11 Ağustos 2012 Cumartesi

Dağ-ınık balad (SELAHEDDÎN BIYANÎ)


Mezar taşlarına ülkesi için öldü diye yazmayın kardeşlerimin
Onların gövdeleri hala çürümekteyken kimsenin olmayan dağlarda
Toprak bile pasaport isteyecek onlardan
Ki onlar o kadar yurtsuzdular.


Soğuk kış gecelerinde, annemin gelip gecenin bir vaktinde üstüme örttüğü, çeyizinden kalma kalın bir Siirt battaniyesi vardı. İlk ne zaman üşüdüm hatırlamıyorum ama her üşüdüğümde o battaniyeyi özlüyorum hala. O battaniye bir eskiciye satılırken dağılmış bir barikat kadar kederli bir aşkın küllerini temizliyordum. Ey Memduh Selim! Ey dağların şahı Ararat! Kanayan yerleri kabuk tutmuş Ferahe! Ve sen; fire üstüne fire vermiş ülkemin, çatlamış en kalın ve en onurlu damarı! O damarın en çok kan akan yerinden sızıyorum şimdi; kanlı ve yenilmiş bir isyanı yanıma alarak.  Üzerine abanan hiçbir aşk, Ferahe'nin ördüğü o battaniyenin ısıttığı kadar ısıtmayacak seni Memduh Selim! Aşk, üşümektir biliyorsun. Biraz sahipsizlik, biraz yoksulluk; daha çok vatansızlık… Çoğalma diyorlar: yalan!

Sûlav yaylasında Şeroyê Bîro'nun sesi Êrîvan Radyosu'ndan yükselirken Kato yamaçlarına, nereden bilebilirdim Ararat'ın yamacında otuz yıl sonra yaralarımıza Biroyê Heskê Têlî'nin son kalan barutunu basacağımızı. Şimdi, çaresizliğin ve bozgunların bizi baş göz ettiği bir aşktan geriye kalan tek şarkı: "ax dilêmin yar yar..."  Babamın tüm dengbêj kasetlerinin üstüne Küçük Emrah ve İbrahim Tatlıses kaydetmek ile senin acıyan yerlerinin üstüne kahkaha ekmenin utancını büyük bir aşk bile temizleyemiyor artık. Gel ve beni dağlarına çek Memduh Selim; kapkara eşkıyaların ay ışığında aydınlattığı dağlarına; Ferahe yok artık…

Ferahe'nin "olmayan ülkene git; ülken sana kanlı ve kapkara koynunu açacak; Ferahen öldü" demesi, Doğubayazıt durağında "Mamoste, yanında güzel bir abla vardı; ne oldu ona?" diyen bir boyacı çocuğun bıraktığı acıdan daha fazla acıtmaz seni. Bizim ülkemiz hiçbir zaman olmadı Memduh Selim. Ne seni siperlere çağıran yoldaşların ne de seni kör kütük bir aşka çağıran Ferahen yok artık. Bir yanı dipdiri öbür yanı çürüyüp duran bir tarih kitabı gibi eskimeye başlayan bir aşk vurup vurup kaçan kötü bir anıdır artık.  Kar ve bulutun asla eksilmediği Ağrı, en ağrıyan yerimiz artık… Üşüyorsun, biliyorum; Memduh Selim..  Aşk biter en eşkıya yerlerin üşür / kavruk yazlar ortasında…

En militan düşler en rahat dönülebilen kavşaklarda vurulur demişti yaşlı annen; inanmamıştın. Katiller en fazla dar geçitlere ve yolculuk düşlerinin başladığı yerlere pusu kurar; çünkü başlamak üzere olan bir yolculukta bir insanı vurmanın o insanı en acıyan yerinden vurmak olduğunu artık herkes biliyor; bu ülkede.  İhsan Nuri'nin üşümemen için sana hediye ettiği pantolonun cebinde biriktirdiğin ve o yırtık ceplerden dökülen onca kül ve yollanmamış mektup müsveteleri, yenilecek bir aşka gönderme yapıyordu; sen farketmeden. Yırtılmış bir cepten dökülenlerle değil Ferahe, hiçbir kadın yetinmez; bunu biliyordun. Hepimizin toplamı kimlerin eksisine denk düşer? Ferahe ve senin toplamın kaç tane savaş yapar? Aritmetik aşkın en büyük düşmanıdır; biliyorsun. Eksilere düşmek, eskimek ve eksilmek; bunlar tesadüfi benzerlikler değil; bunu biliyorsun Memduh Selim…

"En çok kendi ahını alan en çok kendinden alacaklıdır" demişti Ferahe ; inanmamıştın. "Ülkene ve dağlarına tutunurken benim göğsümden sarktın ve düştün ; yapışkan bir yenilgi bıraktın şimdi şanlı sandığın tarihine" demedi Ferahe. Sırf sende dirilttikleri incinmesin diye. Seni emzirmeden büyütmeye çalışan dağların ve koynunu büyük bir şehvetle sana açmış, senin hiçbir zaman asıl ülken olamayacak bir kadının arasında sıkışıp kalmak tarihinin tarifiydi senin. Ferahe çeyiz sandığında sakladığı bütün düşlerini ve o battaniyeyi yakıp Ararat eteklerine savurdu ; biliyor musun Memduh Selim?

Aşk üzerine söylenmiş en doğru şey bile aşkı sadece esksiltir ; biliyorum. Aşk, İhsan Nuri'nin Ararat eteklerine kurduğu direniş mevzileri gibi her an sahibi tarafından yıkılabilecek kumdan kaleler gibidir. Büyük bir arzuyla kaleyi kuran bir çocuğun evine dönerken kimseler sahiplenmesin diye o kaleyi yıkması ne çok incitir o çocuğu biliyor musun ? Asla fire vermeyecek pusularda bir çığın altında kalıp savaşmadan ölmek, kendi altında kalmak ve ezilmek kadar incitmez insanı. Savaşmadan ölmek, biraz daha yaşlı biraz daha yorgun düşüşür savaşa tutuşan herkesi. Yalancı pusularda beklemiş bütün sahici avcılar gibi ; tıpkı bizim gibi Memduh Selim.
Beynini kemirip duran o büyük acı bırak gövdeni zayıf düşürsün Ferahe. Senin ayağına takılıp seni düşlerinle birlikte yere düşüren o ayak bağını sakın hafife alma. Cellatlar ve kurtarıcılar aynı döl yatağında büyür; biliyorsun. Kötü bir oyun değildi bu - bazen oyun, gerçekten bile daha sahici yaşanır - Memduh Selim'in gövdene teslim ettiği gövdesi, yalpa vuran, dölleyeceği rahmi bulmuşken bile onu hala arayan bir şaşkınlıktı. Senin tarihin, Memduh Selim'in alt dudağına dişlerinden kalmış morluk, yanağında asılı kalmış  gözyaşların ya da alnına eklenmiş bir kaç fazladan çizgi değil sadece. Sen Memduh Selim'in ülkesisin! Ülkem, ne çok ölü çocuk doğurdu biliyor musun Ferahe...

Savaşmadan sevebilmek, paşaların divanına oturup bir tas şerbete kilam okuyan dengbêjlerin fantazisiydi. Kendi olmayanın aşkı bile çalıntıdır diyenlere inanma ; aşk bir kendinden çıkma durumudur Memduh Selim.  "Durmadan bağışlayan bir merhamet acımasızlıktır" demiştin Ferahe'ye. Bak şimdi yine kendi söylediğinin altında kaldın...  "Onursuz bir yaşamı onurlu bir ölüme tercih eden çocukların acısı kadar içli acılarımı geri istiyorum" diye sızlanıp duran bir meydan okumanın içinde Ferahe'yi doğru okuyamadın Memduh Selim.  Ferahe'nin yüreğinde ayrı, beyninde ayrısın artık ! Susmalısın ! Bırak senin şarkını Şeroyê Bîro söylesin: "ax dilê min yar yar..."

Ferahe'nin olmadığı bir oyundan çıkmak zorundasın; diyenlere aldırma. Oyunu nerede bitireceğini bilmeyen azarlanmış bir çocuk gibisin şimdi! Savaş diyorum; senin ülken Ferahe değildir artık. Ararat'ın hemen yamacında seni kanın ve hüsranın rahminde dölleyerek büyüten olmayan ülkendir Ferahe.  Bunu biliyorsun Memduh Selim...

Ve şimdi bulunduğu adresi bile tarif etmekte zorlanan bir kafa karışıklığı gibiyiz. Bu kadar aynanın ve aynının içinde Ferahe'yi seçebiliyor musun Memduh Selim? Biroyê Heskê Têlî'nin göğsüne namluyu dayarken bilmediği ve hiçbir zaman bilemeyeceği bir zamanı bekleyen, duvara çivilenmiş ve çürümüş bir takvim yaprağı gibi unutulup gidiyor cahş kardeşim. İhsan Nuri'nin Ararat'ta kalmış paslı tüfeği gibi durduğuma bakma sen. Annem doğurduğu hain çocuklarına öfkeyle bakmaktadır eskiyip duran tarihin kapkara dehlizinde. Al satarım Kan satarım diye homurdanan düşmanımın uğultusudur beni acının ve kederin uçurumlarına şimdi gezdiren. En cesur çocukları bile kekeme yapabilen feodal bir intikam kadar keskindir artık ovaya inemeyen dağlaşmış yanım! Ve durmadan bana ölü çocuklar doğuran anam: Yaşlı ve memeleri sarkmış anam; Mezopotamya / Hiçbir gerdeği kabullenmemiş, rahminden kanlar akan anam! / Fırat ve Dicle kimin rahminden akar sanıyorsunuz?

Kaynak: Özgür Politika Gazetesi Politik ART eki http://politikart1.blogspot.de/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder