4 Ekim 2010 Pazartesi

Şerrê Seyîdxanê Kerr û Sidîqê Hecî Mistefa Begê


Nedim Dit

Peyama Azadi’de bundan önce yayımlanan “Şiir ve Stran Tahlilleri” yazı dizimizin ilkinde Serda Selaheddînê Gimgimî’nin (Selahattin Gümgüm, Varto, 1945 - 1967) aruz vezniyle yazmış olduğu “Yar a Min” adlı şiirini, ikincisinde müellifini saptayamadığımız 75 beyitlik “Gur û Rovî” adlı fabl türünde yazılmış bir şiiri tahlil etmeye çalıştık. Dizinin üçüncüsünde ise dengbêj geleneğinin son ve dev ismi Reso’nun epik (destanî) bir stranını tahlil etmeye çalışacağımızı ikinci yazımızda söylemiştik.



Reso’nun “Şerrê Seyîdxanê Kerr û Sidîqê Hecî Mistefa Begê” adlı bu epik stranı üzerinde çalışma, aslında uzun bir süreden beri –tabiri caizse- repertuarımızda vardı; ne ki arşivimizde bulunan Reso’ya ait kasetin bu stranında bir mısra silinmişti. Bu stranın tamamını uzunca bir süre aradık; çünkü bu stran, bir anlamda Ağrı Dağı İsyanı’nın (1926 – 1930) cephe gerisindeki olaylarına da ışık tutuyor. Sonunda Reso’yla ilgili Peyama Azadi’de yayımlanan yazılarımızı okuyan ve Erzurum’un Karayazı ilçesi Aşağı Söylemez Köyünden olup çok uzun yıllardır Fransa’da yaşadığını söyleyen Sayın Salih DEMİR ile diyaloğumuz oldu. Sayın DEMİR, kendilerinde Reso’nun çok sayıda stranı olduğunu belirtince, biz bu stranı da sorduk ve kendilerinde olduğunu belirttikleri gibi ricamızı kırmayıp bize düzyazı olarak yazıp gönderme nezaketinde de bulundular. Stranımız tamamlanmış oldu böylelikle. Kendilerine müteşekkiriz.

Eksik olan sadece bir mısra bile olsa bizce böylesine bir destanın güzelliğini zedeleyebileceği gibi bu stran-destan parçalarını toplayıp böylesine muazzam bir biçimde aktaran merhum Dengbêj Reso’ya da saygısızlık olurdu. Her ne kadar bu stranı destan olarak niteliyorsak da bu destandaki tüm kişi ve olaylar gerçektir, gerçek adlarıyladır. Reso’nun stranlarını klasik destanlardan ayıran tek yan da budur bizce.

Reso’nun, aslında “kilamê mêrxasîyê” adı da verilen tüm klasik stranlarındaki kişi ve olaylar gerçektir. O bir destan şairidir tıpkı Homeros gibi. Homeros’tan farkı, Reso yaşanılanların destanını yapmıştır. Bunu yaparken hem bestesine hem de güftesine imza atmıştır.

Diğer çalışmalarımızda olduğu gibi şimdi ilkin stranın söylendiği dil olan Kürtçesini, sonra Türkçe çevirisini yazıp tahlil etmeye çalışalım. Stranın, özellikle muhteva bakımından tahlili yapılırken, stranda adı geçen kimi şahısların yaşayan akrabalarından memnuniyetsizlikler alabileceğimizi kestirebiliyoruz. Her ne hikmetse geçmişte kendi ulusuna ihanet eden ya da ihanet edecek çizgiye varacak kadar olumsuzlukları görülen şahısların günümüzdeki ardılları (torunları ya da diğer akrabaları…) bunu kabul etmeye pek yanaşmak istemedikleri gibi bunların dile getirilmesine karşı da son derece hoşgörüşsüzdürler; ne ki 80-90 yıl önceki tarih, çok eski bir tarih değildir. Realiteleri uzun süre insanlardan saklamaya hiç kimse muktedir olamıyor artık günümüzde. Biz bu tahlilleri bilimsel kriterlere uygun olarak yapmaya çalışıyoruz. Elimizde veri olarak dengbêjin stranı ile o günleri anlatan, değerlendiren kitaplar vardır. Olabildiğince subjektif yargılardan, değerlendirmelerden kaçınacağız; objektif olmaya özellikle özen göstereceğiz. Bununla birlikte eleştirileri ya da düzeltme bilgileri olursa, bunları da büyük bir dikkatle değerlendirmeye alacağımızı ve aynı sitede yayımlatmaya çalışacağımızı da belirtelim. e – mail adresimiz yazımızın altında yer alacaktır. Encamında bu bir epik strandır. Stranı söyleyen Reso (1908-1983), bunu en az 55 - 60 yıl önce yaparak söylemiştir. İnanıyoruz ki Reso bu stranı söylediğinde, o günleri yaşayan bir dizi canlı tanıktan olayın parçalarını derlemiştir. Ayrıca kendisinin de o olayların yaşandığı yıllarda 20 yaş dolaylarında olduğunun kestirilebilineceği unutulmamalıdır. Ve son profesyonel dengbêj olan Reso’nun tüm yaşamı o mıntıkada geçmiştir. Şimdi stranımıza geçebiliriz artık.


Şerrê Seyîdxanê Kerr û Sidîqê Hecî Mistefa Begê / ı
Kurdi

Hey axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao
Lo lo maqûlo sibe ye, bi Rasta Cemalvêrdîyê diketim bi avî ye
Hela hela-hela xweşmêra, sêr bikin dizgînê çapilyan û mawzera
Eza gulîkurê tifinga bavê Sulhedîn di desta da zare-zar e
Ji êvara Xudê da gulle û barût xav dibare
De teyrê ecel ji êvar da ser serê bavê Sulhedîn digere
Dûyê wan ra berxê mala bavê min gulîkurê
Bira kes medhê mêranîya xwe nede
Vê gotina kin û dirêj kes nebêje
Ji êvar da teyrê ecel li ser serê bavê Sulhedîn digere
Dûyê wan ra berxê mala bavê min gulîkurê
Bira kes medhê mêranîya xu nede
Vê gotina kin û dirêj kes nebêje
Xudê dizane, dikeve roja oxilmê giran e
Bira li meydana bavê Sulhedîn ku nebe, eza pepûkê
Daîm dê dergûşê ber pêsîrê xwe davêje
Helan danê, helan danê, bavê bavê min helan danê
Bihar e, bîna gulle û barût ser berxê mala bavê min gulîkurê ketîye
Egîtê mala bavê min îro dîsa dimirin ranabin ji orta meydanê
Hey axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao
Lo lo maqûlo sibe ye, bi Rasta Cemalvêrdîyê diketim bi darê ter e
Seyîdxan bi sê denga ba dikir Sidîqê Hecî Mistefa
Digo, tu bidî xatirê Xudê û pêximber e
Serê me li ser kevir û dar e
Destê me ji kozî û kulfetê me qetîyaye
Pêşîya fîrarê me berde bira here
Ne tu bi xwe dizanî îsal bû çendik û çend sal e
Hikûmeta Cimûrîyetê mala te mîrat bûyo, bi dûyê me ketîye
Daîma bi teqîb li birîna serê me digere
Îsal bû çendik û çend sal e tu bi xwe dizanî
Hikûmeta Cimûrîyetê bi dûyê me ketîye
Mala te mîrat bûyo, bi şevê rojê
Li teqîb û birîna serê me digere, weê
Tefîq bi sê denga digo, Seyîdxan
Mala te şewitîye, şerefa mala me ra eyb e
Lava kesî neke, ber kesî negere
Ne tu bi xwe dizanî kî berê xwe bide berxê mala Ûsivê Seydo
Ez ê sond bixum bi saxî silametî
Ser kozî û kulfetê xu da venagere
Welle nabe, bille nabe, maqûlê mala bavê min ranabe
Sidîqê Hecî Mistefa digo, Mûsa Bego Apo
Ne min bi Şêx Badînê Dignûgê sond xwarîye, êdî nabe
Yan mirina min e, yan berxê mala Ûsivê Seydo
Saxî silametî ser mi da derbas nabe
Hey axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao, axao
Lo lo maqûlo sibe ye, bi Rasta Cemalvêrdîyê diketim bi çem û kanî
Min dî Sidîqê Hecî Mistefa ba dikir, Mûsa Bego Apo
Malmîrato ca rabe, li hela-hela xweşmêra sêr bike
Qirçînê çapilyan û mawzera, mala te şewitîyo
Pêşîya fîrara gund hilanî
Xudê xirab bike mala xelkê Intabê
Qe nedigotin, fîrar gune ne
Pêşîya berxê mala bavê min girtine
Ji êvar da ser wan egîta li Rasta Cemalvêrdîyê kirin kafirstanî
Lê bira kulla Xudê bi kul be, lawo
Bikeve mala Kor Husênê Intabê
Pêşîya berxê mala bavê min gulîkurê girtin
Ji êvara Xudê da ser egîtê mala bavê min kirin kafirstanî
Tefîq destê xwe avête darê çapilyê
Derbekî li Sidîqê Hecî Mistefa dida
Digo, hel-hel, Seyîdxan ez birayê te me
Bavê Salih peyayê xerîb im
Rojê oxilmê da birayê te di meydanê da
Mêra dikuje bi mêranî
Helan danê, bavê bavê min helan danê
Bihar e, bîna gulle û barût ser berxê mala bavê min gulîkurê ketîye
Egîtê mala bavê min îro dîsa dimirin ranabin ji orta meydanê

Seyîdxanê Kerr ile Sidîqê Hecî Mistefa Beg’in Kavgası
Kilam’ın Türkçe Anlamı

“Hey Ağa…” diye başlayan giriş –ki 2 bölümün daha başında yer alacaktır- ağaya seslenen bir ünlemdir; çünkü Seyîdxanê Kerr, aynı zamanda feodal bir ağa, aşiret lideridir.
Ey makul insan, sabahtır, Cemalvêrdî Düzü’ne düşmüşüm (yola), sulaktır
O iyi yiğitlerin meydan okumalarını seyredin; dizgin, mekanizma sürgülerini ve mavzerleri
Örükleri kesilesice ben (görüyorum ki) Sulhedîn’in babasının tüfeği elinde inim inim inliyor
Allah’ın akşamından beri kurşun ve barut çiğ gibi yağıyor
Ecel kuşu akşamdan beridir Sulhedîn’in babasının başı üstünde uçuşuyor
Örükleri kesilesice babamgillerin yiğitleri ardından kimse yiğitliğini övmesin
Bu lafı kimse, kısa veya uzun, etmesin
Akşamdan beri ecel kuşu Sulhedîn’in babasının başı üstünde uçuşuyor
Örükleri kesilesice babamgillerin yiğitleri ardından kimse yiğitliğini övmesin.
Bu lafı kimse, kısa veya uzun, etmesin
Allah bilir ki ağır (büyük) savaşlara girdiğinde
Hay zavallı ben, Sulhedîn’in babasının bulunduğu meydanda
Anne (bile) daima kucağındaki yavrusunu atıyor (öylesine bir kasırga yaratıyor o)
Meydan okuyor da yine babamın babası meydan okuyor
Bahardır, kurşun ve barut kokusu, örükleri kesilesice benim babamgillerin yiğitleri üstüne sinmiş
Babamgillerin yiğitleri bugün yine ölüyorlar; ama meydanı terk etmiyorlar (kaçmıyorlar)
Hey Ağa, …
Ey makul insan, sabahtır, Cemalvêrdî Düzü’ne düşmüşüm, yeşil-canlı ağaçlıklıdır
Seyîdxan üç kez sesleniyordu Sidîqê Hecî Mistefa’ya:
“Allah ve Peygamber’in hatırına ver” diyordu
“Başımız ağaçların ve taşların üzerindedir (bunlardır yastığımız)
Çoluk çocuğumuzdan kopmuşuz
Firarilerimizin önünü kesme, bırak gidelim
Sen kendin de biliyorsun ki yıllardan beridir
Cumhuriyet Hükümeti, hay evin yıkılsın (kendin de biliyorsun), peşimize düşmüş
Sürekli bizi izlemekte, boş yanımızı (açık vermemizi) kollamaktadır”
“Bu kaçıncı yıldır, kendin de biliyorsun ki Cumhuriyet Hükümeti peşimize düşmüştür
Hay evin yıkılsın (kendin de biliyorsun), gece gündüz
Sürekli bizi izlemekte, boş yanımızı (açık vermemizi) kollamaktadır”
Tefîq (Tevfik) üç sesle (üç defa) diyordu: “Seyîdxan,
Evin yanmıştır (evi yanasıca) aile şerefimize ayıptır
Kimseye yalvarma, kimsenin çevresinde dolanıp durma
Sen kendin de biliyorsun ki kim Ûsivê Seydogilin yiğitlerine yönelirse
Ben sana yemin içeyim ki (hiçbir zaman) sağ salim
Çoluk çocuklarının yanına dönemeyecektir”
Vallahi olmuyor, billahi olmuyor, babamgillerin o makul insanlarına olmuyor (bu onlara yapılmamalı)
Sidîqê Hecî Mistefa diyordu: “Musa Bey Amca,
Ben Dignûglu (Dignûg: Malazgirt’e bağlı bir belde) Şeyh Badîn’in başına yemin etmişim, artık olmuyor
Ya ben ölürüm (bugün) ya da Ûsivê Seydogilin yiğitleri
Üzerimden (benim mıntıkamdan) sağ salim geçip gidemezler.”
Hey Axa, …
Ey makul insan, sabahtır, Cemalvêrdî Düzü’ne düşmüşüm (yola), akarsulu ve pınarlıdır
Gördüm ki Sidîqê Hecî Mistefa sesleniyordu: “Musa Bey Amca
Evin yıkılasıca bir kalk hele, iyi yiğitlerin meydan okumalarını seyret
Mavzerlerin mekanizma seslerini, evin yanasıca
Firarilerin önü (öncüleri) köyü tuttu (köye ulaştı)”
Allah İntab (İntab: Patnos ve Tutak arası mıntıkanın genel adı) halkının evini yıksın
Hiç demiyordular ki firariler yazıktır
Babamgillerin yiğitlerinin önünü (yollarını) kesmişler
Akşamdan beri Cemalvêrdî Düzü’nde bu yiğitlere kâfirlikten beter etmişler (onları çok acımasızca kuşatmışlar)
Fakat Allah’ın kıranı, kıran olsun da İntablı Kor Husên’in evine girsin
Örükleri kesilesice benim, babamgillerin yiğitlerinin önünü (yolunu) kestiler
Allah’ın akşamından beri babamgillerin yiğitlerine kâfirlikten beter etmişler
Tefîq (silahın) mekanizmasına elini attı
Bir kurşunla vurdu Sidîqê Hecî Mistefa’yı
Diyordu ki: “Hela-hela Seyîdxan, ben senin kardeşinim
Salih’in babasıyım, garip bir adamım
Kardeşin böyle savaş günlerinde meydanlarda
Yiğitleri öldürür yiğitçe”
Meydan okuyor da yine babamın babası meydan okuyor
Bahardır, kurşun ve barut kokusu, örükleri kesilesice benim babamgillerin yiğitleri üstüne sinmiş
Babamgillerin yiğitleri bugün yine ölüyorlar; ama meydanın terk etmiyorlar (kaçmıyorlar)

Reso


Strana ilkin şekil itibariyle bakalım. Bu perspektiften baktığımızda öncelikle üç ana bölümden oluştuğunu görüyoruz. Bu bölümlerin her birine “Hey axao…” diye bir sesleniş ünlemiyle başlıyor. 1. bölüm ayrıca kendi arasında iki; 2. ve 3. bölümler de kendi aralarında dört alt bölümden oluşuyor. Stranda bir vezin yoktur; ama bu ses benzeşimlerinin (kafiyelerin) de olmadığı anlamına gelmiyor. Klasik Kürt stranlarının tamamında bu ses benzeşimleri (kafiye) muhakkak vardır. Her ne kadar Sayın Ahmet ARAS, “kilamê edetî” diye nitelediği klasik Kürt satranlarının vezinsiz ve kafiyesiz (serbest) olduğunu söylüyorsa da (1) bu konuda ciddi bir yanılgı içerisinde olduklarını belirtmeliyiz. Vezin (ölçü), mısralardaki hece sayılarının birbirine eşit olması esasına dayanır bir yerde. Bu anlamda klasik stranlarımızın büyük çoğunluğu vezinsizdir, bu konuda hemfikiriz kendileriyle; ama kafiyesiz olduğunu söyleyebilme olanağımız hiç yok. Bizzat Sayın Ahmet ARAS’ın adı geçen yerdeki yazısına aldığı stranlarda kafiye vardır. Zaten dengbêjlerimiz kafiye konusunda büyük titizlik göstermişlerdir; zira aynı zamanda bir şiir de olan stranlarda dengbêjler, iç ahenk kadar dış ahenk yaratmaya, böylelikle şiir-stranın duyurma gücü nü artırmaya, bu durumu özellikle gözetmeye da itina gösterme zorunluluğunu hissetmişlerdir. Öyle ki dengbêjler kimi kafiye olarak seçtikleri kelimeleri farklı stranlarında da kullanırlar. Örneğin Reso, “ce (arpa)” ve “teyrê atmece” olarak seçtiği kafiyeleri hem “Seîdê Nado Sarê Gêjo” stranında hem de ünlü “Filîtê Quto” adlı destanî stranında kullanır. Tesadüfi bir durum değildir bu. Bu, şair-dengbêjin kafiye bulma konusundaki hem gösterdiği özeni, hem kaygısını ve hem de uzun stranlar için çektiği zorlukları bize gösterir; yoksa Sayın ARAS’ın ifadesinin aksine ne bir serbestlik ne de o serbestlikten istifade edip rahat söyleyebilme hususu vardır. İleride bu konuda daha geniş yazma düşüncemizi saklı tutarak asıl konumuza dönelim. İlk bölümde 19 mısra vardır. Bu 19 mısranın 16’sı “e, ê” sesleriyle bitiyor. Bununla birlikte dengbêj, asıl ses benzeşim vurgularını “mawzera, zare zare, digere, gulîkurê, digere, gulîkurê” kelimeleriyle yapmıştır. Bu ses benzeşimlerini, aslında daha sonraki bölümlerde kullanacağı benzer kelimelere “bir hazırlık” babında da değerlendirebiliriz. Nitekim bu seslerce benzeşim (kafiye) amaçlı olmak üzere 2. bölümde mısra sonlarında “tere, pêximbere, dare, here, digere, negere, venagere” kelimelerini güçlü bir şekilde kullanarak 1. bölümdeki mısralarla irtibatını kesmez. Diğer bir ifade ile iki bölümde de bir “..ere, ..re” hakimiyetini ses benzeşimi olarak tesis eder. Bu mısralarda asıl kafiye olan ses “-r” dir. “e, ê” sesleri yardımcı ses olarak kafiyelere eklenmiştir. Biz buna “kafiye bakımından da serbest”tir diyemeyiz. 2. bölümde bu seslerin dışındaki mısralarda da büyük çoğunluk yine “e” sesiyle, 5 mısra “o” , 1 mısra da “n” sesiyle bitmiştir. Toplam 23 mısradan oluşan 3. bölümde ses benzeşimlerinin ağırlığı, 10 mısrayla yine “e, ê” sesleri üzerine inşa edilmiştir. Bunu 5 mısrayla “i” , 4 mısrayla “o” , 2 mısrayla “a” ve birer mısrayla da “m” ve “n” sesleri izler. Bunları söylerken, bu stranın üzerinde akademik anlamda bir edebî çalışma yapmakta olduğumuzun altını çizmeye gereksinim duyduğumuzu da belirtelim. Aynı zamanda bilimsel bir çalışmadır da bu; ne ki stranların tarihi bir belge olmadığının da bilincindeyiz; ama böylesi konularda araştırma yapacak olanlara bir fikir verme babında da son derece önemlidir.

Şiirin muhteva bakımından incelenmesine gelince, “Şiir ve Stran Tahlilleri - I “’de klasik şiir ve stranlarımızın tahliline niçin gereksinim duyduğumuzu ve bunun metodolojisi hakkında kısaca bilgi vermiştik. Ona yeniden değinmeyeceğiz bu yazımızda. Yine aynı yazıda tahlillerin edebî krîterlerinin “olmazsa olmaz” larından biri de şairin sosyo-kültürel ve düşünsel yapısı ile yaşadığı yer ve dönem yönünden inceleme olduğunu dile getirmiştik. Reso ile ilgili daha önce Peyama Azadi’de yayımlanan “Dengbêj Geleneğinin Sonu ya da Bu Geleneğin Son Halkası: Reso”, “Reso ve Dengbêjlik ve de Roj Tv.nin Müebbet Mahkûmları”adlarını taşıyan yazılarımızda yeterli bilgi verdik sanırız. O yazıları okumayanların, bizce bundan önce onları okumaları gerekir. Reso tanınmadan, onun efsanevî gücü bilinmeden bu stranın tahlilinin yeterince anlaşılırlığı güçleşir. Zaten tahlil için bu gerekiyor da. Biz, sadece daha önce yazdıklarımızı yeniden yazmaktan imtina ediyoruz. Yine de ye yer -sırası geldikçe- bazı yönlerine değineceğiz.

Stranda her şeyden önce şair-dengbêj bir dekor çiziyor. Bu dekorun odağına Cemalvêrdî adını taşıyan Ağrı’nın Dutax (Tutak) ilçesine bağlı bir köyü oturtuyor. Qertewîn (Kartevin, Katavin) Dağının eteklerine sırtını yaslamış olan bu köy, sadece yaşadığı olaylarla değil, dengbêjlerin pîri olarak kabul edilen Ebdalê Zeynikê’nin doğmuş olduğu köy olma münasebetiyle de bilinir (2). Stranda bahsi geçen olaylar da bu köyün çevresinde cereyan etmiştir. Cemalvêrdî’nin düzü, şairin çizmek istediği dekorun bir parçası ve stranın doğasına uygun olarak anlatılır; sulak bir yerdir burası, sert olmayan ya da yeşil-esnek ağaçlarla kaplı, dere ve pınarlarla doludur. Stranda, kimi ikincil duyguların yanısıra, başından sonuna kadar iç içe geçerek hakim olan iki temel duyguyu saptamak hiç zor olmasa gerek ki bunun verilerini çok rahat olarak görebiliriz. Bu temel duygulardan biri yiğitlik ise biri de acıma, merhamet duygusudur. Birbirine kovalent bağlarla bağlı olan bu duygulara aşağıda da değineceğiz.

Strandaki zaman, her ne denli klasik trajedilerdeki zaman kavramını çağrıştırıyorsa da ondan ayrı özellikler de arzeder; olayların gerçekleştiği zaman, statik bir zaman dilimi değildir; akşamdan başlayıp sabahlara kadar gelen ve günle buluşan bir zamandır. Gerçi dengbêj her üç bölümün de ikinci mısrasının dördüncü kelimesinde “sibeye…” diye başlayarak sabahı belirtiyorsa da üç ayrı yerde de “ji êvarda, ji êvara Xudêda…” diyerek savaşın akşamdan beri başladığını net bir biçimde dile getiriyor. Olaylara ağıt yakan –ki bu stran aynı zamanda bir ağıttır ve Reso bu ağıtı, olayların başkahramanı Seyîdxan’ın yakını olan bir kadının ağzından söyletir- kadın, yaşananlar üzerine yaktığı ağıtı sabah aktarır.

Mekân açısından ise bu stran tamı tamına klasik trajedileri çağrıştırıyor; mekân değişmiyor çünkü. Değişmeyen bu statik mekân, ağıtı yakan kadının duygusal yoğunluğunun limitini en üst safhaya çıkarıyor olmalı ki her bölümün başında da ”…bi rasta Cemalvêrdî’yê diketim…” diyor. Olayların odağıdır Cemalvêrdî. Reso burada, daha önceki mısra sonlarındaki sesleri de gözeterek, Cemalvêrdî düzünün görünür özelliklerini tasvir eder. Bunu yaparken, Molla Camî’nin “evsafta şiirin peygamberi” olarak kabul ettiği (3) Firdevsi sanırsınız O’nu. Öte yandan sanki bir trajedi yazarıdır O; zira söyledikleri aynı zamanda 20. yy.ın trajedileridir. Reso, aslında olayların geçtiği yeri tasvir etme işini, böylesine destanî stranlarının tamamında yapar. Bakınız Filîtê Quto stranına nasıl bir tasvirle giriş yapar:

“Heylor, heylor, heylor, heylor, heyloro…
Karwanî berxê min karwanî
Karwanî êvarê rabû sibê bi roê ra qe dananî
Kewanê kêrê, Kanîya Qîrê, Pira Batmanê
Delavê Paşo, pêşî vegerîya li ser paşî danî
Lawo tu çiqa xortekî heyf û nezan î
Tu bi çi aqilê hatî pêşîya vî karwanî?…”

Çok uzun olan bu stranın her bölümünün başında olayların geçtiği yere ilişkin bir başka gözlemini yapar; olay yerini iyiden iyiye dramatize eder. Zaten yukarıdaki 7 mısraya baktığımızda, suyun hareketlerini bile tasvir ettiğini görürüz Reso’nun.

Stranda, Cemalvêrdî dışında zikredilen başka isimler de vardır: Seyîdxan (Seyîdxanê Kerr, Seyîdxanê Mala Ûsivê Seydo da denir), Tefîq (Seyîdxan’ın kardeşi), Sidîqê Hecî Mistefa Begê (Cemalvêrdîli ve Sipkî Aşiretinin beylerinden), Musa Beg (Sidîkê Hecî Mistefa Beg’in amcası oğlu. Bu Musa Beg’i, Xoyti Aşireti liderlerinden Hacı Musa Bey ile karıştırmamak gerekir), Kor Husênê İntabê (Kör Hüseyin Paşa), Bavê Sulhedîn (Seyîdxanê Kerr’in kendisidir, Sulhedîn onun oğludur), Mala Ûsivê Seydo (Hesenan Aşiretinin Seyîdan Kolu. Seyîdxanê Kerr’in ailesi buraya mensuptur). Şêx Badîn’ê Dignûgê (Malazgirt’in bir beldesi olan Dignûg’un bu şeyhinin ne zaman yaşadığını öğrenemedik, konumuzla doğrudan ya da dolaylı bir ilgisi de yoktur zaten; sadece folklorik bir motif olarak geçmiştir burada)

Stranı, dolayısıyla strandaki mesajı, savaşı tam olarak algılayabilmek için, olayların gerisindeki nedenleri eşelememiz zorunludur. Bunun için de ilkin bu destan kahramanlarını, onların öykülerini özetle bilmemiz gerekir ki tahlilimizde isabetli neticelere ulaşabilelim. Bu şahısların tamamı da şu ya da bu şekilde birer tarihî objedir. Zaten bizim klasik stranlarımızın da her biri birer yaşanmış öyküdür, birer tarihtir. Bu öykülerde bizim kültürel ve folklorik ürünlerimiz, bizim özellikle son 100 yıllık tarihimiz yatıyor; bundandır eşelenmeleri gerektiği konusunda ısrarla üzerinde durmamız; asıl sözlü edebiyat verimlerimiz de bu verimlerin en büyük beslenme kaynakları da bunlardır çünkü.

Stranın başkahramanı Seyîdxan’dır. Daha önceki bir yazımızda da belirttiğimiz gibi, kulakları ağır olduğundan, halk arasında “Sağır Seyîdxan” anlamına gelen Seyîdxan’ê Kerr adıyla bilinir. Seyîdxan, kimilerinin 4 yıl, kimilerinin 5 yıl, kimilerinin de 6 yıl sürdüğünü iddia ettikleri Ağrı Dağı Direnişi’nin ünlü Fedai Desteleri’nden birinin lideridir. Ağrı Dağı Direnişi sırasında Kürt askerî operasyonlarına katılan ve hiçbir şeyden korkmayan gerilla birimlerine “Fedai Desteleri” denmiştir (4). Ağrı Direnişi’ne katılan Osman SEBRİ, Çar Leheng (Dört Kahraman) adını verdiği tarihî yazısında, Ferzende’den sonra ikinci kahraman olarak Seyîdxan ve Alican’ı anlatır (5). Ağrı Direnişi’nin 1930’da değil de 1932’de bittiğini ileri sürenlerin gerekçeleri arasında Seyîdxan’ın 1932 yılında 9 bin “güvenlik” gücü tarafından kuşatılarak öldürülmesi de vardır (6).

Seyîdxan, Zinnar Silopi (Kadri Cemilpaşa)’nın 1969 yılında Doza Kürdüstan adıyla yayımladığı tarihî anılarında da yer alır: “Agri Hoybun teşkilatina bagli olan Hesenanli Seyidan kabıle reisi Seyidhan ve Berazan kabilesi reisi Ali can agalarin idare ettigi kuvvetli çeteler türk ordusunun Muş, Malazgirt mintikalarinda faaliyite geçerek agriya taarruz eden askerin taarruzunun başarilmamasina gayret ediyorlardi” (yazım hataları, metnin orijinalindedir) (7). Yazının devamında Kadri Cemilpaşa, Türk ordusunun uzun süre başarılı olamamasında bu ve benzeri silahlı muhalefet gruplarının büyük etkisi olduğunu da belirtir (8).

Ağrı Direnişi’ne katılan Hasan Hişyar Serdî’ye göre Seyîdxan, bu isyanın efsanevi lideri İhsan Nuri Paşa’nın başlıca yardımcı komutanlarındandır. Seyîdxan, diğer yardımcı komutanlardan Ferzende ve Alican ile Türk ordusunun cephesine at sırtında düzenlediği ani baskınlarda, tıpkı bir kurdun sürüye dalışıyla tüm sürünün etrafa kaçışı gibi görünümler yaratır ve Türk ordusuna büyük kayıplar verdirtir (9). Kemal Süphandağ’a göre Seyîdxan, Erzurum Cezaevi’nde Berazan Aşireti Lideri Alican ile tanışır. Her ikisi de jandarmalar ile işbirlikçi Kürt milislerinin yaptıkları pisliklerden son derece muzdaripler. Birbirlerine, dışarı çıktıklarında yalnız jandarma ve milisleri hedeflerine alacaklarına dair yeminle söz verip adamlarıyla beraber cezaevinden kaçarlar. Hedefleri arasında bu stranda adı geçenlerden aynı zamanda askeri güçlerin “kraldan çok kralcı” diye nitelenebilecek birer gönüllü milisleri olan Sidîqê Hecî Mistefa Begê ile Musa Beg ve amcazadeleri Mahmut (Mehmê) de vardır, üçü de Seyîdxan’la girdikleri çatışmada öldürüleceklerdir. 1930 yılında Ağrı Direnişi’nin bastırılmasından sonra soluklanan askeri güçlerin artık tek temel hedefleri sadece Seyîdxan olacaktır (10). Bu amaçla bölgedeki askeri yığınaklar daha da artırılır. Oralarda artık barınabilme olanakları tümüyle tükenen Seyîdxan, Suriye’ye geçmek amacıyla savaşa savaşa Güney’e çekilir; ancak Mardin yöresindeki bir kuşatmada öldürülecektir.

Seyîdxan böyle bir kişiliktir. Tefîq de O’nun kardeşi ve aynı zamanda kader birliği yaptığı yoldaşı, aynı Fedai Destesi’nin elemanıdır. O da Seyîdxan gibi yiğit bir feodal bir unsur olduğu kadar milliyetçi-yurtsever düşüncelerle de mücehhezdir öğrendiğimiz kadarıyla. Seyîdxan’ın öldürüldüğü çatışmada O da vardır. O, Seyîdxan’ın oğlu Sulhedin ve bir grup adamları Suriye’ye geçmeyi başaracaklardır. Bir süre sonra geri dönen Tefîq, Silvan’ın bir köyünde yemek yerken, muhbirlerin “sayesinde” ev basılır ve yemek üzerinde öldürülür Kemal Süphandağ’a göre.

Yine Süphandağ’a göre Seyîdxan’ın oğlu Sulhedin de yanında 15 kişiyle beraber Tefîq’ten bir süre sonra, Muş taraflarına geçmek için Suriye’den dönerken Bismil yöresinde, Deştê Perîxanê denen yerde bir tarlada mola verirler. Yanlarındaki bir kişiyi, kendilerine ekmek getirmek üzere bir köye gönderirler. Köy muhtarı bu şahsı yakalatır ve jandarmaya teslim eder. Jandarmalar bu 15 kişiyi muhbirlerin sayesinde kuşatıp öldürürler. Dolayısıyla “Kürt tarihinin ihanetlerin de tarihi olduğu” tezi, bir kez daha geçerlilik kazanacaktır.

Stranın ikincil kahramanı durumunda bulunan Sidîqê Hecî Mistefa Begê ise yukarıda da değindiğimiz gibi Sipkî Aşireti’nin beylerindendir. O yörede telefonla ulaştığımız dostlarımızdan öğrendiğimize göre, bu aşiretin bilinen eski liderlerinden Ale Torin’ın torunlarındandır. Babasının adı Mustafa’dır. Ale Torin’ın diğer oğulları Ûsiv, Husên (bu şahıs, Ağrı Direnişi’nin efsanevi kahramanlarından Ferzende’nin annesi Asiye’nin babasıdır), Hesen (Hesen, Ağrı Direnişi’ne bir Fedai Destesi ile katılan Halis ÖZTÜRK’ün dedesidir), Ahmet adlarını taşır. Ahmet, stranda adı geçen Musa Beg’in babasıdır. Edindiğimiz bilgilere göre (sözlü kaynaklarımızın adı bizde saklıdır) bu aileden özellikle Ale Torin’ın torunlarından Mehmê (Ûsiv’in oğlu), Sidîq ve Musa, devlet “güvenlik” güçlerinin gönüllü milisliğini yapmışlardır ki bunlardan Sidîq ile Musa’nın adı stranda zaten açık olarak geçiyor ve konumları hakkında bize -pek de örtülü olmayan- bilgiler veriliyor.

Stranda adı geçenlerden tanıtılmasına özellikle ihtiyaç duyulan bir diğer tarihî karakter de Reso’nun “Kor Husên’ê İntab’ê” diye değindiği Kör Hüseyin Paşa’dır. Özellikle Patnos, Tutak, Erciş mıntıkalarında hakim olan Haydaranlılar Aşiretinin ve Patnos’taki Hamidiye Alayının lideridir. Reso, ağıtı yaktırdığı kadının ağzından bu şahsa beddua da ettirdiğine göre bunun nedenlerini irdelememiz ve bu şahsı da özetle tanımamız gerekir.

Kör Hüseyin Paşa, Ağrı Direnişi’nin lideri olan İhsan Nuri Paşa’nın anılarında şöyle yer alır: “Daha önceki Kürt isyanlarında bozgunculuk yaparak, kendi ulusuna ihanet etmiş olan Kör Hüseyin Paşa ise Ağrıya gelirken yolda kendisi gibi hain bir Kürtün kurşunlarına hedef olur ve beraberindeki oğlu Edo, yeğeni ve tornu ile birlikte öldürülürler” (11). İhsan Nuri Paşa, Cibranli Xalid Beg’in Erzurum’da tutuklanıp Erzurum - Karaköse – Patnos – Erciş - Adilcevaz güzergâhında Bitlis’e götürülürken, Haydaranlıların mıntıkasında olduğundan, Kör Hüseyin Paşa’nın kendisini kurtaracağını ümit ettiğini hatta bu nedenle kendisine haber de gönderdiğini; ancak Kör Hüseyin Paşa’nın bu konuda hiçbir şey yapmadığını 11. dipnotta gösterilen yerde söyler. İhsan Nuri şunları da ekler sözlerine: “İsyan yenilgiye uğrayınca, Şeyh’ın kardeşi Şeyh Mehdi, oğlu Şeyh Ali Rıza, Cıbrani, Hesenani, Zerkani savaşçılarıyla birlikte İran sınırına doğru geri çekildiler. O zaman Haydaranlıların bölgesinde Hüseyin Paşa adamlarıyla yedi gün boyunca bunların geçiş yollarını kesti. Fakat meydana gelen çatışmalardan sonra Hüseyin Paşanın adamları yolları açmak zorunda kaldılar ve bu gruplar İran sınırına vardılar… Artık Hüseyin Paşa’nın Türk devleti ile birlikte olduğu tümüyle ortaya çıkmıştı” (12). Kör Hüseyin Paşa’ya ilişkin bu anlatımların bir benzerini de Feqî Hüseyin SAĞNIÇ, Kör Hüseyin Paşa’nın oğlu Nadir Bey’in ağzından anlatır (13). M. KALMAN’ın Ağrı Direnişi adlı eserinde anlattıkları da bunlardan farklı değildir (14).

Zagros Bêrtî’nin “BERITAN” WEB sitesinde yazdığı da buna benzerdir. Bêrtî’ye göre Kör Hüseyin Paşa, Cibranli Xalid Beg’in liderliğindeki Azadî örgütünün üyesidir. 1925 Kürt Ayaklanması başladığında devletle işbirliği içerisine girer ki bu bilgiyi İhsan Nuri Paşa da yukarıda bahsettiğimiz eserinde verir. Erzurum’da tutuklanıp Bitlis’e gönderilen Cibranli Xalid Beg’i kurtarma görevi Azadî örgütünce şifreli bir yazıyla (yüz Reşat altını gönder – yani silahlı 100 süvari gönder demektir bu) Kör Hüseyin Paşa’ya verilir Sayın Bêrtî’ye göre; fakat Kör Hüseyin Paşa bunu yapmadığı gibi ayaklanma sırasında yurtsever Kürtlere elinden gelen zulmü yapar ve birçoğunun yakalanmasına sebep olur.

Kör Hüseyin Paşa’nın devlete yaranma çabaları sonuç vermeyecek ve Batı Anadolu’ya sürgüne gönderilecektir. Sürgün yerinden kaçarak Suriye’ye gelen Kör Hüseyin Paşa’nın –ki sürgün yerinde kader birliği yaptığı Xoyti Aşireti Reisi Hacı Musa Bey de vardır- ünlü Kürt şairi Cîgerxûn’a, Zagros Bêrtî’nin yukarıda bahsettiğimiz yerde belirttiğine göre, şöyle der: “Ben kimsenin namusuna karışmadım ama Kürt hareketine çok büyük zararlarım oldu. Benim hakkım ölümdür”. Azadî örgütü üyeleri Kör Hüseyin Paşa ile Xoytî Aşireti Reisi Hacı Musa Bey’in dumura uğrayan beyinleri sürgün yerinde açılacak; ne ki işte işten geçmiş ve köprülerin altından çok sular akmış olacaktır o güne varıncaya…

Kör Hüseyin Paşa’nın torunlarından Kemal Süphandağ, başta İhsan Nuri Paşa’nın sözleri olmak üzere -ki bu sözlerin İhsan Nuri Paşa’ya ait olmadığını iddia eder- dedesine yöneltilen bu eleştirileri –özellikle de Cibranli Xalid Beg’e yönelik olan eleştiriyi- reddeder (15); nedir ki Kör Hüseyin Paşa’nın bir başka torunu (aynı zamanda Kör Hüseyin Paşa’nın katili olan Medeni Bey’i öldüren) Mehmet GÜVEN ise yukarıdaki iddiaları tümüyle doğrular nitelikte konuşur: “Halit Bey (Cibranli Xalid Beg, ND) arazide Jandarmalar tarafından kıstırılınca Hüseyin Paşa’ya haber gönderir; ‘Zor durumdayım çok acil bana 30 altın gönder’ diye. Burada altın, adamdır. Ama Hüseyin Paşa ‘Ben devletime ihanet etmem’ cevabını vererek göndermeyi reddeder. Hüseyin Paşa isteseydi yardım ederdi. Hatta elindeki potansiyeli kullanarak doğuda bir göç (güç demek isteniyor olmalı, ND) oluşturabilirdi. Ama yapmadı. Çünkü onun hiç ihanet düşüncesi olmadı.”(16).

Şimdi bu tarihi kişilerin kişiliklerini de göz önünde bulundurarak tahlilimizin kalan kısmına devam edebiliriz. Stran, söyleniş itibariyle her şeyden önce edebiyatta, adına “inşat” denen bir etkinlik örneğidir adeta. İnşat, nazım ya da nesir parçalarının, o parçanın ruhuna uygun olarak yüksek sesle okunmasıdır. Dolayısıyla söz ile ses arasında alabildiğine muazzam bir uyum hedeflenir inşatta. Bir çeşit dramatizasyon çalışmasıdır. Reso’nun bu stranında da dinleyenler bakımından bu uyum fazlasıyla gözetilmiştir. Bu stranı, Reso’nun bize ulaştırılan bir kasetinde ilk dinlediğimizde en çok dikkatimizi çeken yanı da söz ile ses arasındaki uyumu olmuştu. Reso’nun bu stranda alegorik bir söyleyiş tarzını yeğlemesinin nedeni, şiir-stranın duyurma adrenalini en üst seviyeye tırmandırma kaygısını taşımasından olmalıdır diye düşünüyoruz. Gerçekten de Kürtçeyi az çok bilen ve klasik dengbêj stranlarına biraz aşinalığı olan her keste, bu stranı dinlerken birbirine nazire olabilecek duygulanmaların olacağına inanıyoruz biz. Neden mi? Şu örnek mısralar bize bir fikir verebilir kanısındayız bu konuda. Seyîdxan, Sidîqê Hecî Mistefa Begê’ye:

“Digo, tu bidî xatirê Xudê û pêximber e
Serê me li ser kevir û dar e
Destê me ji kozî û kulfetê me qetîyaye
Pêşîya fîrarê me berde bira here
Ne tu bi xwe dizanî îsal bû çendik û çend sal e
Hikûmeta cimûrîyetê mala te mîrat bûyo bi dûyê me ketîye
Daîma bi teqîb li birîna serê me digere”

diyen sözlerle yalvarırken, sözlerdeki bu yalvarma, sesin her zerreciğine büyük bir başarıyla yansıtılmıştır. Diğer bir söyleyişle ses ayrı söz ayrı birer kulvarı izlememiştir. Kanımızca Reso’nun bu strandaki başarısının en büyük amili burada yatar. Bundandır ki bu stran okunmak yerine Reso’nun kendi sesinden dinlenilmelidir. Reso, aslında milliyetçi-yurtsever düşüncelere de sahip bir dengbêjdir. Bu durumu özellikle Şerrê Bişarê Seydo ile -ki bu stranı, yukarıda andığımız “Dengbêj Geleneğinin Sonu ya da Bu Geleneğin Son Halkası: Reso” adlı yazımızda yazıp tahlil etmeye çalışmıştık- Cibranlı Xalid Beg üzerine söylediği stranlarda -bu stran da arşivimizde bulunmakla birlikte yarısı siliktir, tamamlar tamamlamaz, bunu da tahlil etmeye çalışacağız- belirgin olarak öne çıkar. Bu stranları da en az 55 – 60 yıl kadar önce söylediğini göz önünde bulundurursak, o yıllarda bu duyguları taşıyan tek dengbêj olarak da Reso’yu gösterebiliriz. Kanımızca Seyîdxan üzerine söylediği gerek bu stranda gerekse diğer stranlarında (Seyîdxan üzerine söylediği kaç stranı daha vardır) bu duyguları yakalamak mümkündür. Nitekim bu stranda da -ikincil olarak- askerlerle Seyîdxan arasındaki kavgada da eğilimini Seyîdxan’dan yana koyacaktır.

Strandaki olay şudur: Seyîdxan ve komutasındaki adamları Deşta İntabê denen yerden (Patnos -Dutax arasındaki geniş alan) geçmekteler. Zaman, 1925 – 1930 yılları arasıdır. Peşlerinde, onları bir an önce ortadan kaldırmak kastıyla o yıllarda daha yeni olan ve bu nedenle çoğunlukla Cumhuriyet Hükûmeti (hikûmeta cimûrîyetê) olarak bilinen erkin “güvenlik” güçleri vardır. Bu “güvenlik” güçlerinin onlara çok sıkıntı yarattığı, onları gece gündüz izlediği, punduna getirmeye çalıştığı, sürekli olarak boş yanlarını kolladığı çok net biçimde dile getirilmektedir. Seyîdxan ve adamlarının hiç rahat yüzü görmedikleri “Serê me li ser kevir û dare / Daîm bi teqîb li birîna serê me digere” mısralarından da rahatlıkla anlaşılabiliyor. Bu iki mısrada geçen iki deyim, Kürtçe’nin çok güzel, çok ilginç değimlerindendir. Buraya alınması folklorik bir değer olarak da öne çıkar. Yönleri muhtemelen (aşağıda nedenini de söyleyeceğiz) Muş-Malazgirt taraflarından Ağrı tarafına doğrudur. Yolları Deşta İntabê denen mıntıkada, Cemalvêrdi Köyü cıvarında Sidîqê Heci Mistefa Begê ve adamlarınca kesilir. Seyîdxan ve destesi çok sıkıntılıdır; yorgun, bitkin ve perişan bir durumda olduklarını az önce yazdığımız iki mısra yalnız başına bile bize verebiliyor. Strandan anladığımız kadarıyla doğrudan onlarla kapışmak istemek gibi bir niyetleri ve buna mecalleri de yoktur; çünkü “Allah ve peygamber hatırı için yolumuzdan çekil, biz gidelim, sen kendin de biliyorsun ki Cumhuriyet Hükûmeti yıllardır ardımızdadır, boş yanımızı kollamaktadır, gecemiz gündüzümüz yok, çoluk çocuğumuzdan kopmuşuz, yolumuzdan çekil, çekip gidelim…” anlamına gelecek sözlerle Sidîqê Hecî Mistefa’ya yalvarır. Stranda ayrıca İntab halkıyla Kör Hüseyin Paşa’ya da beddua vardır. Kör Hüseyin Paşa’nın torunu Kemal Süphandağ’ın ifadesiyle Hamidiye Alayları Kuzey Saha Komutanı olan Kör Hüseyin Paşa’nın hem bu sıfatı hem de ileri yaşta olması nedeniyle yöredeki diğer aşiretler üzerinde de belirgin bir etkisi vardır. Dolayısıyla ondan habersiz kuş uçmaz dense yeridir o mıntıkada. Öyleyse Reso’nun, bir kadının ağzından İntab halkına bedduası da oranın mutlak hakimi olan Kör Hüseyin Paşa’dan dolayıdır. Bedduanın nedeni açıkça belirtilmiştir: Kadın, “babamgilin yiğitlerinin yolunu kesmişler, akşamdan beri onları çok acımasızca kuşatmışlar, onlar firaridirler, yazıktırlar…” diyor.

Reso’nun bu strandaki Kör Hüseyin Paşa’ya ilişkin anlatımıyla İhsan Nuri Paşa, Zagros Bêrtî, Feqî Hüseyin Sağnıç ve M. Kalman’ın aynı kişi hakkındaki anlatımları arasında tıpatıp bir örtüşme vardır. 1925 Kürt Ayaklanması’nın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Ağrı tarafına ya da İran’a geçmek isteyen eylemcilerin yolları “kraldan çok kralcı olan” Kürt işbirlikçi ihanet şebekelerince sık sık kesilmiş ve kendi insanlarının işkencelerine maruz kalmışlardır; nedir ki dünya “etme-bulma” dünyasıdır. Kör Hüseyin Paşa’nın, Cumhuriyet Hükûmeti’nin imhasından kaçan bu adamlara yaptıklarının bir benzerini, sürgün yılları sonrasında Suriye’den gelip Ağrı Direnişi’ne katılmak isteyen çocuklarına, bu kez başka işbirlikçi hainler yapacaklar ve onlardan üç kardeşi öldüreceklerdir (17). Kör Hüseyin Paşa’nın, tüm meşakkatlere rağmen Ağrı Dağı’na ulaşabilen Nadir ve Mehmet (Memo) adındaki oğullarının büyük kahramanlıklar yaparak babalarının ihanetlerini unutturduklarını, İhsan Nuri Paşa’nın adı geçen eserinde dile getirdiğini de belirterek geçelim yeri gelmişken.

Yukarıda bu stranda, kimi ikincil duyguların yanısıra, başından sonuna kadar hakim olan iki temel duygudan söz etmiştik. Bunlardan birinin yiğitlik, birinin de acıma, merhamet duygusu olduklarını da söylemiştik. Yiğitlik duygusu dile getirilirken, strana bir yönüyle de barut ve kurşun kokusu, iki ayrı yerde tekrarlanan kelimelerle muazzam bir biçimde sindirilmiştir. Esasen strandaki genel dekoru ifade ederken bunun bir parçası olarak adeta stranın iliklerine kadar sindirilen bu barut ve kurşun kokusunun hissedilmemeye gelinmesi mümkün gibi de görülmüyor. Burada Reso sanki Homeros’tur. Reso’nun bu stranını edebî eleştiriden geçirirken, ister istemez Homeros’un Troya surları önündeki Ahay kahramanlarının meydan okumalarını tasvir etmesini hatırlıyoruz. Reso ile ilgili yukarıda anılan yazımızda da belirttiğimiz gibi O, okul yüzü görmemiştir. Dolayısıyla ne Homeros’un ne de İliada Destanı’nın adını bile duymuş olamaz. Öyleyse bu benzerlik, demek ki destanların doğasında vardır. Reso’nun çizdiği bu dekorun içerisinde yaptığı tasvirde bir yandan atların dizgin sesleriyle mavzerlerin mekanizma sesleri birbirine karışırken, bir yandan da bunu tamamlayan yoğun bir kurşun ve barut kokusunun yine çok yoğun bir halde atmosfere sinmiş olmasını hissedebiliyoruz. Silahlardan aralıksız olarak kurşunların çiğ çiğ akması, tüfeklerin acıdan inlemesi gibi gelecektir. Bir ölüm havasının, ölüm kokusunun hakimiyeti de çizilen dekora başarılı bir biçimde yansıtılmıştır bir yanıyla. Bu “Teyrê ecel ji êvarda ser serê bavê Sulhedîn digere” mısrasıyla mükemmel bir biçimde aktarılabilmiştir. Dolayısıyla öykünün kahramanı Seyîdxan, akşamdan beri aralıksız olarak ölümle burun buruna, kendisine yönelen silahlara karşı silahını konuşturmuştur. Mesele, ille de Seyîdxan’ın öldürülmesi meselesidir. Bu, stranda son derece açık olarak dile getirilmiştir. Seyîdxan’ın yalvarmalarına karşın, Sidîqê Hecî Mistefa Begê’nin “Bugün ya benim ölümümdür ya da Ûsivê Seydogilin yiğitleri (Seyîdxan ve adamları) sağ salim buradan geçip gidemezler” anlamına gelen sözlerinden rahatlıkla anlaşılabiliyor bu. Akşamdan beri sürüp gelen savaşın netleşen dehşet görüntüleri budur. Bu aynı zamanda stranın resmedilebilir özelliğinin de bir göstergesidir. Düşünün, mevsim bahardır; belki de doğadaki doğal buharlaşmanın yanı sıra bir de kurşun ve barut kokusunun ve dumanının yarattığı atmosferi… Bunu destekleyen dizgin, kurşun ve mavzerlerin mekanizmalarının sesleri… Ve bu atmosferin tam da ortasında ölümüne dimdik duran yiğitler… Arkalarında ateş kusan silahlarıyla binlerce Cumhuriyet Hükûmeti askeri, önlerinde de bu askerlerin işbirlikçileri olan Kürt ihanet çeteleri… Bir yiğitlik duygusu ancak bu kadar mükemmel resmedilebilirdi bir stranda bizce. Ve bu yiğitler, yine klasik değer yargıları uyarınca, koşullar ne kadar aleyhlerine olursa olsun kaçmayacaklar; ölüm olacak; ama kaçma olmayacaktır. Reso, ağıtı yaktırdığı kadının ağzından “dîsa…” sözüyle bunun aynı zamanda Ûsivê Seydogil’in yiğitlerinde bir devamlılık arzettiğini, bir gelenek olduğunu da ifade ediyor. Bu ailenin yiğitliği öylesine güçlü bir şekilde dile getiriliyor ki kadın “bunlardan sonra kimse uzun kısa laflar etmesin, kimse kendi yiğitliğinin övgüsünü yapmasın” anlamına gelecek sözler sarfederek, onların yiğitlik kulvarlarında bir geleneğin son temsilcileri olduklarını da anlatmaya çalışıyor.

Öte yandan Seyîdxan ve destesi dört yandan kuşatılmıştır. Değil kaçmak, soluk alıp vermelerine bile olanak tanınmayacak şekilde sarılmışlardır. Reso bu durumu, ağıtı yaktırdığı kadının ağzından “Pêşîya berxê mala bavê min girtine / Ji êvarda ser wan egîta li rasta Cemalvêrdî’yê kirin kafirstanî” sözleriyle dile getiriyor. Serhed mıntıkası Kürtlerinde kafir kelimesi, acıma, merhamet duygularından yoksun olanlara bir sıfat olarak yakıştırılır. Örneğin birinin acımasızlığını, merhametsizliğini ifade edebilmek için “çi kafire..” (ne kâfirdir) derler. Öyle ki daha çok küçük yaşlarda bile iki kardeşten biri diğerine haksızlık ya da hakaret ederse, anneleri, bunu yapanı “kafir” diye azarlar.

Bu aynı zamanda folklorik bir özelliktir. Reso’nun, bunu neden kafirî ya da kafirîtî biçiminde değil de kafirstanî biçiminde kullandığı da akla gelebilir. Bizce bu kullanım şekli tesadüfi değildir. Onları saranların tamamının bu acıma, merhamet gibi insanî duygulardan yoksun olduklarını, dolayısıyla orayı, o çevreyi tümüyle öylesi insanların yaşadığı bir yer olarak niteleme, gerek “güvenlik” güçlerinin gerekse işbirlikçi ihanet şebekelerinin gayri insanî eylemlerinin ulaşmış olduğu boyutlara işaret etme ihtiyacını duymuş olmasına bağlıyoruz bunu biz.

İşte tam da bu noktada Reso, anlattığı destanın kahramanı olan Seyîdxan’ı efsanevî bir güçle donatır ve yine tam da bu noktada artık anlatılan Seyîdxan değil, Troya Surları önündeki Ahilleus (Aşilyüs)’tür sanki; O’nun “uğursuz öfkesi” dir Homeros’un tabiriyle:

Xudê dizane dikeve roja oxilmê giran e
Bira li meydana bavê Sulhedîn ku nebe, eza pepûkê
Daîm dê dergûşê ber pêsîrê xwe davêje
Helan danê, helan danê bavê bavê min helan danê
Bihar e, bîna gulle û barût ser berxê mala bavê min gulîkurê ketîye
Egîtê mala bavê min îro dîsa dimirin ranabin ji orta meydanê”


Yukarıdaki 1. mısrada geçen “oxilme” , Reso’nun başka stranlarında da geçer, bu ya da “oxilmê giran” biçimiyle. Tamamında da “büyük savaş, korkunç savaş, dehşet saçan savaş” anlamlarında kullanır bunu Reso. Kürtlerde bir savaşın, kavganın korkunçluğunu, dehşetengiz görüntülerini ifade edebilmek için “dê ewladê (weledê) xwe davêje” derler. Reso da Seyîdxan’ın girdiği büyük savaşlarda yarattığı atmosferin dehşet saçan korkunçluğunu ifade edebilmek için bunu kullanmış olmalı. Bilinir ki anneler öyle kolay kolay tehlikeler karşısında kucaklarındaki bebeklerini atıp kaçmazlar; nedir ki Reso’ya göre Seyîdxan girdiği korkunç savaşlarda öylesine bir atmosfer, öylesine dehşetli manzaralar, öylesine olağandışı korkular ve hengâmeler yaratır ki anneler kucaklarındaki bebeklerine bile sahip çıkamaz; canlarını kurtarmak için yavrularını atıp kaçarlar. Savaş meydanındaki bir kişinin yiğitliğinin övgüsü böyle yapılıyor. Ve bu kişi habire meydan okuyor, kurşun ve barut kokusunun ezici hakimiyetini sağlayan yoğun bir atmosfer yaratmıştır. Bu kişinin meselesi devletle, devletin “güvenlik” gücüyle, işbirlikçi ihanet çeteleriyledir. Devlete karşı ulusal mücadele veren bir gerilla biriminin lideridir; ancak devletten daha devletçi olan Kürt işbirlikçi ihanet odakları da işin içine karışınca, içten içe Seyîdxan ve adamlarına olmadık kalleşlikler yapılınca, işte “oxilmê giran” o zaman ortaya çıkar. Artık destan uyarınca O, “kürre-i arzı” parçalayıp hasımlarını içine gömecek bir güce ulaşacaktır. “Kürre-i arz”da yaratacağı hengâmenin boyutları öyle bir merhaleye varacak ki “dê dergûşê ber pêsîrê xwe davêje” atmosferi oluşacaktır.

Tefîq de yiğitlik kulvarlarında ağabeyinden geri değildir stranda. Seyîdxan, Sidîqê Hecî Mistefa’ya: “Önümüzden çekilin, gidelim…” diye yalvardığında “ailemizin onuruna yakışmaz” diye sert tepkisi ve hemen ardından da kendi övgüsü vardır: “Ben senin kardeşinim, sana yeminle söyleyeyim ki kim Ûsivê Seydogil’in ailesine yönelirse, çoluk çocuğunun arasına bir daha sağ dönemez” diyecek ve ardından da bir kurşunla Sidîqê Hecî Mistefa’yı devirip öldürecektir.

Seyîdxan’ın, Ağrı Direnişi’nde bir gerilla destesinin lideri olduğu biliniyor. Diğer Fedai Desteleri gibi Seyîdxan’ın destesi de Direnişin lideri İhsan Nuri Paşa tarafından Bölge İllerindeki askeri birliklere saldırı düzenlemek ya da Ağrı’ya gönderilen askerlerin yollarını daha Ağrı’ya uzaklardayken kesmek, onları vurmak, caydırmak; dolayısıyla Direniş’in yükünü –kısmen de olsa- hafifletmek için sık sık gerilla eylemleri gerçekleştirmeye gönderilir. Örneğin Ferzende’nin Erzurum’a kadar gönderildiği, oradaki askeri birlikleri vurduğu bilinir. Seyîdxan ise ağırlıkla Malazgirt ve Muş mıntıkasında görevlendirilir. Böylesi gerilla eylemlerinden sonra peşlerine takılan binlerce askerden korunmak için çoğunlukla Ağrı Dağı’na dönülür. Strandaki bu olay da muhtemelen böylesi bir dönüş sırasındadır. Milis güçler de askerlere yaranmak için bunlara her türlü sıkıntıyı yaratmışlardır. O yörede ulaştığımız sözlü kaynaklara göre, Seyîdxan ve Alican’la başa çıkamayan “güvenlik” güçlerinin, bunların eşlerini, çoluk çocuklarını yakalamak için köylerine yöneldiklerinde, öncülerinin Sidîqê Hecî Mistefa Begê ve yakın akrabaları, adamları oldukları söylenir. Hatta iddialardan biri de Sidîqê Hecî Mistefa’nın, Seyîdxan’ın tutuklanan karısını kendisine almak için işbirlikçi milis olarak bırakılmasını sağladığı; ancak muradına nail olamadığıdır. Kemal Süphandağ’ın adı geçen eserinde belirttiğine göre bu milislerin en azılılarından olan Sidîqê Hecî Mistefa’nın amcası oğlu Mahmut (Mehmê), kendi tazısına, Seyîdxan’ın en can dostu Alican’ın tanınan ve yakın akrabası olan İpek adındaki kadının adını koyar. Bunlardan dolayı Seyîdxan’ın doğrudan doğruya bu hain milisleri öldürmek için bunların yakın akrabaları Abdulmecit Bey’in oğlu Halis Bey (ÖZTÜRK)’in de bilgisi dahilinde üzerlerine gittiğini ve onları öldürdüğünü söyleyen sözlü kaynaklarımız da oldu. Benzeri bir ifadeyi Kemal Süphandağ da adı geçen eserinde söyler.

Bu stranın tahliline ilişkin söyleyeceklerimiz özetle bunlardır. Böylesi stranlarda kimi zaman dengbêjlerin taraf tuttukları da söylenir. Biz bu anlamda Reso’nun taraf tuttuğuna inanmıyoruz. Reso’yla ilgili yukarıda adı geçen yazılarımızda da belirttiğimiz gibi O, herhangi bir aşiretten değildir, Rewan (Erivan)’dan gelen bir muhacirdir. Ve muhacirlik, ölünceye kadar da onda değişmez bir kader olmuştur. Seyîdxan Hesenanlı, Sidîqê Hecî Mistefa ise Sipkî aşiretinin mensubudur. Reso’nun stranda Seyîdxan’a hayranlık duyduğu söylenebilir; ne var ki bu O’na yakınlığına bağlanamaz; çünkü yakınlık yoktur. Ne olabilir peki? Şu olabilir: Seyîdxan yaptıklarıyla toplum içinde saygınlık, hayranlık uyandırmıştır. Kendi halkı için canı pahasına mücadele etmiş, çok büyük başarılara imza atmış ve sonunda da bu uğurda öldürülmüştür. Kendi adamlarının on katı, yüz katı sayıda “güvenlik” güçlerinin yanısıra bir o kadar da Kürt işbirlikçi ihanet şebekeleriyle yıllarca savaş halinde olmuştur. Ağrı Direnişi’nde efsaneler yaratmıştır. Kendi halkı arasında yarattığı hayranlıktan, o halk arasında yaşayan dengbêjin (Reso’nun) etkilenmemesi düşünülemez.. Kaldı ki dengbêjler de doğaları gereği haksızlığa karşı oldukları gibi bir görevleri de halk arasında destanlaşan, efsaneleşen böylesi kahramanları ve olayları derleyip kendi beceri ve estetik zevklerine uygun olarak mevcut olanlarla gelecek kuşaklara aktarmaktır. Şunu hiç bir zaman unutmamak gerekir ki her dengbêj, içinde yaşadığı, daimî bir unsuru olduğu toplumun sesidir, soluğudur; o toplumun dışarıya ve geleceğe açılan penceresidir. Geçmişten gelen ışığı olduğu gibi o toplumun yaşayışını, değerlerini, gelenek ve göreneklerini, yaşadığı felâketleri ya da değişik nedenlerle edindiği başarıları, sevinç ya da kederlerini, hainlerini, kahramanlarını gelecek kuşaklara aktarmak, onlara tanıtmak gibi saygın bir görevleri de vardır dengbêjlerin. Onlar, birer kültür ve folklor ürünleri taşıyıcılarıdırlar ki Reso’nun yaptığı da budur.
Not: Bu stran, Reso’nun kasetinin defalarca dinlenilmesinden sonra ilk kez bizim tarafımızdan yazıya aktarılmıştır.

nedimdit@hotmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder