27 Nisan 2018 Cuma

Belleğin yitimi: Zîlan

17 dakikalık Zîlan belgeseli; belleğin nasıl yitip gittiğini ve dahası kendi topraklarından çok uzaktaki bu insanların yaşadıklarını nasıl “unutmaya çalıştığını” gözler önüne seriyor.


Ekranda beliren “Zîlan Deresi’nden 1900 kilo metre batıda” yazısının ardından şöyle bir cümle duyuluyor: ‘Ne biliyorsak anlatacağız ama ben böyle şeylerden korkarım, çoluk çocuğa bir şey olur…’ Zîlan belgeseli, Zîlan Katliamı’ndan sonra Batı’ya göç etmek zorunda kalmış insanların hikâyesini ve bugününü anlatıyor. Anlatımın daha ilk dakikalarında duyulan bu ses ise her şeyin özeti gibi…





“Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre Bak” projesi kapsamında biri Van, diğeri Rize doğumlu Derya Gümüş ve Özgür Hiçyılmaz’ın hazırladığı bu 17 dakikalık belgesel; belleğin nasıl yitip gittiğini ve dahası kendi topraklarından çok uzaktaki bu insanların yaşadıklarını nasıl “unutmaya çalıştığını” gözler önüne seriyor. Aradan geçen 86 yılın onların hayatından çok şey alıp gittiğini görüyoruz, fakat 86 yılda değişmeyen bir şey var ki o da katliamı yapan zihniyetin hâlâ varlığını koruması. Bu varlık, belleğin yitiminin belki de en büyük sebebi...
Projeyi yürüten Derya Gümüş ve Özgür Hiçyılmaz’la Zîlan belgeselini konuştuk.


Öncelikle iki farklı coğrafyadan bambaşka bir yere gidiyorsunuz ve o gittiğiniz mekana da ait olmayan bir tarihin izini sürüyorsunuz. Bu sizin mekan, tarih ve anımsama hakkında düşündükleriniz neler kattı ya da neleri farklılaştırdı?


Derya Gümüş: Ben Van Ercişliyim, dolayısıyla konuya yabancı değildim ayrıca bu projeye başlamadan öncede Zîlan katliamıyla ilgili araştırmalar yapmıştım; birinci derece tanıklardan tutun da onların torunlarına kadar birçok insanla görüşmüştüm. Hem katliamın yapıldığı coğrafyada hem de olayın fiziken yaşanmadığı ancak sürgünlerin yapıldığı coğrafyada katliama dair belleğin izini sürmek mekânın bellek üzerimdeki etkisini daha net görmemi sağladı. Katliamın yaşandığı coğrafyada görüştüğüm insanların hafızaları daha taze ve bildiklerini anlatmaya daha açıktılar fakat olayın yaşanmadığı coğrafyada görüştüğümüz ailelerde bellek yitimi belirgin bir şekilde hissediliyordu ve konu açıldığında bile tedirginlikleri göze çarpıyordu.


Neden sence?


Derya G.: Çünkü bellek yitimi ve korku sürgünde hayatta kalabilmek ve o coğrafyada tutunabilmek için adeta bir refleks olmuş bana göre. Hatta filmimiz Zîlan’da bir karakterin ‘Babam buraya gelmiş Atatürkçü olmuş ve Kürtlerle bir alakası kalmamış’ sözünün ardından ‘belki çoluğuma çoçuğuma bir zarar verirler mi diyedir? Yerin yok barkın yok geliyorsun dağ başına konuyorsun’ sözleri daha iyi açıklıyor durumu.


Özgür Hiçyılmaz: Dört yıldır İzmir’de yaşıyorum ve doğma büyüme Rize, Pazarlıyım. Büyüdüğüm ilçeyi özellikle söylüyorum çünkü her yerde olduğu gibi yaşam biçimi, dil ve düşünce farklılıklar gösteriyor. Gittiğimiz yer açıkcası benim için çok da bambaşka bir yer değildi, az çok oranın kültürüne ve insanına hakimliğim vardı. Yabancı olduğum şey sizin de söylediğiniz gibi oraya ait olmayan bir tarihti. Zîlan ile tanıdığım insanlardan sonra geçmiş ve aidiyet konularında bir takım düşüncelerim oldu. Tarihte katliamlar ve bunun sonrası sürgünler bitmedi ve bitmiyor. Yaşadığımız şehrin hemen hemen her köşesinde dilini ve ne yapacağını bilmeyen, bitap düşmüş insanlarla karşılaşıyoruz, bu insanlar hayatta kalabilmek adına sürekli bir kaçış içerisinde ve bir umut belki. Zîlan ile tanıklık ettiğimiz kuşaklar sonrası bellek adeta kabullenmenin ve aidiyet duygusunun bir nevi göstergesiydi. Genel olarak korku demek istemiyorum çünkü böyle bir durum değildi olan.


Ama ilk röportajda Derya’nın dediği korkunun en net hali görülüyor. Aslında ekranda bir karanlık görüyoruz ve bir de sadece sesler… Bunun gibi çok örnekle karşılaştınız mı?


Derya G.: Evet, o aileyle yaptığımız ilk röportaj, açıkçası böyle bir tepki beklemiyordum. Bunun gibi birçok örnekle yine karşılaştık. Öyle bir hal aldı ki artık bu korkuyu belgeselde hissettirmek zorunlu hale geldi bizim için. Filmin başlangıç bölümünde ve sonrasında eksik kadrajlar ve flu resimler kullanarak bu korkuyu anlatmaya çalıştık.


Özgür H.: Çok fazla değildi, bizde çok üstelemiyorduk ama bu durum hali aslında Zîlan’ı yansıtan şey oldu.


Bellek yitiminden bahsettiniz. Bu bir yanıyla Zîlan’da olanların günümüze yansımasından ziyade aynı politikaların ürettiği korku da olabilir mi? Yıllar sonra aynı şeyden korkmak, o korkunun kaynağının devam ettiği anlamına da geliyor mu sizce?


Derya G.: Evet, bu bellek yitimini korkunun hâlâ devam ettiğinin göstergesi olarak düşünüyorum. Filmde de anlatıldığı üzere sürgünde tutunabilmek için çok zorluklar çekmişler ve bir şekilde orada tutunup oranın yaşamına adapte olmuşlar. Belleğin yitiminin adaptasyonu daha kolaylaştırdığını düşünüyorum.


Özgür H.: Şu an çoğumuz yaşadığımız ülke atmosferinden son derece rahatsız ve tedirgin değil miyiz? Dedeleriniz bir katliam sonrası bambaşka bir yere sürgün edilmiş ve sizler burda bir şekilde benim açımdan iyi bir şekilde yaşama adapte olmuşsunuz; olası hangi tedirginlik kabul edilebilir, bence çok zor, insanlar artık huzur ve rahat bir yaşam istiyor…


Peki, görüştüğünüz ailelerde bu hatırlamama halinin dışında neler gözlemlediniz? Gündelik yaşamları, asıl benlikleri ya da Kürt oluşlarına dair anlatılanlar dışında neleri yansıtıyorlar dışarıya. Bir entegre hali var mı yoksa kültürlerini yaşatabiliyorlar mı?


Özgür G.: Entegre bir şekilde kültürlerini yaşayan ailelere misafir olduk, bu benim bakışım yönünden böyle olabilir Derya’nın gözlemleri bu konuda daha açıklayıcı olacaktır.


Derya G.: Gündelik hayatları oraya entegre olduklarını net bir şekilde gösteriyordu. Ancak tüm yaşananlara rağmen yine de memleketle bağlarını güçlü tutmaya çalışarak, pasif de olsa bu duruma karşı bir direnç gösteriyorlardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme