9 Ocak 2011 Pazar

Ayşe Hür: Şeyh Said'den Dersim'e


Şeyh Said'den Dersim'e
Kadiri şeyhi Şeyh Said (solda). Yanda, Dersim isyanında idam edilen Seyit Rıza (ortadaki).
Aralık 1935'de Tunceli Kanunu çıkarılır ve Dersim'in adı Tunceli olarak değiştirilir. Ocak 1936'da Elazığ, Tunceli, Erzincan, Bingöl, Sivas, Malatya, Erzurum ve Gümüşhane illerini kapsayan Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kurulur


AYŞE HÜR

Resmi tarihe göre, Kürtler 1803'ten 1914'e kadar 12 defa ayaklandılar. Sonuçlardan biri, Türkçü Osmanlı aydınlarından Naşit Hakkı'nın dediği gibi, Osmanlı'nın Alevi Kürtlerin yurdu "Dersim'e sefer edip zafer eyleyememesi" oldu. Sünni Kürtlerle II. Mahmud'un başlattığı zorunlu askerlik uygulaması ve 1858 Arazi Kanunu ile bozulan ilişkileri ise ne Abdülhamid'in Hamidiye Alayları ne de Aşiret Mektepleri düzeltebildi. Cumhuriyet kadroları ise işi kökten halletmeye kararlıydı. Gerçi, 1921 Koçgiri İsyanı'nı "Türkiye'de Zo (Ermeniler) diyenleri temizledik. Lo (Kürtler) diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim" diyen Sakallı Nurettin Paşa komutasındaki Topal Osman'ın gönüllüleri şiddetle bastırdı, ama Mustafa Kemal'in sonraki tutumu gayet yumuşak oldu. İdama mahkum edilen 117 kişiden elebaşları hariç hepsi affedildiği gibi, bazı Dersim ağaları mebus olarak Ankara'ya davet edildi. Ne yazık ki bu barış hali kısa sürdü. Bir süredir Diyarbakır havalisinde "din elden gidiyor" yolunda vaazlar veren varlıklı ve eğitimli Kadiri şeyhi Said'in, 13 Şubat 1925'de Bingöl'ün Piran köyündeki evine sığınan altı asker kaçağını almak üzere gelen jandarma birliğine ateş açmak zorunda kalmasıyla erken patlayan isyan önemli bir dönüm noktası oldu. Şeyh Said'in yandaşlarına şöyle seslendiği rivayet olunur: "Artık bu işi durdurmak elimde değildir. Ne netice verirse versin harekata devam edeceğiz. Kürtlerin bulundukları yerleri Türklerin elinden alacağız. Topraklarımız verimlidir. Madenlerimiz çoktur, bunlardan yararlanacağız." (Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması). Şeyhin konuşmalarındaki ulusal ve dinsel temalara tam o günlerde yerel beylere ödenen Aşar vergisinin kaldırılmasından kaynaklanan feodal öfkeyi de eklersek, bu isyanın arka planını biraz daha iyi kavrarız.

İngiliz parmağı mı?
Her şeyi dış güçlere bağlamayı seven resmi tarihçiler ise, Şeyh Said'in bir adamının isyan öncesinde İstanbul'da kendisine İngiliz ajanı Mr. Templeton süsü veren Nizamettin Bey adlı bir istihbaratçı ile temasa geçmesini olaylardaki "İngiliz parmağına" kanıt olarak gösterir. Bu iddiayı, Bakanlar Kurulu'nun 3 Mayıs 1341[1925] tarihli kararnamesi yalanlar: "Öson isyan ve irticâ olayının basınımızda ve özellikle İstanbul basınının büyük bir kısmında genel bir Kürt ayaklanması şeklinde gösterilmesi, iç ve dış düşmanlarca propaganda zemini ittihaz edilmekte olduğundan ve esasen sınırlı bir sahada çeşitli emeller ve iğfalât (aldatmalar) neticesi oluşan olayın büyütülmesi uygun olmadığından, isyanın ayrımcılıktan ziyade irticâî cehalet ve aldatma neticesi zemininde yayın yapılması için gereğinin yerine getirilmesi teklif olunmuştur."
"Sınırlı" olduğu bizzat hükümet tarafından itiraf edilmesine karşın 14 doğu vilayetinde sıkıyönetim ilan edilir. Ardından 1920 tarihli Hıyaneti Vataniye Kanunu'na dinin siyasal kullanımını vatana ihanet suçu sayan bir madde eklenir. Başbakan Ali Fethi (Okyar) Bey'in hükümeti "pasif davrandığı" için düşürülür. Yeni İsmet Paşa kabinesinin ilk icraatı, hükümete iki yıllık bir süre için neredeyse sınırsız yetkiler veren Takrir-i Sükun (Huzur ve Güveni Sağlama) Kanunu ile biri Doğu için Diyarbakır'da, diğeri öteki bölgeler için Ankara'da olmak üzere, iki İstiklâl Mahkemesi'nin kurulması olur. Sonuçta, isyancılar düzenli ordu güçleri karşısında ancak 1,5 ay dayanırlar. 15 Nisan'da yakalanan Şeyh Said, 48 yandaşıyla birlikte 28 Haziran'da Diyarbakır'da yerli ve yabancı erkanın huzurunda idam edilir. Bundan 25 gün önce de muhalif Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası isyana destek verdiği iddiası ile kapatılır. Peki ülkeye huzur ve güven gelmiş midir?

Tedip ve tenkil
İlginçtir, Genel Kurmay belgelerinde, 1924-1938 döneminde yaşanan 17 Kürt isyanının yarısı "ayaklanma" diye tanımlanırken, diğer yarısı "harekat", "tedip" (terbiye etme) ve "tenkil" (örnek olarak ceza verme) olarak adlandırılır. Tedbir diye akla gelen ise, önde gelen Kürt ailelerini ülkenin Batı vilayetlerine sürmektir. Ancak 1927 ve 1929 tarihli tehcir yasaları caydırıcı olmayınca, Mayıs 1926 ile Eylül 1930 arasında fasılalarla gerçekleşen üç Ağrıayaklanması dolayısıyla son derece sert bir yasa çıkarılır. Olaylara müdahale eden güvenlik güçlerinin nelerden muaf olduğuna dair bir fikir vermek için 1930 tarihli 1850 sayılı yasanın ilk maddesine bakalım: "20 Haziran 1930'dan 10 Aralık 1930'a kadar, devlet ya da vilayet temsilcileri, askeri ya da sivil yetkililer, jandarma ya da korucular ya da üst makamlara yardım eden veya tek başlarına hareket eden siviller tarafından, Erzincan Vilayeti'ndeki Pülümür ve Birinci Müfettişlik bölgesi dahil olmak üzere, Erciş, Zilan, Ağrı Dağı ve çevreleyen bölgelerde meydana gelen isyanların takibi ve bastırılması sırasında tek başına ya da topluca işlenen cinayetler ve diğer eylemler suç olarak görülmeyecektir." Yani atış serbesttir! Nitekim üçüncü ayaklanmayı izlemek üzere bölgeye giden yarı-resmi Cumhuriyet gazetesinin yazarı Yusuf Mahzar, 16 Temmuz tarihli haberinde müjdeyi verir: "Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk'ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan Harekatı'nda imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zilan deresi ağzına kadar ceset dolmuştur..."
Zilan Deresi'ni cesetlerle doldurursa sorunu çözeceğini düşünen İsmet İnönü, "Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur" derken (Milliyet, 31 Ağustos 1930) Ödemiş'te seçmenlere bir konuşma yapan Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt baklayı ağzından çıkarır: "Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!" (Milliyet, 19 Eylül 1930)
"O bölgeye ayıracak zaten fazla para yoktu. Yani ülkenin olanakları bu kadardı ancak, özellikle de fazla yatırımdan kaçınılırdı. 'Bunları uyandırmamalıyız, yol yaparak, okul yaparak milliyet hissi uyandırılmamalı' yaklaşımı egemendi. Fevzi Çakmak, 'ne okulu bunların cahiliyle baş edemiyoruz, okumuşu ile nasıl baş edeceğiz' demişti". Bu sözler 1932-1948 arasında emniyet teşkilatında görevler alan, 1965-1978 arasında ise aralıklarla dışişleri bakanlığı yapan İhsan Sabri Çağlayangil'e ait. (Anılarım, 1990) Fevzi Çakmak'ın "o bölge" dediği yer ise şimdiki adı Tunceli olan Dersim. 1928-1932 arasında birkaç kez silahlarını ve bölgeye sığınmış Koçgiri isyancılarını teslim etmeleri için sıkıştırılan Dersimliler yine Naşit Hakkı'nın deyimiyle "kapılarını misilsiz bir inatla içerden kilitleyince", asırlık kilidi ne pahasına olursa olsun açmaya yeminli olan devletin aklına dahiyane (!) bir fikir gelir: Aralık 1935'de Tunceli Kanunu çıkarılır ve Dersim'in adı Tunceli olarak değiştirilir. Ocak 1936'da Elazığ, Tunceli, Erzincan, Bingöl, Sivas, Malatya, Erzurum ve Gümüşhane illerini kapsayan Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kurulur ve başına Dersim Valisi ve Kumandanı sıfatıyla, Koçgiri şahini Sakallı Nurettin Paşa'nın damadı Abdullah Alpdoğan atanır. Tunceli yasak bölge ilan edilir, giriş çıkışlar özel izne tabi tutulur. Ve görünen köy kılavuz istemez, gerginlikler sonucu çıkan küçük çatışmaları Koçgiri isyanının lideri Alişer Bey'le aynı aşiretten olan Şeyh Rıza liderliğindeki kalkışma izler. Diyarbakır'dan kalkan uçaklar (Mustafa Kemal'in manevi kızı Sabiha Gökçen de pilotlardan biridir) yöreye bombalar yağdırır. Sonuçta 31 Ağustos 1938'e kadar isyanın liderleri ele geçirilir ve bölge tümüyle boşaltılır.
Çağlayangil anılarında, "Elazığ'da bekleyen beyaz donlu 6,000 Doğulu Pertek'teki Singeç köprüsünün açılışına giden Mustafa Kemal'den Seyit Rıza'nın hayatını bağışlanmasını istemesin diye" her türlü hukuk ilkesini çiğneyerek, tatil günü, gece demeden, otomobil farlarının ışığı altında isyancıların davasını alelacele nasıl sonuçlandırdığını pek güzel anlatır. Mahkemenin verdiği 11 idam cezasının dördü yaşlılık gerekçesi ile 30 yıla çevrilmiş, Seyit Rıza ve altı yandaşının idam hükmü 18 Kasım 1937'de Elazığ Buğday Meydanı'nda infaz edilmiştir. Ölülerin bedenleri ise Elazığ'da dolaştırılır ve "mezarları türbe olmasın diye" yakılır. Yıllardır resmi tarihçilerce tekrarlanan, Seyit Rıza'nın idama giderken "Yaşasın Kürdistan!" dediği meselesine Çağlayangil şöyle açıklık getirir: "Son sözünü sorduk, 'kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz' dedi. Oğlunun asılacağını bilmiyordu.(.) Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. 'Evladı Kerbelayıh. Bihatayıh. Ayıptır. Zulümdur. Cinayettir' dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü, çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu infazını gerçekleştirdi". Kürt beylerinden Nuri Dersimi ise bu sözlerin Zazaca olmadığına dikkat çekerek, Seyid Rıza'nın sadece Zazaca "şerefsiz ve yalancı hükümet" dediğini iddia eder. Başbakan İsmet İnönü idamdan sonra "Dersim müşkilesinden kurtulduk" der. Tahminlere göre 110 bin nüfusu olan Dersim'in 72 bin kişisi ülkenin değişik bölgelerine sürülür. Dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürer, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948'de son verilir. Hikâyenin devamını anlatmadan bir kez daha soralım: Başımızdaki dert 20 yıllık terör meselesi mi, yoksa 80 yıllık Kürt meselesi midir? Yoksa ortada aynı zamanda bir de Türk meselesi mi vardır?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder