25 Ekim 2012 Perşembe

Mavi Sürgünler-Sedat Ulugana

 Şiretê digote vê Mihbetê

Were em herin pêşîya vê dewletê

Bila bavême bidin

Xatirê me hirmetê...

Yıl 1934, aylardan Aralık… Süphan Dağı’nın külahı bembeyaz. Van Gölü’nün yarısı buz tutmuş. Sahildeki Akçıra Köyü’nden Şükrü Erol’un kızları Şöhret ile Muhbet, eşi Nazê birkaç jandarma eşliğinde o buzlar üzerinden Erciş’e götürülür. Onları orada 10 kadar aile daha beklemektedir. Yolculuk 3 ay sürer. Son durakları Isparta olur. Bu günü asla unutmayan Şöhret Erol hala yaşıyor. Cumhuriyetin ilk kuşak Kürt sürgünlerinden olan Erol, şimdilerde Ege Denizi sahilinde yer alan Akbük adlı küçük bir tatil beldesinin Kürt ninesi olarak tanınıyor. Akbük’ün Kürt ninesi, hala Türkçe konuşmuyor.


1930’LARDA ADANA ZİNDANI’NDA 700 KÜRT TUTSAK

Kızları Şöhret, Muhbet ve eşi Nazê sürgüne gönderildiğinde, Şükrü Erol, Adana Zindanı’nda ölen 700 Kürt tutsağın yakalandığı Tifüs hastalığının pençesindeydi. Önce uzun bir titremeye tutulan tutsaklar sonra terden sırılsıklam olur, bir yudum sudan sonra başını saman yastığa koyan ölürdü. Şükrü Erol ise bütün bu badireleri atlatan 100 kadar mahkûmdan birisi olmuştu. İdamla yargılandığı davada 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ağrı İsyanı nedeniyle tutuklanan Şükrü Erol, bir daha Van Gölü sahilindeki köyüne dönemedi. Şükrü Erol’la birlikte kardeşleri Yusuf ve Kerem, amcazadeleri Şebab, Kamil ve amcası Osman da Adana Zindanı’nda bulunuyordu. Zindanda kardeşi Kerem ile amcası Osman’ı kaybeden Şükrü Erol da, mapustan çıktığında çok yaşamayacaktı. Tifüsten kurtulan mahkûmların çoğu gibi o da akciğer kanserine yakalanmıştı.

İddialara göre Adana Zindanındaki Kürt tutsakların çoğuna zehirli iğneler yapılmıştı. O günlerin tanıklarından biri olan Hasan Gürbüz o günlere dair anılarında, tutsakların çoğuna iğne yapıldığını, iğnenin etkisiyle bacaklarının, ayak parmak uçlarından gövdelerine kadar, kömür gibi siyahlaştığını söylüyor.

Şükrü Erol Adana Zindanından tahliye olduğunda Isparta’ya eşinin ve kızlarının yanına gider. Devlet İskân Yasası gereği kendisine ev ve bahçe verilmiştir. Zindanın bıraktığı kalıcı etkilerle mücadelesi 2 yıl sürer. Öldüğünde eşi Nazê, yıllar sonra Ege bölgesine “Kürt Vahdettin” olarak nam salacak olan oğlu Bahattin’e hamiledir. Eşini kaybeden Nazê ve kızlarına devlet tarafından, Isparta’daki halı dokuma fabrikasında iş verilir. Aylar birbirini kovalar. Nazê Erol ve kızları Isparta’da yapamaz. Mecburî İskan Yasasından dolayı Van’a da dönemeyen Erol ailesine, Devlet Muhacir Komisyonu bir teklifte bulunur: “Şark bölgesi hariç, eğer herhangi bir yerde akrabanız varsa, sizi onların yanına gönderelim!”

İSKAN KANUNU’NUN PARÇALADIĞI AİLELER

“Casusluk şüphesi ve buna benzer sebeplerle Doğu’da ve bilhassa Birinci Umumi Müfettişlik mıntıkasında doğudan batıya nakillerde, casusluk ve buna benzer sebeplerle birlikte devletin güvenliği de daima göz önünde tutulmuştur. Bu sebeplerle 29 aileye mensup 180 ev, keza 475 nüfus Zeylanlı batıya nakledilmiştir.” (İdare Mecmuası 1933,fevkalade sayısı, sayfa 61)

İşte bu 29 aileden biri de Yusuf Maruf’un ailesiydi. Milas’ın Akbük Köyü’ne sürülmüşlerdi. Akbük o zamanlar Rumlardan boşaltılmış küçük bir sahil köyüydü. Buraya yerleştirilen ilk aile Yusuf Maruf’un ailesiydi. Rumlardan kalma değirmen hala çalışır durumdaydı. Zeytin fabrikası ise Kürtlerin pek işine yaramayacaktı çünkü Kürtler daha Zeytin’in ne olduğunu bilmiyorlardı. Yusuf Maruf, sahildeki kilisenin yanındaki eve yerleşmişti. Kiliseyi de tandır evi olarak kullanıyordu.

Sahildeki çınarın gölgesinde otururken bir gün, iki jandarma çıkagelir. Yusuf’a kardeşi Şükrü’nün vefat ettiğini, ailesini Akbük’e getirmesini söylerler.

AKBÜK’ÜN KÜRT NİNESİ HALA TÜRKÇE KONUŞMUYOR

Şöhret’in Akbük’teki yaşamı böylece başlar. Kendisiyle 2012’nin Haziran’ında Zilan Katliamı belgeselinin çekimleri sırasında Akbük’te görüştüm. Bozulmamış, sade Kürtçesiyle beni şaşırtan bu 100 yaşına merdiven dayayan yaşlı çınar, dönemin yaşayan birkaç tanığından biri:

“Babam Adana Hapishanesi’ndeyken bir kış günü bizi alıp götürdüler. 20 kadar aile idik. Bizi karakol karakol, Diyarbakır’a kadar atlarla getirdiler. Orada arabalara bindirdiler. Elazığ’da kardeşim hastalandı. Asker hastanesine kaldırdılar. Kardeşimin pencerelere yaklaşmasına bile izin vermiyordu askerler. Korkuyorlardı. Sonra tekrar yola düştük. Aramızda, nişanlısı daha önce Anadolu’ya sürülmüş bir genç kız da vardı. Düşünün onun geride kaldığını öğrenen devlet, onu da batıya sürüyordu. Akşamları kaldığımız yerler genellikle yol üstü bir köy evi oluyordu. Hepimizi bir yere topluyorlardı. Akşam kapıyı üzerimize kilitleyip sabah açıyorlardı. Isparta’ya geldiğimizden bir süre sonra babam vefat etti. Amcam Yusuf gelip bizi Akbük’e götürdü. Rumların evleri hala duruyordu. Kuyularda su vardı. O suları içtik hastalandık. Çoğumuz öldü. Kalanlar yaşadı.”

Yazının girişindeki dörtlük işte, Zilan’daki Kürtlerin, Şöhret ve Mihbet kardeşlerin  babalarına olan özlemleri için söyledikleri strandan. Kafiyesini bozarsak,

“Şöhret Mihbet’e diyordu ki

Gel bu devletin önünü keselim

Belki babamızı bize bağışlarlar (bize saygı gereği, kadın olmamızın hatırına verirler)” aşağı yukarı bu anlama geliyor.

KÜRTLERE ‘MAREŞAL’ YOLU, YUNANLAR VE RUMLAR

Akbük, deyim yerindeyse o yıllarda mahrumiyet bölgesidir. Ne yolu ne de herhangi bir hizmet kurumu vardır.1937’de Dersim Katliamı öncesi, Türk ordusu Ege Tatbikatı çerçevesinde Akbük dolaylarında büyük bir askeri manevra gerçekleştirir. Dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tır. Ağrı İsyanı sürecinde de Ağrı Dağı’ndaki iki operasyonu bizzat yöneten ve Ege tatbikatına katılacak olan Fevzi Çakmak için Akbük’e stabilize yol yapılır. Yol yapımında da sürgün Kürtler çalıştırılır. Kaderin cilvesi mi denilir bilinmez ama, Ağrı İsyanı’nın direnişçisi Yusuf Maruf, Ege Denizi sahilinde bir zamanlar karşısında savaştığı general için yol yapar.

 İki yıl sonra devlet Akbük’e bir gümrük şubesi yapar. Bunun için de iki jandarma görevlendirir. İkinci Dünya Savaşı patlak verir, Naziler Yunanistan’ı işgal eder, Yunanistan’dan kaçan mülteciler motorlarla Akbük’e çıkarlar. Akbük’te iki gün boyunca Kürtlere misafir olurlar. Daha sonra bu iki gümrük jandarması eşliğinde Akbük’ten ayrılırlar. Aynı günlerde iki İngiliz bombardıman uçağı Akbük dolaylarını iki saat boyunca bombalar. Şükrü Erol’un en küçük oğlu kolundan yaralanır. Ankara hükümetinden ikinci gün gazetelere bir açıklama düşer: “yanlışlıkla oldu!”

RUMLAR ‘GİDENLER’, KÜRTLER ‘GELENLER’

Şöhret Şam aslında Cumhuriyet tarihinin tanığı… Öyle ki 1926’da mübadele ile Yunanistan’da gönderilen Akbüklü Rumlardan biri yıllar sonra çıkıp gelir. Şöhret Şam’ın oturduğu evin eski sahibi olan bu yaşlı adam bahçedeki çınar ağacına sarılıp ağlar, sonra zeytinliğe çıkıp, kendi elleriyle diktiği zeytin ağaçlarına uzun uzun bakar. Ölünceye kadar da Akbük’ü her yıl ziyaret eder.

Yöre halkı Rumlara “Gidenler”, Kürtlere ise “Gelenler” der. Gidenler ile gelenler aslında aynı ortak acıları yaşamışlar. Onun için birbirlerini çok iyi anlamışlar ne kadar farklılıkları olsa da. Yaşlı Rum zeytin ağacına sarılıp ağladıkça Nazê Erol, Zilan dağlarındaki köylerini düşünüp ağlarmış. Bunun aktarıcısı da Şöhret Şam. Yaşlı Rum’un sarıldığı ağaçtaki zeytinler için de Kürtler ilk başta “biz bu siyah bücekleri yemeyiz” demişler. Kısacası Gelenler ile Gidenlerin acıları ortak, sadece alışkanlıkları farklıymış.

YÖRÜK YUSUF’LA KÜRT YUSUF’U KARŞI KARŞIYA GETİRİRLER

Akbük resmen köy statüsüne kavuşunca, devlet, Milas’taki topraksız yörükleri de Akbük’e yerleştirir. Yörüklerle Kürtleri karşı karşıya getirir. “Topal Yusuf’u ,Yusuf Maruf’a onlar takıştırır.

Günlerden bir gün Yörüklerden biri köy kahvesinde, “Topal Yusuf’u ayağından ben vurdum. Dersim’de askerdim. Yusuf o zaman eşkıya idi. Ben vurdum ayağından” der. Söz Yusuf’un kulağına gider. Yusuf, yörüğü döver kahvenin ortasında bağırır; “Ağrı İsyanı’nda keşke bu kurşunu yemeseydim. Çünkü o zaman Dersim’de de savaşırdım.”

Yusuf Maruf, Akbük’te okul açılacağını öğrenince Rum kilisesini boşaltır. Kilise okul yapılır. Okulun ilk öğretmeni de İzmir’den idealist bir gençtir, Kemalizme gönülden bağlı…

Kilise’nin hemen yanında röportajımı bitirdikten sonra, limana yürüyorum. Celalettin Erol’un restoranında o ilk öğretmen ile karşılaşıyorum. 80 küsur yaşında. Her yıl yaz mevsiminde Akbük’e tatile geliyormuş. Yusuf Maruf’u bir de ondan dinliyorum: “ yaşlı, suskun bir insandı. Evi hemen kilisenin yanındaydı. Bazen başıyla selam verirdi. Denize bakar bakar dalardı. Bir tosunu vardı. İsmini ‘şaban’ koymuştu. Bana bir gün dedi ki ‘Hoca efendi şu sürgünlük bir bitsin vallahi Şaban’ı keseceğim.’ Gülüştük. Sonra sürgün yasası kaldırıldı. Yusuf Şaban’ı kesti mi bilmiyorum.”

YILLAR SONRA KÖYE DÖNER AMA…

Aynı yıl Yusuf, Eşi Seyro’yu kaybeder. 1948’de iskân kanunu kaldırılınca Yusuf Maruf, Van Gölü sahilindeki köyüne döner. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Aşiretler sisteme eklenmiş, bir dönemin Yusuf Maruf’unu tanımaz olmuşlardır. Bütün arazisi haraç mezat satılmıştır. İmdadına Ağrı isyanındaki eski arkadaşları yetişir. Hesenilerden tutun, Halis Öztürk’e, Nadir Süphandağ’a kadar dönemin önde gelen Kürt beyleri Yusuf Maruf için bir şeyler toplar. İki yıl köyde kalır. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlayan Yusuf Maruf, “Bu Köyü Hamidiye Alayları zamanında Osmanlı’dan ben almıştım. Sizlere bağışladım. Yıllar sonra geldim, bana sereceğiniz bir minderiniz yok muydu?”  diye sitemde bulunur. Tekrar Akbük’e dönen Yusuf Maruf, burada yaşamını yitirir. Sonra Akbük’te bulunan Kürtler kardeş kavgasına tutuşur, kan davasına bulaşır. Çoğu hapse düşer. Nazê Erol, Söke Cezaevinden bir görüş  gününden  dönerken  Söke- Milas kavşağında bir otobüsün altında can verir. Geride kalanlar birbirlerini vurmaya devam ederler. Bu böyle sürer gider.

 ASİMİLASYON NEDİR BİLİYOR MUSUN?

Bu gün Akbük’ün Kürtleri zengin, hepsinin lüks restoranları, arazileri ve villaları var. Son Belediye Başkanı Halil İbrahim Şam, Yusuf Maruf’un torunu… Zilan Katliamı’nda dedelerinin neler yaşadıklarından habersiz değiller. Ama sisteme entegre olmuş durumdalar.

Sahile düşüyor yolum. Dedelerimi düşünüyorum. İçimde tarifsizlikler… Akbüklü bir akrabam bana durmadan Kemalizmi anlatıyor. Dedelerini Zilan vadilerinde boğazlayan kemalizmi… Tekrar Şöhret Şam’ın yanına uğruyorum. Bana yüzyıllık insanları soruyor. Örneğin annemin ninesini, anlaşılan  sürgün yıllarını yaşanmamış sayıyor ömründen. Her soruşuna “nene onlar çoktan öldü” diyorum. Bana sarılıyor, beni hatırlıyor. Gözleri keskin bakıyor. Hepimizin gözleri zaten birbirine benziyor. Bütün akrabalarımı görüyorum o gözlerde, sanki bin yıldır onların yanındayım.

Akbük’ten ayrılırken bir arkadaş, “sence asimilasyon nedir?” diye soruyor. Yol boyunca ağzımdan dökülen tek cümle: “Asimilasyon nedir biliyor musun? 80 yıl sonra gidip Türkiye'nin öbür ucundaki dedenizin kardeşlerinin torunlarını bulduğunda, hepsinin cellâtları CHP'ye oy verdiğini görmektir…”


Sedat Ulugana

Fırat Haber Ajansı




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder