girmek için çaba harcadıkları anlaşılacaktır. Ayrıca halkın bir kısmının nasıl canları ve vatanlarını kurtarmak için ay bayrağı altına girdiklerini ve niye kendi güçlü olan komşularının biçimine yani Arapların ve Kürtlerin hayat tarzlarını ve dillerini benimsedikleri anlaşılacaktır. Zaten sonradan da onlarla bir bütün oldular. Eski yazılarda da görüldüğü gibi birçok Ermeni Kürdistan’a kaçarak Kürt isimlerini aldılar.

Kürtler kendi aralarında konuşurken kendilerine hiçbir zaman Kürt demiyorlar Kurmanc diyorlar.

Kürtler kurmanci ve Zazaki lehçelerini konuşuyorlar Zaza lehçesi konuşan Kürtler Egnus, Muş, Tujik bölgelerinde yaşıyorlar ve dilleri çok farklıdır. Sert yarı barbar yaşam tarzları dillerine yansımıştır. Dilleri Avrupalı bir kulak için çok anlaşılmazdır. Ama bu dilin diğer Asya dillerinden üstün olduğunu kabullenmeliyiz, çünkü onların çok net seslendirmeleri var. Oysa Asya dillerinde birçok ses iç içe giriyor örneğin Lezgi ve Çeçen dilerinde kelimeler yutuluyor. Tüm isimleri kısaltıyorlar Hesso, Şemo, Alo diye isimlendiriyorlar ama beylerinin ve Ağalarının isimlerini kısaltmıyorlar.

KÜRT KADINLARI ŞAİR RUHLU 

Kürt halk şiiri çok ilginç adımlar attı ve yüksek mertebeye ulaştı, her Kürt hatta her Kürt kadını ruhsal olarak doğuştan şairdir. Göçebeler de bile diğer göçebelerden beklenmeyecek bir yaratıcılığa sahip çok güzel şiirsel anlatımları var. Onlar yükseltilerini çok rahat dile getiriyorlar. Kendi dağlarını, ovalarını, sularını, atlarını, silahlarını, savaş kahramanlıklarını, güzel kadınlarının güzelliklerini coşkuyla yansıtabiliyorlar. Avrupalılar bu güzel anlatımlara hiç aşina değiller. Onlar orijinal bir halk olarak hayatın güzelliklerini Avrupa’nın tüm ihtişamından daha iyi yansıtıyorlar. Bu büyük yaratıcılıkları onların vatanlarına olan sevgisinde de dile geliyor. Bu dağlık ve yarı barbar olan halkın vatanına olan sevgisi yücedir. Kürt dengbeji söylemeden önce iki elini çenesine götürüyor yüzünü ellerinin arasına alıp parmaklarına değecek şekilde kendini dik tutuyor ve söylemeye başlıyor. Her hangi bir müzik aleti olmaksızın “lolo” diyerek başlıyor bu Avrupalıların “lala” sı gibidir.

(Yazar burada bir dipnot koyarak şu açıklamayı yapıyor) maalesef benim soydaşlarım bu konuda Kürtlerden çok geride kalmışlardır. Çok bilinçli ve okumuşlukları olmasına rağmen sadece manevi hayatın zenginliğinden söz edebiliyorlar yani Asyalı halklara göre ve komşularına nazaran bu konuda çok zayıflar. Bizde halk şiiri yok çünkü bizim tüm şarkılarımız hep Tatarca’dan alınmış ve almaya devam ediyorlar. Bu Asya şarkılarının gerçekten kayda değer ve en sert eleştirileri bile kaldırmaktadır.”

Abovyan Ayrıca gözlemlerinin önemli kısmı bu günkü İran Ermenistan sınırlarına yakın yani daha çok Kürdistan’ın sınır çizgileriyle parçalanan ve Rusların katılımıyla da imparatorluklar arasındaki çatışma dönemlerini ifade ediyor. Bu dönem Kürdistan bir savaş meydanı olarak kullanılıyordu. Ve bu yüzden Kürtler, Rus İran ve Türk İmparatorluklarının ordularının talan ve istilasına uğrayarak yoksullaştırılıyordu. Kürtler de aşiret birlikleri oluşturup kendilerini talanla alınan mallarını bu orduların lojistiklerini veya bu ülkelere giden kervanları talan ederek gidermeye çalışıyordu. Abovyan’ın izlenimleri de tam bu alanlarda yani Serhat bölgesine dayanmaktadır.

KÜRTLER ASLA TATAR ŞARKILARINI SÖYLEMEYİ KENDİLERİNE HAKARET SAYIYORLAR 

Abovyanın yazısı şöyle devam ediyor: “Bazı Asyalı Hıristiyanlar kendi düğün ve eğlencelerinde Tatar şarkılarını söylüyorlar. Kürtler ise Tatarlara ait her şeyden nefret edip onlara Acem diyorlar ve böyle bir şeyi kendilerine hakaret olarak algılıyorlar. Sadece büyük bir Tatar veya Fars misafirleri geldiğinde belki bir şarkı söylerler.

Onların gençleri, kadınlar ve erkekleri toplanıp eğleniyorlar ve Şarık söylüyorlar. Asya zurnası ve davulu sadece düğünlerde kullanıyorlar, ama çobanlar hiçbir zaman kavaldan vazgeçmezler. Ben kadınlar şarkı söylerken ellerini yüzlerine götürürler mi bilemem ama birkaç Kürt şarkısını size çeviriyle size söyleyebilirim.

KÜRTLERDE ASYALI HALKLAR GİBİ KADINLARA SAYGISIZLIK YOKTUR 

Kürtlerde Türkiye’deki Ermeniler gibi büyüklere karşı saygı büyüktür, herkes ayağa kalkar sayı gösterir. Merhabalaşmak için gençlerin alınlarından öperler. Her zaman toplantılar olur Paris’teki restoranlar gibi yemekler verilir. Bu yemeklerde 40- 50 koyun kesilir, beş kazan pirinç pişirilir birkaç fund kofte yapılır ve misafirlere dağıtılır. Kürtler üç sefer yemek yerler ama misafirler için her zaman sofra kurulabilir. Kürtlerin yemekleri pilavdandır. Doğunun sevdiği gibi et, pilav, soğan, biber, köfte peynir, Şaşlik (kebap çeşitleri) yer kaynatılmış süt içerler. Yemekten sonra eller yıkanıyor ve kahveler içiliyor. Zengin büyük Kürtlerin evlerindeki kadınlar misafirlere gözükmezler. Bunun tersine normal halktan insanların evinde kadınlar çok serbest ve rahattırlar.

Kürtlerde diğer Asyalı halklarda olduğu gibi kadınlarla dalga geçme, küçümseme ve taciz yoktur. Tatarlar gibi yağcılık yapmazlar örneğin konukları kim olursa olsun hiçbir zaman kendilerini küçümsemezler. Tatarlar gibi “ayağının altındaki toprak olayım“ demezler, ama misafirleri için koyun kesme bir borç gibidir. Misafirlerine hediyeler verir, konukları en iyi atını ve silahını istese bile vermeye hazırdır. Ama Asyalı halklarda olduğu gibi Kürtlerde de Kadınlar ağır yükü taşırlar. Sıradan halktan kadınlar, misafirlerin önünde yüzlerini kapatmazlar ve doğuda olduğu gibi çoğunlukla 11 yaşında evlenirler. Düğünlerinde genelde Ruslarınkine benzer danslarla sürdürüyorlar. Sadece zengin insanlar iki kadına sahip oluyorlar ama Şiilerdeki gibi daha fazla değil. Bey ve büyüklerin eşleri güzel ve pahalı giyiniyor ve kendilerini altın ve gümüş takılarla süslüyorlar. Yoksullar ise çok daha sade hayatın tüm zorluklarını ve evin yükünü taşıyor, yün yapıyor, su taşıyor ve bir dakika bile boş durmuyorlar. Hep güler yüzle misafirlere yaklaşıyorlar. Elbiseleri çok basittir, başlarına beyaz veya Kırmızı tülbent takıyor, elbiselerinin göğüsleri açık tutuyor, kemer takar takıyorlar ve Tatarlar gibi şalvar giyiyorlar. Saçlarını uzatıp bağlıyorlar, ayakkabı giymezler kışın bile yalın ayak dolaşıyorlar. Sert hayat koşullarından dolayı yüzleri serttir büyük ve siyah gözler derin bakışları var.

Oysa zengin Kürtlerde ise her zaman yumuşak yüzlü ve naziktirler. Kadınlar amazonlar gibidir. Çok cesur ve korkusuz erkekler gibi giyinip silah kuşanabiliyor çatışmalara çekinmeden girebiliyorlar. Özellikle bey kadınları bu konuda daha çekinmeden hareket ediyorlar.

ERMENİ TACİRLERİN ÖNÜNDE TAŞLARLA HESAP YAPAN KÜRTLER 

En yakın pazarlarda elbiselerini ermeni tacirlerinin yanından satın alıyorlar. Göçebe Kürtler hesap bilmezler. Çoğu zaman Kürtleri Ermeni dükkânlarının önünde kazandıkları parayı saymaya çalışırken rastlarım. Bunu ya taşlarla ya da parmaklarla yapmaya çalışıyorlar. Hemen hemen her şehirde hesap bilen birkaç Kürt var ve diğerleri bu insanların yanına gidip hesaplarını yapıyorlar. Kürtler Tatarlarla çalışmak istemiyorlar daha çok Ermenilerle çalışır ve onlara güvenirler.

En sert ve acımasız mevsim kıştır. Kışın hareket edemez hale gelip özgürlüklerinden mahrum kalır eve kapanmak zorunda kalıyorlar. Ama çok ilginç en ser kışın 20-25 derece soğukta bile yalın ayakla çalışıyor ve geziyorlar. Doktor bilmezler, hastalıkları ihtiyar kadınlar tedavi ediyor. Hastalıklarını otlarla iyileştirmeye çalışıyorlar, yaralarını iyileştirme özellikleri kayda değerdir. Yaşlıları bile çok moralli ve gençler gibi ayaktalar. Onlarda 120-130 yıl yaşayanları az değil. Kürtleri ilk bakışta tanıyabilirsiniz cesur bakışları ve korku salan bir duruşları vardır. Çok iri yapılı geniş gövdeli güçlü kollara sahipler. Diğer bir özellikleri yüzlerinin ince olmasıdır. Büyük iri ve ateşli gözleri sık kirpikleri yüksek alınlı büyük ve şahin burunludurlar. Yürüyüşleri ve adımları nettir. Yani eski kahramanları andırıyorlar. Başlarına açık kırmızı renkte kefiye sarar, renkli ipek gömlekler giyer, uzun Türk elbisesini ise sadece zenginler giyiyor. Sıradan insanların giyimleri onların muhteşemliğini ve onurlarına düşkünlüklerini gösteriyor. Tabanca, kılıç, kalkan, tüfek, mızrak gibi silahları taşımayı çok severler. Mızraklar ellerinde etkili bir silaha dönüşüyor bu yüzden tüfeklerini nadiren kullanırlar. Silah kullanmaları çok hesaplıdır. Atları kısa, ama atılgan ve güçlüdür böylece dağlık alanda uzun süre yürüyebilirler. Normal aile hayatlarına bakarsanız hiç yorulmayan insanlar gibidirler. Bir Kürt taburu tam teşkilatlı bir duruşu ve en gelişkin birliklerden bile daha ihtişamlıdır. Onlar bağımsız yaşadıkları zamanlarda atlıları toplamak için bizim gibi borazan çalarlar. İlk borazanın çalınmasıyla tüm atlılar hazır olur ve beylerin emriyle harekete geçebilirler.

Zaten beyleri çok azdır sadece çadır kuruyorlar çadırların biçimleri onların statüsünü belirliyor. Erivan paşalığında ise yani Kars ve Beyazıt’ta sadece Sipki ve Zilanlı (Redkan) aşiret beyleri böyle çadırlar bulunduruyordu.

BİR KÜRT HAYATINDAN VAZGEÇER SÖZÜNDEN VAZGEÇMEZ

Bu halkın güzel karakterini tanıtmak ahlaki karakterlerinden bir kaçını söylemek istiyorum. Bir akrabanın öldürülmesi, kişisel hakaret, bir kızın kaçırılması ( ki böyle olaylar çoktur) bir de kadının kocasına ihaneti. Bu tür şeyler için ailenin içinde bile kan davası oluşabilir ve birlerini yok edene kadar savaşıyorlar.

Kürtler evlerine sığınan düşmanlarını dokunulmaz sayarlar. Düşmanları beyin veya melenin evine girerse o dokunulmaz olur. O zaman silahları indiriyor, kılıçlarını kınına koyar, başlarını eğiyorlar, Kürtlerin bu ilkelerini ihlal ettiği görülmemiştir. Onların bu konudaki gururları o kadar katıdır ki misafirlerini korumak için kendine düşman da yaratabilir. Hatta akrabalarıyla bile tartışabilir tüm mülkünü kaybedebilir. Evinde misafir ister Hıristiyan olsun ister tatar olsun fark etmez. Kürtler söz verdiğinde, emanet aldığında yâda, sır konusunda söz vermişse onu saklarlar. Bir Kürt hayatından vazgeçer ama bu sözünden vazgeçmez.

Onların kadınlara karşı saygısı karşısında insan saygı ile eğilmek ister, hatta Hıristiyan kadınlara karşı bile. Talan yaptıkları toplumların bile kadınlarına dokunmazlar. Hatta zamanın esir alınan kadınları eğer rıza göstermezlerse kendilerine eş olarak seçmezler özellikle beylik sınıfı bu konuda daha katı bir ilkeye sahiptir. Örneğin Zilanlıların ağaları Hüseyin Bey (ki şu anda Karsta yaşıyor ve yüz yaşındadır. Redkan aşireti lideri Şemdin Ağa'nın oğludur.) 1825’te Fars savaşı döneminde bir Ermeni tacirin iki genç kızını esir almış ve onları Beyazıt’a getirmişti. Kızlara saygılı davranmış bir yıl dokunmamış ve onları geri ailelerine teslim etmek istemişti. Ama onların ailesinin hayatta olmadıkları için (büyük ihtimalle savaşta öldürülmüşlerdi) Hüseyin ağa zengin bir Beyazıtlı Ermeni beyini çağırarak onun kızların rızasını sormasını, vekil ve şahit olmasını istemişti. Onun önünde kızlara kendisiyle evlenmeyi kabul edip etmediklerini sordu kızlar sevinerek gönüllü biçimde evlenmeyi kabul ettiler. Bu yarı dağlı halk için çok saygın bir yaklaşımdı. Belki bazı istisnalar vardır ama bu çok azdır.

MANUK’U KURTARMAK 

Artzabzi-Manuk Beyazıt (Doğubayazıt) bölgesinin zengin Ermenilerindendi. Bey tarafından çok seviliyordu çünkü çok kahraman ve cesur bir savaşçıydı. Persiya’daki savaşlarda Rusların Kürtlerin ve Türklerin dikkatlerini üstüne çekmişti. Farsların atadığı Erivan valisi Hüseyin Serdar Han Türk paşasından Manuk’u kendilerine teslim etmesini istedi. Vali, Manuk’u Rus ajanı olarak nitelendirdiği için verilmemesi halinde neler olabileceğini kestirmek zor değildi ama Türk beyi eğer teslim ederse neler olacağını da biliyordu. Türk paşası onu Farsların denetimindeki Zilanlı aşiretinin beyi Hüseyin Ağanın yanına gönderdi. O dönem Hüseyin ağa sınırların güvenliğini yeni üstlenmişti. Ama Türk paşası arkasından Hüseyin Ağaya bir mektup göndererek ya Farslara teslim etmelerini ya da öldürüp kurtulmalarını istemişti. Hüseyin Ağa şaşırdı ve Manuk’a ağasının ona ihanet ettiğini söyleyip şöyle devam etti ;”Ben bunu nasıl yapar, Allahın önünde hesap verebilirim. İnsan ekmek ve tuz yediği bir insana nasıl haksızlık edebilir” dedi ve onun hayatını savunma kararı aldı. Önce Türk ağasına bir mektup yazıp kabul ettiğini söyledi. Sonra 30 adamını seçip yola gönderdi ama Manuk’u eski bir yoldan gizlice Beyazıt’a gönderdi. Manuk hiçbir tehdit ile karşılaşmadan evine gitti. Kendisi de Paşaya bir mektup göndererek pusu attığını ama Manuk’un başka bir yoldan kaçtığını söyledi.

SÜLEYMAN AĞANIN ÖFKESİ 

Sipki Ağası Evdal ağanın üç oğlundan biri olan Süleyman Ağa kahramanlıklarıyla ünlü bir adamdı. Sadece onun ismini duyan Van, Tebriz, Bayazıt, Erivan, Erzurum ahalisi korkuya kapılırdı. O bir gecede sadece 200 askeriyle Türklerin 15000 kişilik ordusunu dağıtmış alana ün salmıştı. Bu çatışma büyük Ararat’ın Kuzey Doğusunda yaşanmıştı. Bu olayı bana Türk ordusundan Rusya’ya kaçan Caferhan (o Rusya’ya kaçtı ve orda öldü) anlatmıştı.

Tabii ki Kürtlerin komutanı daha avantajlıydı o toprakları çok iyi tanıyor ve tedbir alıyordu, saldırısı hızlı ve sonuç alıcıydı. Türk ordusu boğaza girdiğinde Süleyman ağa saldırdı. Türk ordusu karanlıkta bir birini öldürdü. Süleyman ağanın ordusu arta kalanların işini bitirdi.

Bu kahramanımız bir gün Erivan valisi Hüseyin Serdar Han’ın bulunduğu bir ortamda kendi kahramanlıkları ve sertliğiyle tanınan Tatar aşiretinin önderi Saman Han’ı, Kürtleri kendi tarafına çekmeyle suçladı. Saman Han ise kızarak “ seni Kürt eşeği sesiz ol, boş yere bağırıyorsun” dedi. Bunun üzerine çok kızan Süleyman Ağa Kızarak “ Ben senden bunların hesabını sormazsam başımı eşimin tülbendiyle örtsünler” demiş. Bu olaydan sonra Süleyman her şeyini bırakıp Türkiye’ye geçti. Hüseyin Bey bunu duyar duymaz şaşkına uğradı ve Saman hana Erivan sınırlarını korumak için emir verdi “ Bu ihtiyar kurt er veya geç bize gelecek ve bu sözlerin intikamını alacak.” Diyerek sınırları iyice korumak için Saman Han’a 1500 adam daha verdi. İhtiyar birkaç ay sonra 500 korkusuz süvariyi yanına alarak buraya geldi ve tüm orduyu darmadağın etti. Her yeri yakıp yıktı ve Tatarları kılıçtan geçirdi. Onlarla işbirliği yapan Kürtleri talan etti ama hayatların bağışladı. Saman Han’ın peşine düşüp onu aradı. Süleyman Han’ın Ezidi bir subayı Saman Han’ı ihtiyar bir kadının evindeki tandırda bulup çıkardı kafasını kesip komutanına götürdü… Bu çatışmada Kürt beyinin ordusundan bir genç altın saplı ve değerli taşlarla süslü iki kılıcı savaş ganimeti olarak aldı. Ama onun arkadaşlarındın biri bunları ondan almak istedi. Süleyman ağa bu olayı görünce ganimetlerin savaşta elde eden gençte kalmasını savundu. Tüm orduyu hitaben şöyle dedi “ ne altın nede değerli eşyaları ordumdan almam ve istemem sizden cesaret ve kahramanlık istiyorum. Eğer bir insanın savaş ganimetini alırsam bir savaşçı kaybetmiş olurum. Onun göğsü altınlarla dolu olsun ben ondan savaşta kahramanlık isterim başka bir şey değil” dedi ve genç savaşçının rakibini kovdu.

Bir savaşta Süleyman Ağa’nın atı suya düştü ordusu darmadağın edildi. Son mermisine kadar savaştı sonra atının gücüyle kuşatmayı yarıp kurtuldu. Süleyman ağa ilk defa böyle bir bozguna uğramıştı genç bir Arnavut peşine düştü Bey üzerindeki altınları yere döküp kaçtı. Arnavut bunları toplamak için attan indi Süleyman Ağa kurtuldu. Böylelikle Kürtlerin önderi Türklerin eline düşmekten son anda kurtuldu. Sonradan kendi adamlarının yanına dönünce herkese anlattı. Bir süre sonra Süleyman ağa o Arnavut’u yanına çağırdı ve tüm savaşçılarına ve akrabalarına tanıttı. “Beni kovalayan genç kahraman budur” dedi. Ona bir sürü para vererek gönderdi.

Süleyman ağaya ilişkin bu tür hikâyeler çoktur. Araplar ve Türklerde de bu yaşlı kürde ilişkin kahramanlık hikâyeleri anlatırdı.

ABOVYANA NE OLDU? 

Ermeni yazar Xaçatur Abovyan 1830 ve 1836 yıllarında Derptsk üniversitesinde bir kurs gördü çünkü Abovyan için Derptsk ruhunun diriliş yeriydi. Orada dili, bilimi, sanatı öğreniyordu.

Ülkesine döndüğünde bir yazar, bir aydın, bir pedagog ve kendi döneminin en iyi Rus ve Avrupa düşünürlerinden biriydi. Ama ülkesinde değer görmüyor ve bir kâfir olarak nitelendiriliyordu. Yazar 1834-1843 yıllarında Tiflis’teki yerel okulda bakıcı olarak çalıştı. Aynı dönem kendine özgü bir özel okul açtı. Okul bir halk okulu niteliğindeydi, halkı ortaçağ gericiliğinden kurtarmayı amaçlıyordu. Ama oradaki yöneticiler bundan rahatsız oldu ve baskı uyguladılar. Ağustos 1843’de Erivan’a göç etti. Ruhsal huzur arıyordu ama ruhsal dramı derinleşiyordu. Abovyan aydın ve devletin önerisi üzerine 1848 Baharında Nersisyan okulunun başkanı olmak içi hazırlanmaya başladı. Ama 2 Nisan sabahı evden çıktı ve bir daha geri dönmedi. Halen bu büyük Ermeni Aydının nasıl kaybolduğu ve trajik bir şekilde yok olduğu gizemini koruyor. Onun ölümü hiçbir zaman aydınlatılamadı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder