10 Nisan 2013 Çarşamba

Dr. M. Sıraç Bilgin'in Kaleminden Ağrı İsyanları


Aşağıdaki yazı Dr. M. Sıraç Bilgin'in "Barzani" adlı kitabından alınmıştır. (Sayfa 36- 48)

Türk Kemalist iktidarı 1925'ten sonra darağaçlarını kaldırmadı; Raçkotan, Bicar, Sason ve nihayet Agırî ...


Kürdistan'da sürdürülen katliamların birer adımıydı. Ama Kürt yurtseverleri de çalışmalarını aralıksız sürdürüyorlardı. Bu birlik çalışmaları nihayet meyvesini verecekti. Kürdistan'da yapılan bir toplantıda çeşitli isimler altında faaliyet gösteren örgütlerin tek çatı altında toplanarak, Kürt topraklanın da tek Türk kalmayıncaya kadar mücadele etmek, bu amaçla askeri birlikler teşkil edip tek komutaya bağlamak ve Ermeniler'le var olan sorunları çözümlemek kararlaştırılacaktı. Bu toplantının ikinci adımı olarak, 5 ekim 1927'de Kürdistan Teali Cemiyeti, Kürt Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti, Kürt Millet Fırkası ve Kürt İstiklal Komitesi birleşerek Hoybûn'u vücuda getirdiler. Binbaşı İhsan Nuri, generalliğe yükseltilerek Kürt silahlı kuvvetlerini oluşturmakla görevlendirmişti . İhsan Nuri Paşa, Agirî civarındaki düzensiz çeteleri bir araya getirerek düzene soktu. Daha önceden orada başkaldırmış olan İbrahim Haske Telli başkanlığında bir Kürt Hükümeti kurdu. Kürtçe "Agıri" adını verdiği bir de gazete çıkardı. Bilindiği gibi Ağırı adı, bu eski volkanik dağa, Kürtler tarafından verilen Ağrı adının Kemalistler tarafından zorla kabul ettirilen şeklidir. Agırî Kürt dilinde "ateş" anlamına gelen; dağın yapısına uygun bir kelime idi.

Ayaklanma gittikçe genişliyordu. Bu ise Kemal'in Başbakanı İsmet Paşa'yı geceleri uykusuz bırakacak kadar endişelendirmekteydi. 1928'de Kemalist hükümet, Beyazıt'ın 30 kilometre uzağımdaki Şeyhli köprüsünde ayaklanmacı Kürtler'le müzakereye oturdu ve "taktik icabı" geçmiş ayaklanmaya katüanlara genel af ilan etti. Ama Suriye'den dönen Kürt ayaklanmacılarını Batıda sürgünlere yollayınca ilişkiler yeniden koptu. Türk Hükümeti Mayıs 1930'da Salih Omurtak Paşa komutasındaki iki ordu ile Agıri üzerine yürüdüğünde yol üstündeki Kürt köy ve şehirlerine vahşet yağdırmayı ihmal etmemişti. Zilan deresinde 10.000 insan ayırımsız süngüden geçirilmiş, Van'da 100 Kürt entellektüeli canlı canlı torbalara konarak gölün soğuk sularına terkedilmişti .

Bu vahşete yeryüzünde sadece Komintern'in burjuva olarak nitelediği İkinci Enternasyonal yürütme kurulu 30 Ağustos 1930'da Zürih'te yaptığı toplantıda aldığı kararla karşı çıktı. Kararda " uluslararası Sosyalist Teşkilatı'nın yürütme Kurulu, dünyanın dikkatini, Türk Hükümetinin sadece özgürlükleri için savaşan Kürtler'i mat etmek değil, fakat aynı zamanda isyana katılmayan Kürt ahalisini de imha etmek için giriştiği bu katliamlara çeker. Türk Hükümeti böylellikle Kürt halkını Ermeniler'in akibetine uğratmaya çalışmakta; kapitalist ulusların kamuoyları bu kanlı vahşeti protesto bile etmemektedirler " diyorlardı. Bu çağrılara vahşi Kemalistler'in aldırdıkları bile yoktu. Başbakan İsmet "... Bu ülkede sadece Türk ulusu, etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur; "derken, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt "... Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olma yanların bu memlekette bir tek hakkarı vardır: Hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı" ve bu dünya yine dönüyor, Sovyet yöneticiler "ilerici Kemalistler"e verdikleri desteği sürdürüyorlardı. Kemalist yönetim, İtalyan faşistlerinin sağladıkları ilerlemeleri dikkatle kopya ederken, kendi ırkçı yapılanmalarını da ilerletmekteydiler. Güneş- dil teorisi, Türk parasına bozkurt resmetmeler, Türk Ocakları VS., hep bu çabalann ürünleriydi. Tek ulus olma yönündeki Elen ve Ermeni engeli bertaraf edilmiş, kalan Kürtler de tasfiye edilme yolundaydı. Bir yandan katliamlar, öte yandan da
göçettirmeler...

Agırî'de sergilenen harika direnişte Kürtler kemalistler'e ağır kayıplar verdirmelerine, 60 mitralyöz, 24 top ele geçirmelerine ve 12 uçak düşürmelerine karşın, uluslararası komplolara kurban gideceklerdi. Daha öncekilerle birlikte bu savaşta da, Kominter'in, Fransızlar'm ve Ingilizler'in ayrı açılardan da olsa hep birlikte bu savaşta da Kürt ulusal mücadelesine karşı oldukları su yüzüne çıktı. Sovyetler Birliği, Kürt ulusal kurtuluş hareketini gerici ve desteklenmez olarak nitelemiş; Kemal Atatürk'ün sömürgeci- ırkçı rejimine yardımcı olmayı yeğlemişlerdi. Fransızlar, 1925 ayaklanmasımın bastırılması için kendi kontrollerindeki alanlardan geçen demiryolunu, asker sevketmek isteyen Türkler'e kullandırıp, Bedirxanileri sürgüne gönderiyor, Hoybun üzerine de baskı icra ediyorlardı. İngilizler sımsıkı kontrollanında tuttukları Kürdistan'ın güney parçasında aşiret savaşlarını kışkırtarak ulusal aktiviteyi düşürüyor ve otonomiyi bile Kürtler'e çok görüyordu. Bir diğer siyasal sonuç, sömürgeci-ırkçı devletlerin artık bu başkaldıranlara hep birlikte karşı koymanın çarelerini aramaya başlamalarıydı. Agırî'de Kemalistler'le Şahçılar bunun güzel bir örneğini vererek bir sınır değişikliği yapma yoluna giderek, ayaklanma bölgesini çembere alabildiler (23 Ocak 1930 Anlaşması).

Son olarak bir Kürt hareketi ilk defa olmak üzere Ermeniler'in desteğini alabilmişti.

Doğu Kürdistan'da Şah'a karşı ayaklanan Simko yönetimindeki Kürtler bütün baskılara rağmen yılmadılar. Bu arada Ahmet Şahı deviren Rıza Şah, Kaçar hanedanının yerine Pehlevi hanedanını kurmuştu. Rıza Şah İran'da bir dizi reform hareketine girişmişti. Seçtiği sistem, Mussoli'nin İtalya'sı esinliydi, ama Simko'ya başeğdirmek mümkün görünmüyordu. Bunun için politika değiştirerek geçici bir  anlaşma yolunu seçti. Buna göre Kürt bölgesine adil davranılacak, bunun garantisi olarak Simko Uşnoviye'ye vali tayin edilecekti. Sistem 1930 yılına kadar böyle yürüdü. Ama 1930 yılma gelindiğinde Rıza Şah artık bu ikili iktidara son vermenin zaman geldiğine inandı. Öte yandan savaş, yine yenilgi anlamına gelebilirdi. Bunun için hile, en emin yoldu ve Şah bu yolu seçti. 1930'da geldiği Şino'ya, Simko'yu "silahsız" olması kaydıyla ve görüşme amacıyla davet etti. Simko maalesef bu öneriyi kabul etti ve tabii tuzağa düşürülerek öldürüldü. Başsız kalan aşiretler dağılmış ve bölgede şah'ın hakimiyeti yeniden kurulmuştu. Doğu Kürdistan, artık faşistlerin pençesindeydi.


1930'a doğru ve 1930'lu yıllar, Irak KürÜer'i için umutsuzlukla dolu yılların devamıydı. Durum gittikçe daha kötüye gidiyordu. İrak devletleşiyor, Araplaşarak devletleşiyordu. 1929'da Sir G. Clayton, Irak hükümetine, Ingilizler'in mandayı kaldırıp bağımsızlıklannı tanımayı düşündüğünü bildirildi. İngiltere, bu hareketiyle Milliyetler Cemiyeti mandalar komisyonunun denetiminden kurtulmayı, şekli bir bağımsızlık verilen Irak'ı ikili anlaşmalarla tek başına denetlemeyi düşünüyordu. Kasım ayında Lord Passfield, Cenevre'deki Millefler Cemiyeti'ne 25 yıllık yolu 5-6 yılda aldıklarını ve Irakm bağımsızlığa hazır olduğunu bildirir bir rapor verdi. Haziran 1930'da Irak'ın iç ve dışişlerinin yönetimini Krala bırakan İngiliz-Irak anlaşması imzalanınca Kürdistan'da kıyamet koptu. Süleymaniye'deki kitlesel gösteriler kavgaya dönüşünce ordu üstlerine yürüdü.Cenevre'ye dilekçeler yağmaya başlamıştı. Kürtler yazın yapılacak seçimleri boykot ettiler. Bunun üzerine Irak ordusu çevreye çılgınca saldırdı.Tertipler düzenlemeye, sivil halka saldırmaya başladı. Olay ayaklanmaya dönüşünce. Şeyh Mahmud yine devreye girmişti. Bu defa da Ingilizler'in himayesinde sınırlı bir otonomi talebi ile ortaya çıkacaktı.

Öte yandan Araplar, Kürtlerle bir bilek güreşi düşünüyorlardı ve üstelik yalnız başlarına! Ama yanıldıklannı çabuk anladılar. Pencwin'deki çatışmalar Irak için iç açıcı değildi. Babalarından yardım istemek zorundaydılar. Bunun üzerine Majestelerinin hava kuvvetleri yeniden yardımlanna koşacaktı. Çok zorlu geçen ve Kürtler'in
hazırlıksız yakalandıklan savaşın sonu zaten başından belliydi. Geri çekilen Şeyh Mahmud, İran'a geçmek istediyse de İran ordusu yolunu kesmişfi. Geri dönmek zorunda kalan Berzenci bu kez de Kufri ve Xaniqin'i ayaklandınnaya çalıştı. Bunu da tam başaramayınca Pencvvin'de teslim oldu. Irak hükümeti onu İngilizlerin tavsiyesi üzerine öldürmeyip Nasıriye'ye ömür boyu sürgüne gönderdi. Şeyh, 1956'daki vefatına kadar orada kalacaktı.

Şeyh Mahmud'un yönettiği 1930-31 Kürt ihtilali milli bilmem yavaş yavaş kifleleri de sarmaya başladığını gösterdi. Ama yine de başkaldırıyı yönlendirecek parti gibi bir organizasyon oluşturulmamıştı. Üstelik daha yeni yeni sömürgeciliğe ısınan Arap yönetimi devlet olmanın imkanlarını kullanmaya başlamış, bir ordunun inşasını da önüne hedef olarak koymuştu. Başı sıkıştıkça yardımına koşan İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF)'ne ilelebet güvenemezler di. Orduyu kurma işini "iyi bir Kürt uşak" rolünü oynayan Nuri Said Paşa'ya verdiler. Okuyucu bu ismin 1950'lere kadar Kürtler'in başına bela olduğunu görecektir.


Arap basını Kürtler'i aşağılayarak "Arap çizmeleri altında ezilmesi gereken Kürtler" şeklinde manşetler atarken akıl hocaları İngilizler onları sükûnete davet ediyor ve tek önemli şeyin hedefe varmak olduğunu bildiriyorlardı 3 Şubat 1931 'de Sir Kenehan Corn Wallis Irak İçişleri Bakanı Cemil- el Madfi'ye Mflletler Cemiye'nin kararı üzerine verdiği notada bu hususa şöyle işaret ediyordu.
"Biliyorsunuz ki Kürtler'in milli bir otonomi elde etme istekleri Britanya Majesteleri' nin hükümeti'nin tavsiyesi ve desteği üzerine Milletler Cemiyetin'de rededildi. Milletler Cemiyeti, kararı yakında dilekçe sahiplerine ve İrak hükümetine bildirilecektir. Irak basınına, Kürt hislerinin tahrikine yer vermemek için, Milletler Cemiyeti kararı hakkında hiçbir yorumda bulunmamasını tavsiye ederim. .."

İngilizler artık hiç saklamadan, kendi tabirleriye"bir doğu hükümeti'nin elinde, zorbalığın kiralık aletleri seviyesine" düştüler. Bu durum "onları zorbalığın tabii ilacından, yani başarılı bir isyan umudundan yoksun bırakılmış tebaasına karşı zorba fiillerde bulunmaya teşvik edecektir ve bu sistem bütün ağırlığını herkesten önce, Arap olmayan en önemli, en savaşçı azınlık olan Kürtler üzerine hisettirecektir."  Bu zorba, fiillerini sıraya koymuştu. 1930'da Şeyh Muhmud onları uğraştırırken, Bahdinan aşiretlerini oyalamak zorundaydılar. Bunun için 1930 yılında İngilizler, yol ve okul yapımı gibi, Barzaniler'in yokluğunu derinden hisettikleri tekliflerle Kürdistan dağlanna tırmandılar. Oysa İngilizler, Barzan çocuklarının okuması, Barzan'm pazara açılması gibi şeylerle ilgileniyor değillerdi. Barzan bölgesine uzanan bir yolu kısa sürede tamamladıktan sonra
müstahkem yerlere karakol inşaatlarına da başlayınca " Vehbi'nin kerrakesi" anlaşıldı. Onların sıkıntıları, kuruluşuna önayak oldukları Irak devletinin sınırları içinde kalan son direniş noktasını da kırmaktı. Planlarının bu olduğunu gören Barzanlılar, İngilizler'den karakol inşaatlarına son verilmesini istediler. Ama berikilerin böyle bir niyetleri yoktu. Zaten Barzanlılar'ın, Ingilizler'in oluşmakta olan yeni müttefikleri, Kemalist rejimi de rahatsız ettiği yolunda haberler geliyordu. Türkler'in Agıri üzerinde baskıyı arttırdığı bir sırada Hoybun Kor Hüseyin Paşa'nın oğlunu ' Ahmed Barzani'ye göndermişti. Hoybuncular Barzaniler'de yerleşmiş olan ihtilalci geleneğe güveniyorlardı. Gelen haberci Barzaniler'den yardım istiyordu. Eğer Barzaniler Hakkari yöresinde harekete geçebilirlerse Agıri üzerindeki Kemalist baskı hafifleyebilirdi. Ahmed Barzani yardım etmeyi kabul etmişti. Mustafa Barzani'nin komuta ettiği 500 kişiyi Oramar bölgesine
gönderdi. Barzani yıldırım baskınlar düzenliyordu. Nihayet bölgedeki durum Kemalistler'! tedirgin etmeye ve kuvvet kaydırmalarına sebep olacak düzeyde endişelendirmeye başlamıştı. Yüksekova bölüğü ve çevresindeki askerler Oramar'a takviye olarak gönderildi.

Nehri'deki tabur da Yüksekova'ya çekilme emri almıştı. Bu arada bölgedeki bütün karakolları basan Barzaniler, geri çekilirken Kor Hüseyin Paşanın oğlunu kayıp vermişlerdi. Ama artık Türkler de bölgede tedirgin bir hassasiyet göstereceklerdi.
Ingilizler'in baskıya devam etmesi, yeni Irak Devlet yönetimini de epey cesaretlendirmişti. Kürdistan'a hakim olmaya çalışan bu yeni ve zalim yönetim, İngiliz uçaklarını kullanarak Kürdistan'daki Barzan bölgesine aşağıdaki bildirileri atarken doğrusu çok da pervasızdı:

"Barzanlı Şeyh Ahmet ve taraftarlarına! Madem ki daha önceki emir ve beyanları hesaba katmak istemiyorsunuz, bu defakiler size uçak saldırılarının şiddetlendirileceklerini bildiriyorlar. Siz köyleriniz ve sürüleriniz mitralyöz ve bomba ateşine tutulacaksınız; bu bombalardan bazıları hemen değil birkaç saat sonra patlayacaklardır . Kadın ve çocuklarınızı emniyetli yerlere koymanız tavsiye olunur.. Bu hareketler her türlü direnme ve muhalefetin sona erip şeflerinizin dize gelmelerine dek sürecektir.

Dikkatli olun. hükümet, direnmenizle etkileyemeyeceğiniz derecede çok güçlüdür. Her türlü direnme boşunadır. Ne diye bir daha insan kanı dökelim?"

Barzaniler ise kendileri için çok kıymetli olan bağımsızlıklarını korumaya kararlıydılar. Herşeye rağmen direneceklerdi. "İngilizler karşımıza çıkmıyordu. Daha ziyade Kürt aşiretlerini karşımıza çıkarıyorlardı. Bu suretle ben de (M. Barzani - NB) ilk olarak 1931 yılında 600 kadar silahlı ile Nerikan köyü ile Şeyh Lolan'a saldırdım. İlk hamlede köyü ateşe verdik. 14 kadar kişi de öldürmüştük. İşte artık harp başlamıştı. Çok sürmeden bize karşı olan diğer Kürt aşiretleri de saldırdı. Arkasından İngilizler de geldi, derken bölge yine kanlı olaylara sahne olmaya başladı... Biz bir taraftan İngilizler'le, bir taraftan Iraklılarla, bir taraftan da Kürtlerle harp ediyorduk. Nitekim bölgede bulunan en büyük Kürt aşiretlerinden Rikanilerin ağası Kelhi Axa, Zibarilerin ağası Farıs Axa ve zamanımızın meşhur dini lideri Reşit Lolan karşımızdaydı.

Bu Kürt aşiretler, Irak hükümeti ile yanyana bize karşı çarpışıyordu. Bununla beraber, ben 700 silahlı ile Mergesor'u, ağabeyim Şeyh Ahmed 500 silahlı ile Barzan köyünü ve üçüncü kardeşimiz Şeyh Sadık'ta 500 silahlı ile Palende cıvan ile Piris boğazını işgal ettik. Büyük Zap suyunun sağ kanadını ele geçirmiştik. Bu ani baskın ve kuvvetlerimiz karşısında Irak hükümeti adeta hezimete uğramıştı. İngilizler büyük bir heyecan ve endişe içindeydi. "

Ingilizler'in Bahdinan planı kapsamlıydı ve kökleri, 1920'li yılların başlarına kadar uzanıyordu. Hatta diyebiliriz ki, Berzenci'nin I. ayaklanmasının bastırıldığı 1919 yılına kadar gidebilir. Bölgeyi sımsıkı kontrol altında tutmak isteyen İngilizler, ta bu tarihlerde Barzan bölgesine göz dikmişlerdi. Orayı kalbinden vurmak için Barzan'a, Barzaniler'in dışında insanlar yerleştirilecekti. Bu insanalar da belliydi ve Kemalistler'den kaçıp İngilizler'e sığınan Süryaniler'den başkası değildi. Barzan susturulabilirse. Milletler Cemiyeti'ne verilen ve "Irak'ta durum normaldir, bütün taraflar bağımsızlıkla ilgili olarak anlaşma içindedir" iddiasında bulunan İngiliz raporu doğrulanmış olacaktı. Böylece Irak'ı Milletler Cemiyeti'ne daha sancısız kabul edebileceklerdi.


Ama Kürtler kararlıydı. Bölgelerine yabancıların yerleştirilmesine karşıydılar. Üstelik daha etraflı talepleri de vardı ki, bunlar Milliyetler Cemiyeti Sömürgeler Komisyonu'nun istemiyle çakışıyordu. Kürtler bölgelerinde Kürtçenin resmi dil olmasını istiyorlardı. Bölgeye gönderilecek olan memurlar Kürtler arasından seçilecekti. Öğrenim dili Kürtçe olmalıydı vs.. RAF bu istemlerin bastırılmasında yine devreye girmişti. ".... uygun zaman olarak aşiret adamlarının bir hava saldırısına uzun süre direnmelerinin güç olacağı karakış seçildi. Önce Irak ordusu harekatlara girişti, fakat başarısızlığa uğradı. Ancak Barzan köylerini bombardıman eden RAF sayesinde bu işten yakasını sıyırabildi. Daha baştan beri, davranışları mazlum taraf davranışları olan Şeyh Ahmed sadece Irak hükümetini yatıştırmayı ve kendisi için, adamlan için bunca değerli olan bağımsızlığını korumayı arzuluyordu.

1932 yılında, Irak'ın Milletler Cemiyeti üyeliği karara bağlanacaktı. Bunun için "öyle veya böyle" Kürt meselesi bitmeliydi. Kürt meselesinde iki tür çözümden ilki, "barışçı" olan 14 Mart 'ta gündemleştirildi. Planda "barış" kelimesini sözde bırakacak ibareler vardı. Bu adamların sözleri hep inanılmazdı! Basit örnek o günlerde tezahür etmişti. Eğer Anglo-Arap iktidar gerçekten Kürt isteklerine ilgi göstererek onlara yardım edecekse, neden Kemalistler'in kendilerine sığınan yüz civarındaki Kürt'ü asmasına sessiz kalmış ve bir
protesto dahi çekmemişlerdi. Bir yandan yardım vaadi, öte yandan Kürt hareketini bastırmak için çevre rejimlerle işbirliği! Bunu kör olan dahi görebilirdi. Demek ki bu işte bir bit yeniği vardı. Kürtler bunu reddettiler. Bunun üzerine Anlo-Arap iktidar ikinci çözümü gündemleştirdi; silah çözüm!

15 Mart'ta başlatılan silahlı harekat kısa sürede püskürtüldü ve Arap tümenlerine ağır kayıplar verdirildi. Bunun üzerine hükümeti ve oradaki "büyükelçiliğiyle" Bağdat, savaş alanına yedeklerini sürmeye başladı. Bu yedekler arasında hızır gibi yetişen RAF ve Barzanlılar'a düşmanlıklarını, o zamanlar milliyetçiliklerini aşan Kürt aşiretlerinden Lolaniler, Rikaniler ve Zibariler vardı. Savaş, Kürdistan'ı bir cehennem yerine döndürmüştü. 15 Mart'tan - 18 Mayıs'a kadar RAF; Barojı, Mizuri ve Şirvan bölgelerinde stratejik önemi haiz 79 köyü bombaladı Bu köylerdeki evlerin %60'ı olan 1365 ev yıkılmış, suniler dahi yok edilmişti.


18 Mayısta, RAF ve muhalif Kürt aşiretlerinin desteklediği müstevliler Barzan köyünü işgal ettiler. Durum gittikçe kritikleşiyordu. Yenilginin soğuk yüzünü hisseden diğer bazı gruplar da ayaklanmacılar terketmekteydi. Bu insanlara karşı iyi bir taktik yürüten Bağdat rejimi ve akıl hocaları kendilerine sığınan herkesi affettiler. Harekat sahaları gittikçe kısılan Barzani kardeşler, kuvvetlerini her adımda daha kuzeye çekeceklerdi. Nihayet gide gide Türkiye - Irak hudut çizgisindeki Girana köyüne vardılar ve orada sıkıştırıldılar. her taraftan kuşatılan ihtilalcilere İngilizler, tarihi küstah tavırlarıyla "teslim ol" çağrısını yaptıklarında yapılacak hiç birşey kalmamıştı. Önlerinde üç yol vardı: Ya teslim olacaklardı, ya da çoluk-çocuk demeden herkesin katledileceği bir "savaşarak ölme" riskini göze alacaklardı, ya da Kemalistler'e iltica edeceklerdi. Başkaldırıyı yöneten Mustafa, Ahmed ve Sadık Barzani kardeşler oturarak durumu müzakere ettiler, uzun tartışmalardan sonra vardıkları karar; "kendilerini af etmeye hazır Ingilizler'in gururlu bakışları altında ezilmektense, açık düşmanları olan Kemalistler'in iplerinde salınmayı tercih " etme yolundaydı.

Kürt ayaklanması, beklendiği gibi Türkler tarafından kuvvet kaydırmalarına yol açmış, 9. kolordudan Binbaşı Şükrü Kanatlı ayaklanmadan bir süre sonra grup komutanı olarak Şemdinan bölgesine gelmişti. Bir ay burada kaldıktan sonra, Barzan aşiretine komşu Girana'da karargah kurdu. Şeyh Ahmed ve iki adamı kafileden önce gelmiş ve buradaki Türk makamlarına sığınma talebinde bulunmuşlardı. Silahlıydılar. Bunun üzerine muameleye başlamak için silahlarını teslim etmeleri istendi, redettiler. Hiçbir işlem başlatılmayınca geri döndüler. Irak hududunun yakınındaki Rizi'ye gittiler, oradan güneydeki Ziti'ye geçeceklerken, kadın, çocuk ve ihtiyar Barzanlılar'dan oluşan asıl kafile ile karşılaştılar. İnsanlar şaşkın ve perişandı. Hiçbir umutları yoktu. Şeyh Ahmed'in "geri dönün, buradan da umut yok!" emrini verdiği sırada RAF, adeta; "galiba anlamadınız" der gibi kafileye son bir dalış yaptı ve bir anda onbeş hayvanlarını yere serecek şekilde bombaladı. Şeyh Ahmed şimdi artık dönüş yolunun kapah olduğunu daha kesin bir şekilde anlamıştı, herkes süratle kemalistler'in karakol kurdukları alana kaçmaya başladı. Girana'ya vardıklarında artık söyleneni kabullenme mecburiyetindeki mağluplar kafilesiydi ihtilalciler. Silahlar teker teker Şükrü kanatlı'ya teslim ediliyor ve kendileri için tayin edilen yeni kader bekleniyordu. Üç komutanın dışında, 1700 kişiydi bu kafile. Sığınmacılar buradan alınarak Yüksekova'ya götürüldü. Tarihlerin 23 Haziran 1932'yi gösterdiği o günler hakkında Barzani şöyle konuşuyor:

Biz Türkiye'de asılmayı bekliyorduk. O tarihlerde İngilizler'le Türkler ve Iraklılar iyi ilişkiler kurmuşlardı. Ingilizler'in talebi üzerine Türkiye bizi asabilirdi. Ancak biz seve seve Türkiye'de ölüme gelmiştik. Fakat Türkiye'de beklediğimiz akibet bizi karşılamadı... Nitekim orada iyi muamele gördük. Bizi şehirden şehire alıp götürdüler, daimi bir yerde oturtmadılar, büyük ağabayim Şeyh Ahmed' i Erzurum'a gönderdiler. Bizi birbirimizden ayırıyorlardı. Herhangi bir harekette bulunmamızdan endişe olunuyordu, bunu seziyorduk. "Bize iyi muamele ettiler gibi Türk gazetesine söylenen nezaket sözleri bir yana "iyi itilip kakıldılar. "

Kemalistler, aşiretin önemli kısmını Muş civarına yerleştirmişti. Barzaniler'in kendi anlattıklarına göre oradaki Kürtler'le kaynaşmış ve iyi kabul görmüşlerdi. Eskişehir'e gönderilen kardeşlerden Mustafa Barzani'nin orada hapiste tutulduğu kesindir, gerçekten şehirden şehire sürüldüklerine dair izler çoktur. Ama Barzaniler alman her tedbiri aşarak buluşabiliyor,haberleşebiliyor ve zaman zaman İrak'a girip yöneticileri tedirgin edebiliyorlardı. Arap ve İngilizler ise, ihtilalcileri Yenmenin keyfini çıkarıyor ve mıntıkayı "babalarının malı " gibi kullanıyorlardı. Açtıkları yollar ve inşa ettikleri karakollar, ilerideki güvenliklerinin garantisi olarak yükselirken, asıl ilgi alanlarına dönmenin zamanı çoktan gelmişti. İngilizler artık rahattı. "Egemen Irak devleti" Milletler Cemiyeti'ne kabul edilmişti. Irak düzeyinde pekişmiş olan hakimiyetlerinin ışığında yeniden petrol araştırmalarına başladılar. Kuveyt, Bahreyn, Abu Dabi ve Katar'da adeta fişkırıyordu bu nesne! Yine de güvenlik için uzak görüşlü davranıyordu İngilizler. Bunu için Kürtler'in bir bütün halinde tasfiye edilmesi işlerine gelmiyordu. Ne ölüsü, ne de tam dirisi, iyi değildi. Bölgede elleri altında tehdit unsuru olarak kullanmayı şiddetle arzuladıkları bir güce ihtiyaçları vardı. İcap ettiğinde kendi amaçları doğrultusunda kullanacaklardı bu gücü, bütün bölge ülkeleri, hatta bölgede bazı niyetleri olabilecek büyük devletler için bile caydırıcı bir unsur olmalıydı. Bu güç, Kürtler 'di. Bu yüzden 1932'de, Kürtler'i mülteci olarak kabul etmeleri için Türkler'e yaptıkları baskıyı bu kezde Irak hükümetine uygulayarak 13 Mayıs 1934'te bir genel af yürürlüğe koydurdular. Barzaniler artık dönebilirlerdi ve öyle yaptılar. Onlar doğruca kendi evlerine gitmeyi bekliyorlardı. Oysa Şirvan'da Irak mahkumlarına teslim oldukları zaman gerçeğin böyle olmadığını göreceklerdi. Bağdat rejimi; Barzaniler'i liderlerinden ayırmışlardı. Aşiret mensupları baba topraklarına döndükleri halde, Mustafa, Ahmet ve Sadık Barzani Basra yakınındaki Hille'ye sürülmüşlerdi.

Barzani kardeşler için bir cehennemdi Hille. Barzan yaylalarından sökülüp, Hille çöllerinde kalmaya zorlanmalarının dayanılmaz manevi baskısı bir yana, vücut yapılanmaları da bu iklimi kabullenemiyordu. İklim itibariyle Kürdistan'a benzer bir yere sürülmelerini talep ettilerse de dinletemediler. Burada kalmak zorundaydılar ve 1935'e kadar da öyle yaptılar. Hükümet, bütün ihtiyaçlarını karşılıyordu, fakat hiçbir şey onları tatmin edemezdi. Nefret ettikleri petrol kokulu bu dünya onların dünyası olamazdı.

Zaman zaman Barzan'dan haberleri alıyorlardı. Aşiretten Halil Xoşevi, etrafına topladığı adamlarla sağa sola intikam saldırıları düzenlemeye başlamıştı.Türkiye'deki sınır karakolları ve çevredeki karşıt aşiretlere duman attırıyordu. Mustafa Barzani daha fazla dayanamadı. Soluğu Barzan'da aldı. hemen silahlanarak Xalil Xoşevi'ye katıldı. Bu yeni bir başkaldırı idi. Bir çırpıda Revvanduz'u zaptediverdiler. Yetkililer öldürülmüş, hükümet kuvvetleri hezimete uğratılmıştı. Çarpışmalar bir ara süreklilik kazandı. Hükümet, sevkettiği üstün kuvvetlerle Rewanduz'u ele geçirince bu defa dağlara çekilip direnişlerini orada sürdürdüler. Bu arada İran'a da geçmişlerdi. Kış ortasında tekrar Barzan'a döndüler. Bundan böyle Kürtlere kötü muamele yapılan her yerde onlann gölgesi vardı. Hadiseler, kendideyimiyleonları,"gaddarlaştırmış ve birazda olgunlaştırmıştı. O sıralarda Irak hükümeti, sürgüne gidecek şekilde teslim olduğu taktirde affedileceği yolunda bir haber gönderdi. Barzani Hille'ye dönmeyi redediyordu. pazarlıklar sonucunda Süleymaniye şehri sürgün yeri olarak belirlendi ve Barzani de bunu kabul etti.

2 yorum:

  1. Admine mesaj atmak istiyorum.Ağrı/Hamur/aladağ taraflarında yaşanmış bir olayı anlatıcağım.Burda paylaşmasını istiyorum nasıl ulaşabilirim?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Olayi yazdiysaniz bize de ulastirabilirsiniz
      karakocan.info@gmail.com

      Sil