9 Ocak 2011 Pazar

SAVAŞIN KADINLARI - 1 -2

Nuri FIRAT


Ülkeler arası savaş veya iç savaşta kadınlar berbat yöntemlerle cezalandırılıyor. Katlediliyor, tecevüz ediliyor. Savaşlar sonrası ortaya çıkan tablolar durumu net bir şekilde açıklamaya yetiyor


ALMAN VE JAPONLARIN YÖNTEMİ


Savaş veya soykırım zamanlarında kadına karşı sergilenen zihniyetin sonuçlarını anlamak için tablolara bakmakta fayda var. Alman askerleri Birinci Dünya Savaşı'nda binlerce Belçikalı ve Fransız, İkinci Dünya Savaşı'nda da binlerce Rus ve Yahudi kadına tecavüz etti. Japonlar yüzbinlerce Çin, Kore ve Tayvanlı kadını genelevlerde çalıştırdı.



VİETNAM'DA KURBAN SAYISI 30 BİN


1947-1952 yılları arasında ABD'nin işgal ettiği Kore'de yüzlerce kadın tecavüze uğradı. Yine ABD askerleri Vietnam'ı işgal ettikleri sırada binlerce kadına tecavüz etti. Sadece My Layi köyünde 450 Vietnamlı çocuk ve kadına tecavüz edilip öldürüldü. Kuzey-Güney Vietnam savaşında tecavüze uğrayan kadın sayısı en az 30 bin olarak kayıtlara geçti.


Savaşın 'kadın ganimetleri'

İktidarların kurgulandığı, sömürünün başladığı bin yıllar öncesinde insanlık tarihine bir olgu daha girdi. Bu da savaş olgusu... Savaşlar genellikle iktidar sahiplerinin, sömürü sistemini düşünenlerin, haksız kazanç elde etmek isteyenlerin, zorbaların dayattığı şiddetin en trajik ve vahim şekli olageldi.

Şiddetin bu denli toplu dayatıldığı, insanların toplu halde etkilendiği, doğanın tahrip edildiği, işgal ve sömürünün geliştirildiği savaşlar, her zaman geride kitlesel mağdurlar bıraktı. Öyle ki, mağduriyetler bazen telafisi mümkün olmayacak düzeyde oldu. Özellikle de iki büyük dünya savaşının yaşandığı ve insanlık tarihinin en büyük kitlesel soykırım harekatlarının görüldüğü 20'nci yüzyıldaki savaşların sonuçları korkunç felaketler doğurdu. Aynı şekilde günümüzde h‰l‰ ülkeler arasında ya da ülke içlerinde yaşanan savaşlar, benzer sonuçlar üretmeye devam ediyor.

Bin yıllardan beri egemenlerin yürüttüğü savaşlarda hiçbir kural ve ahlaki değer gözetilmedi. Ortaya çıkan sonuçlar da bunun en bariz göstergesi oldu.

Savaşların en trajik sonuçları, elbette savaşan güçler dışında kalan toplumsal kesimlere yönelik uygulamalarda ortaya çıktı. Sivil-savunmasız insanlar, her zaman hiçbir ahlaki kural gözetmeksizin savaşı sürdürenlerin hedefi haline geldi. Özellikle kadın ve çocuklara yönelik uygulamalar soykırım ve insanlık suçu kapsamında sonuçlar açığa çıkardı.

Savaş sonrasında kadınların durumu her zaman incelenmeye ve sorgulanmaya değer bir konu oldu. Büyük oranda savaşların erkek egemen sistemin bir üretimi olduğu göz önüne getirildiğinde ve bu kapsamda bir güç gösterisi olarak değerlendirildiğinde, kadınlara yönelik uygulamaların da cinsiyetçilikten kaynağını aldığı bariz bir şekilde görülebilir.

Genellikle kadınların savaş süresince karşılaştıkları en büyük işkence ve şiddet uygulaması tecavüze uğramak, hamile bırakılmak ve cinsel tacize maruz kalmak oluyor. Böylece erkek egemen sistemin bir ürünü olan savaşta, kadınların konumu haksızlığın, işgalin veya güç ve şiddetin en amansız bir şekilde uygulama alanı haline geliyor.

Savaşlarda kadına yönelik uygulamaların vahşet düzeyine ulaşması aynı zamanda simgesel anlamlarla da ilgilidir. Örneğin işgal edilen bir ülkede kadına yönelik uygulamalar, ele geçirmenin, işgal etmenin ve o ulusun ya da ırkın etkisiz hale getirilmesinin göstergesi oluyor. Özellikle savaşlarda kadınların hamile bırakılmasının en önemli nedenlerinden birisi, soykırımın simgesel bir düzleme taşınmasıdır. Hamile bırakılan kadınlardan doğacak olan çocuklar o ülkenin çocukları değil ülkeye saldıran ve ülkeyi ele geçiren ulusun çocuklarıdır. Böylece nüfusun dolaylı bir şekilde soykırıma tabi tutulması hedefleniyor ve kadınlar ülke toprağıyla özdeş bir şekilde savaşın ve tecavüzün uzamı haline getiriliyor.


20. yüzyılın trajik tablosu: Her savaşta kadınlar kurban



2004'te Ülkede Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan ve özellikle NATO askerlerinin işgal altına aldığı bölgelerde kadınları nasıl "ganimet" olarak ele aldığını ortaya koyan haber çarpıcı veriler sunuyor.

Birinci Dünya Savaşı'nda Alman askerlerin Belçika ve Fransa'yı işgali sırasında binlerce kadına tecavüz edildi. Daha sonra bu vakaları araştırmak amacıyla kurulan komisyon, net sayı belirlemediği gibi, ülke siyasetçilerinin anlaşmaları nedeniyle yaşananları hasıraltı etti. Benzer olaylar savaşın yaşandığı diğer ülkelerde de görüldü...

İkinci Dünya Savaşı'nda da Alman askerlerinin binlerce Rus ve Yahudi kadına tecavüz ettiği ortaya çıktı. Aynı dönemde Japonlar Çinli kadınlara yönelik benzer uygulamalarda bulundu ve binlerce Çinli kadın ülkelerinden alınarak genelevlerde çalıştırıldı. Yine Japon ordusunun 1937-1945 yılları arasında işgal ettiği Kore'de 300 bine yakın kadını zorla genelevlerde pazarladığı ortaya çıktı. Japon askerlerinin Tayvanlı kadınlara da aynı muamelede bulunduğu, bizzat mağdurlar tarafından 2000'li yılların başında dile getirilmişti.

1947-1952 yılları arasında ABD'nin işgal ettiği Kore'de 4 milyon civarında insan katledildi, yüzlerce kadın tecavüze uğradı.

ABD askerlerinin 1965-1970 yılları arasında Vietnam'ı işgali sırasında binlerce kadına tecavüz ettiği belirtiliyor. Sadece My Layi köyünde 450 Vietnamlı çocuk ve kadına tecavüz edilip öldürüldü. Aynı dönemde Kuzey-Güney Vietnam savaşı sırasında tecavüze uğrayan kadın sayısı en az 30 bin olarak kayıtlara geçti.

1970'te Pakistan-Bangladeş savaşı sırasında yaklaşık 200 bin Bangladeşli kadının Pakistan askerlerinin tecavüzüne maruz kaldığı, 25 bin civarında kadının bu nedenle hamile bırakıldığı kaydediliyor...

Boşnaklarla Sırplar arasında yaşanan ve en az 100 bin insanın yaşamını yitirdiği 1992-1995 yılları arasındaki savaşta en büyük mağduriyeti yine kadınlar yaşadı. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu'nun 2010 raporuna vahim tablo şöyle yansıdı: "Hiç kimse, hiçbir zaman Bosna Hersek'te kaç kadının cinsel tacize uğradığını veya tecavüz sonucu kaç çocuğun doğduğunu kesin olarak belirleyememiştir, tecavüz olaylarına ilişkin tahminler, bu rakamın on binlerce olduğu yönündedir." Benzer bir durum Makedonya ve Kosova'da da yaşandı. Uluslararası Af Örgütü'nün 2004 tarihli raporuna göre, sözde savaşı önlemek amacıyla Bosna ve Kosova'ya konuşlandırılan BM ve NATO askerleri yüzlerce kadına tecavüz etti ve Balkanları kadın ticareti merkezi haline getirdi.

1991-92 yıllarında Somali'de yaşanan savaşta binlerce insan öldü, yaklaşık 300 bin Somalili de savaş ve yoksulluktan dolayı ülkelerini terk etti. Kenya'daki mülteci kamplarında yüzlerce Somalili kadının kampta görevli askerlerin tecavüzüne uğradığı uluslararası raporlara yansıdı. Bazı raporlara göre tecavüze uğrayanlar arasında, dört yaşındaki kız çocukları da vardı.

Ruanda'da 1994-1995 yıllarında yaşanan iç savaşta 800 bin civarında insan yaşamını yitirdi. Fransa ve Belçika'nın büyük rol oynadığı bu savaşta 13-65 yaşları arasında 15 binin üzerinde Ruandalı kadın, vahşi yöntemlerle tecavüze uğradı. Fransız ve Belçikalı askerlerin tecavüzden dolayı yargılanmaları hiçbir zaman gerçekleştirilemedi.
2001'de ABD tarafından işgal edilen Afganistan'da da manzara aynı oldu. Uluslararası raporlara göre, işgal güçleri gittikleri her yerde yüzlerce kadına tecavüz etti, kadınları porno filmlerinde oynattı ve Afgan kadınlarını başka ülkelerde kadın tacirlerine pazarladı.

Afganistan gibi 2003'te ABD tarafından işgal edilen ve on binlerce insanın yaşamını yitirdiği Irak'ta da binlerce kadın tecavüze maruz kaldı. Irak'taki sayıyı da net olarak ortaya koymak hiçbir zaman mümkün görünmüyor. Ancak Ebu Garip Cezaevi'nde ortaya çıkan ve ABD'li askerlerin Iraklılara yönelik insanlık dışı tecavüz ve taciz görüntülerini gösteren fotoğraflar yaşananların vahametini gözler önüne sermeye yetiyor...

Elbette bütün bu veriler, kamuoyuna yansıyan ve kısmi olarak belirlenebilen veriler. Gerçeği ortaya çıkarmak ve savaş suçunu ispatlamak her zaman oldukça zor oldu. Mağdurların sayısının oldukça fazla olması, mağdurların yaşadıklarını anlatmaya çoğu kez yanaşmaması, kayıtlı vakaların sayısının her zaman yaşananların oldukça az bir kısmını yansıtması, siyasi çevrelerin ve çıkar ilişkilerinin gerçeği çoğunlukla hasıraltı etme eğiliminde olması gibi nedenlerden dolayı gerçek veriler genellikle net olarak tespit edilemiyor. Ayrıca işgal sırasında yerinden yurdundan koparılarak başka ülkelere götürülen ve pazarlanan kadınların sayısı hiçbir zaman net olarak bilinemedi...

Öte yandan savaşlarda işgalci güçlerin kadınlara yönelik uyguladığı vahşet, genellikle karşılıksız kalıyor. Uluslararası alanda kadınların haklarını güvenceye alan sözleşmelerin bağlayıcılığının güçlü olmaması ve yaşanan vakaların ispatının zor olması, insanlık suçlarının karşılıksız kalmasında temel faktörler oluyor. 2002'de kurulan Uluslararası Savaş Mahkemesi'nin Bosna ve Ruanda'da kadınlara yönelik insanlık dışı uygulamaları savaş suçu kapsamında ele alması bir ilk oldu. Aynı zamanda iki ülkede kadınlara yönelik uygulamalar "soykırım suçu" olarak kabul edildi. Ancak bu iki örnek şimdilik istisna olarak karşımızda duruyor ve bu durum tarih boyunca yaşanan vahşetin en fazla bir damlasını açığa çıkarmaya yetebiliyor...


SAVAŞIN KADINLARI - 2

Katliamlarda Kürt kadınları iğrenç yöntemlerle cezalandırıldı. Dersim'in 'kayıp' kızları, Zilan'ın götürülen 'kızları', Enfal'ın Arap ülkelerine satılan kızları hâlâ unutulmadı

YABAN ELLERE GÖNDERİLDİLER

Dersim'in "kayıp kızları" hikayesi, belgesele çekildiği gibi belgelendi, ancak Cumhuriyet'in ilk yıllarında Dersim'deki uygulamalar başka yerlerde de hayata geçirildi. Zilan Katliamı'nda en az 15 bin insana mezar olan Zilan Deresi'nde yüzlerce genç kadın tecavüz edilip öldürüldü, yüzlercesi de arabalara bindirilip götürüldü.

ARAP ÜLKELERİNE SATTILAR

Kürtlere yönelik vahşi uygulamaların belki de en beteri 1986-1988 yılları arasında Irak'ta Kürtlere karşı düzenlenen Enfal Soykırım Harekatı'nda yaşandı. 182 bin Kürt öldürülürken, ele geçen belgelere göre toplama kamplarına getirilen çok sayıda kadın, fuhuş sektöründe çalıştırılmak üzere Arap ülkelerine gönderildi.



Katliamların 'kayıp' kızları

Dünyanın çeşitli ülkelerinden örnekler vererek açıklamaya çalıştığımız kadına yönelik vahşet, Kürt toplumu içinde de çeşitli dönemlerde yaşandı. Kürtlere yönelik her harekat sırasında sadece Kürtlerin kimlikleri inkar edilmedi ve toplumsal yapısına zarar verilmedi. Aynı zamanda Kürtlerin mücadelesinin bastırılmasının bir izdüşümü olarak Kürt kadınları da en vahşi uygulamalara maruz kaldı. Ancak bunlar çoğunlukla ya bilinemedi ya gizlendi ya da bilinmezden gelindi.

Son yıllarda 1937-1938 yıllarında gerçekleşen ve binlerce insanın yaşamına mal olan Dersim Katliamı ile ilgili gerçekler tartışma konusu oluyor. Çok yeni olan ve henüz katliamla ilgili gerçeklerin bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılmasına yetmeyen bu tartışmalarla birlikte önemli bir gündem daha oluştu.

Sanatçı Nezahat Erdoğan'ın Dersim Katliamı sırasında ailelerinden koparılan ve kendilerinden bir daha haber alınamayan kızların öyküsünü belgesele taşıması, söz konusu farklı ve yeni gündemi oluşturdu.

Katliamdan geriye kalan Dersimlilerin hep anlatageldiği bir konu, küçük yaşlardaki çocuklarının askerler tarafından kendilerinden alındığı ve bilinmeyen yerlere götürüldüğü idi. Nezahat Erdoğan da bu anlatıların peşine düştü ve gerçekten de yıllar önce ailelerinden koparılan çocuklardan bazılarına ulaştı. Söz konusu çocukları yaşlı halleriyle memleketlerine getirdi, aile fertleriyle buluşturdu. Erdoğan bu yaptıklarını da "Dersim'in Kayıp Kızları" adıyla belgesele çekti ve böylece katliamın bir başka trajik yönüne dikkat çekti.

Dersim'de ailelerinden koparılan kız çocuklarının sayısı net olarak bilinmiyor, ancak yüzlerle ifade ediliyor... Bugün ortaya çıkan çocukların hikayeleriyle bu insanlık dışı uygulama belgelenmiş oldu... BDP Milletvekili Fatma Kurtulan da 16 Aralık 2010'da Meclis Başkanlığı'na sunduğu önerge ile "Dersim'in kayıp kızları"nı sordu ve ailelerinden koparılan çocukların durumunun ve sayısının aydınlatılmasını istedi...


Zilan'ın ağıdı: 300 kızı yaban ellere gönderdiler

Dersim'in hikayesi belgesele çekildiği gibi belgelendi, ancak cumhuriyetin ilk yıllarında Dersim'deki uygulamalar başka yerlerde de hayata geçirildi. Örneğin Cumhuriyet gazetesinin verdiği bilgiye göre en az 15 bin insana mezar olan Zilan Deresi'ndeki katliam sırasında nelerin olduğu pek bilinmiyor... 1930'da Zilan Deresi'ndeki olaylar ve
Ağrı İsyanısonrasında yaşananlara ilişkin henüz güçlü belgeler açığa çıkmış değil. Buna rağmen halk arasında anlatılanlar ve günümüze ulaşan bazı veriler yaşananların boyutlarını da gözler önüne seriyor.

Kürt sözlü kültürünün taşıyıcısı konumundaki dengbêjlerin Van'ın Erciş yöresinde dillendirdiği bir ağıt Zilan Deresi'nde yaşanan trajediyi anlatıyor. Söz konusu ağıtta dikkat çekici bir bölüm var ki, Zilan Deresi'nde yaşanan olaylar sonrasında "kayıp kızları" haber veriyor.

Xecê digot Husna, Ferîde
Ez nemînim, ji kê re nizanim
Bigirîm ji halê kîjan eşîrê ra
Ez nemînim ji hêsirên Geliyê Zîla ra
Sêsed qîz û bûkên Geliyê Zîla
Kirin makînan, şandin nav dîwelan
Lawo belkî felek mala te mîrat be
Ji kê gazîndê bikim
Ezê îro ji bona xelqê Geliyê Zîla
Dayê bêjim hêsir im, hêsir im, hêsir.

(Xecê Husna, Feride diyordu
Ben öleyim, kime bilemem
Hangi aşiretin haline ağlayayım
Ben öleyim Zilan Deresi'nin gözyaşlarına
Zilan Deresi'nin üç yüz kızı ve gelinini
Doldurdular arabalara, yolladılar yaban ellere
Kör olasın Felek evin yıkılsın
Kime edeyim sitemimi
Ben bugün Zilan Deresi halkı için
Anam diyeyim, çaresizim, çaresizim, çaresizim)


Bu ağıtta dile getirilenler, Dersim'de yaşananları hatırlattığı gibi, aydınlatılması gereken hususların olduğunu da gösteriyor...

Bu arada Zilan Katliamı sırasında Kürt kadınlarının karınlarının yarıldığı, bebeklerinin öldürüldüğü tanıkların ve ortaya çıkan bulguların ortaya koyduğu bir gerçek. Aynı dönemde başka bölgelerde Kürt kadınlarına yönelik uygulamalar da kayıtlara geçti. Bunlardan en çarpıcı olanı General Mustafa Muğlalı tarafından 1926'dan sonra Şark Islahat Planı kapsamında Kürt illerinde başlatılan tenkil (nakletme, zorla göçertme) ve tedip (uslandırma) harekatı sırasında karşımıza çıkıyor. Van Özalp'ta 33 Kürt köylüsünü kurşuna dizmekle adından söz ettiren Muğlalı'nın asıl büyük katliamları 1926 yılından sonra yaptığı nedense pek bilinmez. Muğlalı 1926'da Dersim'de yüzlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan Koçuşağı harekatı düzenledi, ardından da 1927'de Diyarbakır, Muş, Bingöl, Mardin, Malatya ve hatta Osmaniye'ye kadar uzanan bölgede geniş kapsamlı bir harekat düzenledi. Elbette merkezi hükümetin talimatıyla ve Şeyh Said
İsyanı bahane gösterilerek başlatılan harekat kapsamında en az 20 bin kişinin öldürüldüğü, yüz binlerce kişinin de sürgüne gönderildiği kayıtlara geçti.

Muğlalı'nın düzenlediği harekat kapsamında her kesime yönelik olduğu gibi kadınlara da vahşetin beteri uygulandı. Örneğin 1930'da yazılan ve doğrudan yerel tanıklardan alınan bilgilere dayanan Kürt Sorunu / Kökeni ve Nedenleri kitabında anlatılan şu olaylar insanın kanını dondurmaya ve nasıl bir insanlık suçunun işlendiğinin anlaşılmasına yeter: "(Lice'ye bağlı Şexlat köyü) İdam mangasının Kumandanı Ankaralı Türk Çavuş Hasan Köşe tarafından üç tane gebe kadının karınları yarıldı ve iki bebek beşiklerinde boğazları sıkılarak öldürüldü. (Lice'ye bağlı Dayla köyü) Suvari sınıfının kaptanı Hıfzı Bey, köyün en güzel 12 genç kızını seçtikten sonra ikisine askerlerinin önünde tecavüz etti ve bu zavallıların ırzlarına geçmesi için askerlerine teslim etti. Bu vahşi acının ardından hepsi öldürüldü."


Enfal'de Kürt kızlarını Arap ülkelerine sattılar

Kürtlere yönelik vahşi uygulamaların belki de en beteri 1986-1988 yılları arasında yaşandı. Irak'ta Saddam Hüseyin rejimi tarafından Kürtlere karşı Enfal Soykırım Harekatı düzenlendi. Yedi bin civarında Kürt'ün kimyasal silahlarla bir defada katledildiği Halepçe Katliamı'nın da dahil olduğu Enfal Soykırım Harekatı neticesinde yaklaşık 182 bin Kürt öldürüldü. Enfal Soykırım Harekatı, tasarlanışı, yöntemleri ve sonuçları itibarıyla Yahudilere karşı İkinci Dünya Savaşı sırasında hayata geçirilen Nazi Soykırım Harekatı'na benziyordu. Sonuçları itibarıyla tam bir trajedi yaşatan Enfal Soykırım Harekatı'nın hâlâ ciddi tartışma konusu yapılmayan yönleri de bulunuyor. Bunların en önemlisi de kadınlara karşı hayata geçirilen uygulamalar...

Kürtler arasında hâlâ Enfal Soykırım Harekatı sırasında çok sayıda genç kızın ve kadının alınıp bilinmeyen yerlere götürüldüğü konusu konuşuluyordu. Kadınların bazılarının Arap ülkelerinde fuhuş sektöründe çalıştırıldığı da dile getiriliyordu. Ancak bu konuşulanların artık bir söylenceden ibaret olmadığı, gerçek olduğu belgeleriyle ortaya çıktı.

Azadiya Welat gazetesi 21 Kasım 2010 tarihinde çok önemli bir belge yayınladı. Irak askeri kaynakları tarafından Irak Devlet Başkanlığı'na yazılan gizli ibareli belgede Enfal Soykırım Harekatı kapsamında toplama kamplarına getirilen kadınların Arap ülkelerine fuhuş sektöründe çalıştırılmak üzere gönderildiği yazılıyordu. Söz konusu belgede bir isim listesi de yer alıyordu ve bu kadınların Mısır'a gönderildiği kaydediliyordu. Aralarında 12 yaşındaki küçük kızların da yer aldığı listedeki isimler şöyleydi: Gelavêj Adil ëbrahim (12), Çîmen Nazim Abbas (23), Leyla Abbas Cevher (29), Naîma Qasim Omer (18), Peyam Şukur Mustafa (19), Hurasan Abdullah ëbrahîm (20), Qedriye Ahmet ëbrahîm (22), Kulîlk ëbrahîm Alî (19), Hevle Ahmet Fehreddîn (25), ësmet Qadir Ezîz (24), Necîbe Hasan Alî (18), Hasîbe Emîn Hemze (21), Şilê Hasan Alî (20), Şukriye Rustem Mehmet (22), Hasîbe Hamadamin ëbrahîm (15), Kuestan Abbas Mewlîd (21), Sirve Osman Ekrem (12), Sozê Mecîd Behrem (29).

Bu belgeyle ortaya çıkan durum Kürtlere yönelik uygulamaların Bosna, Raunda, Somali, Vietnam, Taylan ya da Çin'den farklı olmadığını gözler önüne seriyor. Bir soykırım harekatı ve bu kapsamda diğer bütün uygulamalarda olduğu gibi kadınlara yönelik işlenen insanlık suçu... Kadın bedeni üzerinden cezalandırılan bir halk ve sergilenen berbat bir iktidar gösterisi... Kadınların savaş veya soykırım harekatları neticesinde bir ganimet olarak ele alınması... Enfal kelimesi de Arapça'da zaten ganimet anlamına geliyor ve bu soykırım harekatı sırasında Kürt kadınlarının gerçekten bir ganimet olarak ele alındığı ortaya çıkıyor.


Sonuç: Kadına karşı iki kez savaşılıyor

Savaşların en yıkıcı etkileri kadınlar şahsında ortaya çıkıyor. Kadına yönelik şiddetin en uç noktası kuşkusuz savaş ortamlarında sergileniyor. Bu durum iktidar ve egemenlik mekanizmalarının nasıl bir zihniyetle harekete geçirildiğini gösteriyor.

Öte yandan savaş dönemlerinde veya soykırım harekatları sırasında kadınlara yönelik uygulamaların özel bir anlamı olduğu ortaya çıkıyor. Bu anlam simgesel değeri ifade ediyor. Kadın şahsında bir bütün olarak mensubu olduğu halk, kimlik ve toprak cezalandırılıyor, işgal ediliyor, ele geçiriliyor...

Böylece aslında kadın bedeni üzerinden iki savaş ve soykırım gerçekleştiriliyor. Birincisi doğrudan cinsiyetine ve cins kimliğine; ikincisi ise mensubu olduğu toplumsal kimliğe ve değerlere karşı verilen savaş...

Bugün hem ülkeler düzeyinde hem de uluslararası alanda kadına yönelik şiddete karşı yeterli oranda bir mevzuatın, hukukun oluşturulduğu veya mücadelenin verildiği söylenemez. Bu durum da kadına yönelik her türlü şiddetin daha pervasızca uygulanmasını cesaretlendiriyor. Her ne kadar Uluslararası Savaş Mahkemesi tarafından kadına yönelik savaş ortamında uygulanan cinsel şiddet "insanlık ve savaş suçu" olarak kabul edilse de, daha güçlü mücadeleye ve kesinlikle bir zihniyet değişimine ihtiyaç olduğu ortadadır...

Aynı zamanda hem ülkeler arasındaki savaşta hem de iç savaşlarda kadına yönelik uygulanan suçların şimdiye kadar ortaya konulduğu ve gerekli hesaplaşmanın yaşandığı söylenemez. Savaşların ardından genellikle "barış" anlaşmaları imzalanıyor, ancak şimdiye kadar "barış" anlaşmalarının herhangi bir yerinde kadınlara ve çocuklara yönelik suçları ortaya koyan ve en azından bir özür dileğini ifade eden hiçbir emareye rastlamak mümkün olmadı. Bu durum da en azından zihniyet dönüşümü açısından köklü bir yüzleşmeyi ve hesaplaşmayı gerekli kılıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder