11 Ağustos 2012 Cumartesi

'Üç beş çapulcu'dan bir halk hareketine (SELAHEDDÎN BIYANÎ)


Otuz yıllık bu kanlı savaşın tek nedeni olarak Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanan vahşeti göstermek anakronizmdir, çarpıtmadır, sorunu gerçek köklerinden kopartmaktır. Muktedirin bu topraklardaki iki yüz yıllık günahlarını sevimlilik efektleri ve kirli bir çarpıtmayla temize çekme çabasıdır.


"Kemalist diktatörlük Kürt isyanını bastırdı fakat Kürt bağımsızlığının temellerini attı."
Rehber-i İnkılap Gazetesi'nin Ağrı İsyanı sonrası attığı başlık (Paris-1930)

1900'lerin başından itibaren Devlet-i Ali'nin gizlemek, görünmez kılmak ve belleklerden silmek için bütün araçları kullandığı Kürt ve Kürdistan gerçeği, 1984'ün ağustos ayında Eruh ve Şemdinli dağlarında patlayan namlularla tekrar tarih sahnesine çıktığında yalan ve çarpıtmayla ayakta duran her şey için gerçekliğin ne kadar inatçı olduğunu, tarih bir kez daha kayıt altına alıyordu. İsmi dahi yasaklanmış bir ülkenin 1930'da Ağrı Dağı'nda meftun olan ismi ve en son 1938'de Dêrsim dağlarına kanla ve sürgünle gömülen gerçekliği, 1970'lerin ortasında yeniden dirildiğinde yüzünü Kürdistan dağlarına diken ve devletin resmi lügatında üç beş çapulcu ve kandırılmış hainler olarak kodlanan kan kızılı Kürt çocukları yeni ve uzun bir direniş öyküsü yazıyorlardı.

1970'lerin ortasından itibaren Kürdistan'a Doğu diyen Kürt politik geleneği ile bağını koparıp Kürdistan bir sömürgedir türünden cesur cümleler kuran bu öfkeli militanlar, 1980 faşist askeri darbenin hemen öncesinde Filistin vadilerine, oradan Kürdistan dağlarına yürürken Kürdün tarihsel öfkesine denk gelen Tolhildan (intikam) söylemi bile Kürdün tasavvur dünyasında bu militanlara fazlasıyla sosyal ve tarihsel bir meşruluk kazandırmaya yetiyordu. Yerkürede tarihten ve insanlık ailesinden düşürülmüş, kimliği ve neliği bastırılıp görünmez kılınmış 40 milyon insanın ruhunu inciten xewa hezar salan (bin yıllık uyku) söylemi, Kürdün belleğinde büyülü bir tarihsel rövanş anlamına geliyordu.  
Amed zindanlarında hırpalanmış ve çürümeye bırakılmış öfkeli ruhlarını 1984'te Fanon'un ilk kurşunuyla birleştiren bu öfkeli ve romantik insanlar, Kürdü ve yaşamı yeniden örgütlemek için Kürt köylerine inmeye başladıklarında elli yıllık korkunun ve devletle baş edilemez algısının her tarafına dinamitler döşüyorlardı. İsmet Paşa döneminde Kürtçe konuştuğu için babası para cezası ödemiş bir Urfalı köylünün, Birca Belek'e bakarken Bedirxanîleri hatırlayıp devrimci intikamı içinden geçiren Cizreli bir gencin, Amed Surları'na bakarken Şêx Said ve yoldaşlarını hatırlayan Amedli bir öğretmenin, Çar Çira Meydanı'nın önünden hergün okula yürüyen Mahabadlı bir öğrencinin, abisi Amûdê yangınında kömüre dönmüş bir genç kadının anlam dünyası kurcalanmadan 15 Ağustos'un Kürtlerin zihninde neye karşılık geldiğini asla bilemez insan. O yüzdendir ki hayalperest çapulcular sürüsü, Kürtlerin anlam dünyasında muktedire karşı bir direniş kültürünün imkanlarını yaratarak beş yıl kadar sonra Botan, Garzan ve Amed'i serhildan hattına dönüştüreceklerdi.
Yetmiş yıl boyunca Kürt gerçekliğini inkar eden egemen söylem, gövdesi durmadan büyüyen ve kitleler nezdinde büyük bir meşruluk kazanan Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı son yıllarda ağız değiştirerek inkardan gerçekliğin yeniden inşa edilme sürecine geçmiştir. Akil adamların, dağın ardına bakarken dağın önünü bile göremeyen edebiyat tutkunlarının, Kürt sosyal mühendislerinin, Kürtler üzerine her türlü çözümlemeyi yaparken Kürdün yanına bile yanaşmayan Kürt stüdyo aydınlarının, hayatları boyunca sadece postal ve rütbe üzerinden hayatı tanımlayan generallerin, güvenlik uzmanlarının, sahte imamların, devletin paralı sosyologlarının, gerçekliği yeniden inşa etmelerine iktidarlar uzun bir zamandır cilveleşerek göz kırpmaktadırlar.
Otuz yıllık bu kanlı savaşın tek nedeni olarak Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanan vahşeti göstermek anakronizmdir, çarpıtmadır, sorunu gerçek köklerinden kopartmaktır. Muktedirin bu topraklardaki iki yüz yıllık günahlarını sevimlilik efektleri ve kirli bir çarpıtmayla temize çekme çabasıdır. Söz konusu bu kaba indirgemecilik Kürdün ikiyüz yıllık isyan ve öfke tarihini tek bir sosyolojik parametreyle açıklayıp bu sarmal ve girift sorunu sadece insan kötücülüğünün ve sıradanlığının bağlamına hapsetme girişimidir. Hegel'in tarihin bize en iyi öğrettiği şeyin tarihten hiç bir şey öğrenmemiş olmamızdır tezini adeta doğrulamak için kıvranan, yanlışta, riyada ve sahtelikte ısrar eden adamların ve kadınların oluşturduğu bu gürültülü koronun unuttuğu şey şudur: Tarihi yanlış yerden başlatmak tarihin baştan sona kadar yanlış okumasına neden olur.
AKP ile birlikte Kürt hareketine kendinden önceki iktidarlar üzerinden bakan iktidar, sorunu ben yaratmışsam ben çözerim ve gerekirse Kürt hareketinin politik öznelerini muhatap bile almam kibiriyle Kürtleri beklemeye alırken, Türkleri de sürekli kandırmaya devam ederek kendini sürekli kılmaktadır. 1830'lardan itibaren aynı coğrafyada ortaya çıkan direnişleri ve isyanları birbirinden bağımsız birer sosyal olay olarak sunan iktidarlar, kendi dilini mistik bir söylem ve hayali bir cemaat kurgusu üzerinden okutup bütün sorunu bir Kürtlük sorunu olarak kodlarlar. Oysa sorun bir sömürgeleştirme ve parçalama sorunudur, sarmal ve çok yönlü bir işgal ve gasp edilmiş bir haklar ve halklar sorunudur. Tarihsel ve sosyolojik bir gerçekliği görünmez kılmış olmanın yarattığı toplumsal bir patlama sorunudur. Faşizm enjekte edilmiş bir halkın direnen bir halka karşı cinnet düzeyine varmış bir düşmanlık ve hınç sorunudur. Halkların artık birlikte yaşama koşullarının gün geçtikçe yok olduğu bir tarihsel dönem sorunudur.
Dört parçada ortaya çıkmış onlarca isyanı birbirinden bağımsız olaylar silsilesi olarak sunmak ve sadece bir parçada ortaya çıkmış olan isyanları şakilerin 29 isyanı mitine hapsetmek Kürdün algı dünyasına kurulmuş bir tuzaktır. Göç, sürgün ve temizleme hareketlerine karşı insanların her dağa çıkıp kendini savunma girişimlerini bir isyan olarak tanımlayan Misyoner Türk Akademisyenlerinin ve Güneş Dil Teorisini üretmek için kurulmuş Tarih Araştırma  Merkezlerinin halklara attığı rezil bir iftiradır. Kürdistan'ı boydan boya düzleştirmek ve hizaya getirmek için generallerle akademisyenlerin aynı masalarda uydurup servis ettikleri bu muhteşem masalın büyüsü ve Kürtlerin Oğuz Boyunun bir kolu olduğu şeklinde piyasaya sürülen teorik şaka, 1984 ağustosunda yerle bir olmuştur.
1984'te "Lawo hinek ketine van çiya ji xwe re dibêjin Apocî" diye korkuyla fısıldaşan bir kavim, 1993'te dağlar bombalanırken "Bombe em in bombe li me barînin" diye sloganlar atıp şehir merkezlerine yürüdükleri günlerde devletin bütün dezenfektasyon ve imha aygıtları bataklığı kurutmak için çalışmaya başladı. 1990-95 arası Kürtler sadece yerde kalan cenazelerini toplarken bir taraftan da direniş kendini durmadan dipten dibe örgütlüyordu. Yeryüzünde devletine benzeme noktasında hiç kimseyi rakip kabul etmeyen komşu kavim, Kürt Siyasal Hareketi'nin kitlesel gövdesini farkettiği anda kendi devletine ve medyasına paralel bir söylem değişikliğine gitti. İlkin kandırılmış kardeşler, sonra çapulcular ve mağara adamları, en son vatan haini Kürtler. Malazgirt'ten İstiklal Harbi'ne kadar uzun bir tarihsel müttefiklik üzerine kurulu ilişkinin niçin bozulduğuna dair komşu halk kendine şu soruyu sormayı hep unutmuştur: Bu ittifak gerçekten 1984'te mi dağıldı? Çünkü devletin resmi okullarında ve vatanperver medyasında tarihin nereden ve nasıl okunması gerektiği noktasında insanlık tarihinin en trajikomik okumaları yaptırılmıştı. O yüzden şimdilerde o kardeşlik miti faşizmin ve Beyaz Türklük kompleksinin kalın duvarlarına toslayıp dağılmaktadır.
Üç beş çapulcu olarak kodlanan bir hareketin 20 yıl sonra bütün Ortadoğu dengelerini sarsan ve küresel bağlamda bir politik özne olarak muhatap alınan bir halk hareketine dönüşmüş olması haritanın batısında gerçekliği kavranılabilir ve anlaşılabilir kılacağı yerde devlet gericiliği ve medyanın kirli ittifakları ve kışkırtıcı cehaleti sayesinde kitlesel bir faşizmi palazlamıştır.  Korkunun cumhuriyeti ve onun iktidarları düşmansız bir tek gün yaşayamamışlardır çünkü. Şiddetin özgürleştiren karakterini ya da şiddetin estetizmini yüceltmeden bu savaşın kimlerden neyi alıp götürdüğünü, kimlere neleri kazandırdığını hesaplayamayan bir kitle algısının gelip duracağı yer devlet aklıdır. Basra Körfezi'nden Halep sınırına, Malatya'dan Horasan bölgesine, oradan Ortadoğu ve Avrupa'ya kadar yayılan politik direniş hattı, Kürdü gün be gün özgürlüğe yaklaştırırken komşu kavmi faşizmin ve korkunç bir cehaletin pençesine atmaktadır. Fransa banliyölerini ateşe veren göçmenlerin isyan ruhu bir Fransız soylusunda nasıl bir nefret-hayranlık karışımı bir duygu yaratıyorsa, neredeyse kendini ülkenin merkezi gündemine oturtmakta bu kadar başarılı olabilen bir direniş hareketi aynı şekilde İzmir ve İstanbul'daki bir sahil kent soylusunu da çıldırtmaktadır.
Bu gün aynı Kürtler devletlerin insanlara neler yapabileceğini ve yaptıklarını ezber etmiş ve devlet yerine halklar federasyonunu gündemleştirmişlerdir. Dil ve kimlik üzerinden yaşamı ve varoluşu tanımlayan yaşlı ve modern dünyaya karşı, kadını, çocuğu, sokağı, doğayı, ekonomiyi, dayanışmayı, yoldaşlığı, sınıfları ve iktidar ilişkilerini yeniden düzenlemenin kavgasını vermektedirler bu gün. Kürdistan devrimi tarihin en kanlı ve en uzun devrimi olacaktır diye başlayan 1980'li yılların manifesto maddesi hala geçerlidir. 1984 ağustosu Nuri Dêrsimî, Cibranlı Xalid, Ferzende Beg, İhsan Nuri ve Doktor Fuat'ın tarihsel rövanşıdır. Derin bir tarihsel geleneğe yaslanmış derin bir öfkenin dışavurumudur. Sadece Kürdistan'da değil, Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasına yeni bir yaşam politikası ve alternatif bir yaşam kültürü sunabilen Kürt siyasal hareketi şunu hepimize göstermiştir ki: sivrisineği yok etmek için bataklığı kurutmak çok kötü kurgulanmış bir yalandır. Asıl gözlerden kaçan bataklık, yüz yıllık üniter çılgınlığın ve düzleştirme arzusunun yarattığı zihinsel bataklıktır. Bu bataklığı görmeden konuşmak ve yaşamak Kürde direnişi, Türke düşmanlığı öğretmeye devam edecektir.


Kaynak: Özgür Politika Gazetesi Politik ART eki http://politikart1.blogspot.de/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder