22 Kasım 2010 Pazartesi

Zilan katliamının son tanıkları (Resimler)

Ağrı’da ateş sönmeyince ve Zilan’da başkaldırı patlak verince, Mustafa Kemal’in ordusu oraya yöneldi. Sonra 20. yüzyılın ilk toplu Kürt katliamı olan Zilan Katliamı yapıldı. Yıl 1930… aylardan Haziran…


Erciş teyyare karargahı, 1930 Temmuz...

AĞRI KÜRT DİRENİŞİ ve ZİLAN KATLİAMI

Ağrı Dağı’nda Broyê Heskê Telli 1926 yılında İsyan’ı başlattı. 1926 Sürgün yasasına karşı çıktığı için, jandarmalar tarafından tacize uğramış, cevap olarak da Ağrı Dağı’na çekilip direneceğinin mesajını vermişti. Başlangıçta Bro ve ailesinden oluşan isyan kadrosu, civardaki muhalif Kürtlerin katılımıyla daha da kalabalıklaştı. Bunun üzerine İhsan Nuri Paşa Xoybun tarafından Ağrı’ya gönderildi. İhsan Nuri Paşa, Broyê Heskê Telli ile birlikte Ağrı Hükümeti’ni kurdu.3 yıl boyunca süren örgütlenme faslından sonra 1929’da Salih Omurtak komutasındaki binlerce asker Ağrı’ya saldırdı. Kış mevsiminin basmasıyla birlikte operasyonlar durduruldu. Kış bitip ilkbahar gelip (1930) karlar erimeye başladığında, Türk ordusu bu defa 120 bin kişilik bir ordu ve 100 den fazla uçaktan oluşan hava filosuyla Ağrı’ya tekrar saldırdı. Ağrı’ya yerden, gökten, her taraftan ateş yağarken dolunaylı bir haziran akşamında Zilan’da isyan başladı. Ordu, Ağrı’daki göçlerinin çoğunu Zilan’a kaydırdığı halde Ağrı’daki ateş sönmedi. Uçaklar ölüm yağdırmaya devam etti, hem de Kürtlerin sözlü edebiyatına bir deyiş bırakarak: “Agirî agirî agirî agir dibarî …Ağrı’da bunlar yaşanırken ,19 haziran 1930 gecesi Çılkani yaylasında buluşan kürt direnişçiler,nadir,Mehmet,Bekırê Qulixan,Şebabê Mısto,Reşê sılo,seyid Resul,Usıvê Mero gibi Xoybuncu kürt komutanların liderliğinde Geliyê Zilan’nın Zeylan (Çakırbey) karakolunu bastılar.birkaç gün sonra da Hesenevdal,Norşat gibi büyük karakolları yerle bir ettiler.akabinde de Erciş,Patnos,Muradiye(Bêgıri) gibi şehir merkezlerine saldırılar düzenlediler.bu saldırılar sonucu 15.seyyar jandarma alayı dağıtıldı.Esir askerler köylere eşit oranda dağıtılarak,bakılmaları sağlandı.rütbelilerin çoğu ise öldürüldü.haber Ankara’ya ulaştığında , “ırkçılığı orduya sokan komutan” genelkurmay başkanı Fevzi Çakmak, Başbakan İsmet İnönü,İçişleri Bakanı şükrü Kaya ve cumhur başkanı Mustafa kemal ile görüştükten sonra,dönemin 1. Umumi müfetiş İbrahim tali’den rapor istendi.rapor doğrultusunda , Zilan bölgesinin tamamen imha edilmesine karar verildi.ve katliam harekatı 4 temmuz 1930 tarihinde Erciş’in Arnês ve yekmal iskelelerine çıkartma yapan kara birlikleri ile,ağrı ile Erciş teyyare taburundan kalkan uçaklar tarafından başlatıldı.sistematik katliamın kolordu komutanı Salih omurtak,uygulayıcısı ise eski maliye bakanı Kemal Derviş’in akrabası Albay Derviş bey’idi.Erciş, Patnos, Muradiye ve Çaldıran sahalarında 26 köy havadan bombalandı. Toplam 80’e yakın köy yakılıp yıkıldı. Zilan vadisinin bütün giriş ve çıkışları tutuldu. Tenkil dedikleri katliamın boyutları korkunçtu. Milisler bölgeyi avuçlarının içi gibi biliyorlardı, bölgedeki herkesi tanıyorlardı. İlk etapta 1000’den fazla Kürt savaşçı öldürüldü.2 ay kadar süren katliamda resmi rakamlara göre 15 bin Kürt katledildi. Binlercesi sakatlandı.o kadarı da yerinden yurdundan sürüldü.bazı direnişçiler 1931 yılına kadar direndiler Reşoyê Sılo’da onlardan biriydi.1931 yılının kışında Tendürek dağındaki Devetaş mıntıkasında eşi Zeyno’yla birlikte katledildiler.sonra da başları kesilip köy köy dolaştırıldı ve teşhir edildi.Gelîyê Zilan Katliamı, 20. Yüzyılda yapılmış ilk toplu Kürt katliamıdır.? Dönemin gazeteleri Zilan katliamına dair şöyle diyorlardı:
Cumhuriyet Gazetesi 16 Temmuz 1930 Cumartesi“Temizlik başladı. Zeylan deresindekiler tamamen imha edildi. Bunlardan tek bir kişi kurtulmamıştır. Zilan harekâtında im¬ha edilen eşkıya miktarı 15, 000' den fazladır. Yalnız bir müfreze önün¬de düşüp ölenler 1. 000 kişi olarak tahmin ediliyor. Zilan deresinden sı¬vışan 5 şaki de teslim olmuştur. Buradaki harp pek müthiş bir tarzda cereyan etmiş. Zilan Deresi lebalep (ağzına kadar) cesetle dolmuştur.”
Vakit Gazetesi 13 Temmuz 1930 “Asiler 5 günde yok edildi. Zeylan Deresi'ndekiler tamamen yok edildi. Bunlardan bir kişi dahi kurtulamamıştır. Ağrı'da harekât devam ediyor. Dünden beri harekât sahasında eşkıya kalmamıştır. Büyük kuv¬vetlerimiz yüksek sarp dağlara iltica edenleri de mahvetmiştir. Zeylan Deresi yüzlerce cesetle doludur.”Sonrasında, Yani 1931 yılında isyan bölgesinde işlenen ef’alın (fiil, eylem, işlem) suç sayılmayacağına dair kanun yürürlüğe giriyordu. Bu yasayla, yapılan katliamların bir gün yargılanmasını engellemek amaçlanıyordu. Bu yasanın 1. Maddesi şöyledir: “Erciş, Zilan, Ağrı dağı havalisinde meydana gelen isyan bölgesinde, buna müteakip birinci umumi müfettişlik mıntıkası ve Erzincan’ın Pülümür kazası dâhilinde yapılan takip ve tedip (örnek oluşturacak şekilde cezalandırma) hareketleri münasebetiyle 20 Haziran 1930’dan 1 Aralık 1930 tarihine kadar askeri kuvvetler ve devlet memurları ve bunlar ile beraber hareket eden bekçi, korucu, milis ve ahali tarafından isyanın ve bu isyana alakadar vak’aların tenkili emrinde gerek müstakilen (bağımsız) ve gerekse müştereken (ortaklaşa) işlenmiş ef’al ve hareket suç sayılamaz.”
Not: Sedat ULUGANA “AĞRI KÜRT DİRENİŞİ ve ZİLAN KATLİAMI (1926-1931)” PERİ (pêri) yayınlarından. Katliama dair onlarca fotoğrafın ve belge de bende var kitapta bulunabilir

Sedat Ulugana






ZİLAN’IN KÜLLERİ ÜZERİNDE KURULAN KIRGIZ KÖYÜ

ZİLAN’IN KÜLLERİ ÜZERİNDE KURULAN KIRGIZ KÖYÜ

“ he oğlım meni deli edisan ha… birinci vatanıni korıyipsan da şimdi ikinci vatanıni korıyican?belengaz oğli belengaz…(oğlum birinci vatanını koruyabildin mi ki şimdi ikinci vatanını koruyabileceksin? Beni deli etme gariban oğlu gariban)
Köyün ismi, Afganistan ile Kırgızistan'ın sınırını oluşturan Pamir dağları ve Afganistan'ın Pamir bölgesinden geliyor. Afganistan'da yaşayan Kırgızlar, 1979 yılında Sovyetler Birliği'nin Afganistan işgalini duyar duymaz daha tek bir asker bile görmeden soluğu Pakistan'da aldılar. O hızla kaçarken aşırı sıcaklardan dolayı geride 300 ölü bıraktılar. Fakat 1200 kadar Kırgız kökenli Afgan, Pakistan'da rahat edemedi. Türkiye devletine, İslamabat Büyükelçiliği’nden gelen “istek” Kenan Evren tarafından 1982 yılında kabul edildi. Kırgızlar, uçaklarla başlarında hanları Rahmankul’la birlikte Adana’ya getirildi. Sonra Malatya ve Van’ın değişik yerlerine dağıtıldılar. 1983’te de Van’ın Erciş ilçesi Altındere köyünde, zilan isyanında el konulan köyün binlerce yıllık ahalisi olan Kürtlere ait toprakların üzerine inşa edilen konutlara yerleştirildiler. Kürtlerden temizlenen köyün ismi ise daha sonra Kırgızların isteğiyle Ulupamir olarak değiştirildi. Ulupamir'de bugün 3 binden fazla Kırgız yaşıyor. Sayıları 90 bini bulan korucu ordusunda, 200'e yakın Kırgız bulunuyor. Hemen hemen hiçbir köyün Ulupamir kadar korucuya sahip olmadığını da belirtmek gerekir. Yarı Afgan yarı Kırgız halis muhlis Orta Asya’lı olan Ulupamir köyü korucularının katıldığı operasyonların haddi hesabı yok. Köyün muhtarından duymuştum
“Biz savaşçı milletiz. Keleşle büyüdük. Silah kullanmayı çok küçük yaşlarda öğreniyor, dağlarda geziyor, ata biniyoruz. Bu yüzden de biz operasyonlara katıldık. Bir ara Apo MED TV'den hedef olarak bizi gösterdi, bu yüzden de bu köyü çok iyi koruyoruz.”
Kırgız korucuların en yaşlısı 60 yaşındaki Abdülgafar Erciyes zaman gazetesine:
Ben yıllardır koruculuk yapıyorum. Operasyonlara katılıp günlerce evimize gelmediğimiz oluyor. Koruculuk yaptığımız için başka işle uğraşmadık. Kaldırıldığı takdirde yapacak işimiz olmayacak. Ama devlet bizi emekli edip, tazminat öderse o zaman maddi olarak bir gelirimiz olur. Biz Kırgızlar devletimize her zaman sadığız ve devletin yanındayız.
Yarı Afgan yarı Kırgız bu orta Asyalı kelle avcılarından oluşan bir grup 15 Eylül 2006 da PKK pususuna düştü. 8 yıllık korucu 32 yaşındaki Abdulselam Yar öldürüldü. Abdulselam öldürülen ilk Kırgız korucusuydu. Kırgızlar getirildiğinde aile başına 10 hayvan verilmiş. Onlar ne yapacaklarını şaşırmışlar. En fakir ailenin 150 koyunu olduğu günlerden sonra 10 koyuna alışmakta da çok zorlanmış olunmalı. Devlet köye Sağlık Ocağı kurmazken, asimilasyon için atadığı 20 "öğretmen" köyde görev
“ Yapıyor. “ Kürtler bize kız vermiyor. Biz de vermiyoruz ama adamlar kaçırıyor. Bişey de yapamıyoruz; çünkü hepsi aşiret; ama bize karşı oldu mu hareket, hepsi birleşiyorlar.” İşte bu sitem dönemin Erciş kaymakamına yapılmıştı. Kaymakamın yüzünde sadece bir tebesüm… Anlamı nedir bilinmez…

Orta Asya da hayvancılıkla uğraşan bu topluluk, şimdi yavaş yavaş tarımı da öğreniyor. Bölgede ki kürtlere karşı mesafeli duran yarı Afgan yarı Kırgız halis muhlis orta Asyalı bu topluluk bölgede mhp’nin oy potansiyelini oluşturuyor. Her yıl dışarıdan gelip bu köyde at eti yiyip kımız içip özlemli takılan mhplilerle dolup taşıyor bu köy. Hepsinin çekik gözlerinden bozkırın asiliği ve çevikliği okunabiliyor. Ve Erciş’te bir banka şubesinde kuyruğa girmeyen bir Ulupamirliye tepki gösteren Ercişlinin gırtlağına sarılabiliyor Ulupamirli: “ulan ben vatanını seven, koruyan bir vatandaşım”. Ve Ercişliden Erciş aksanıyla bir cümle: “ he oğlım meni deli edisan ha… birinci vatanıni korıyipsan da şimdi ikinci vatanıni korıyican?belengaz oğli belengaz…(oğlum birinci vatanını koruyabildin mi ki şimdi ikinci vatanını koruyabileceksin? Beni deli etme gariban oğlu gariban)

Sedat Ulugana

Sedat Ulugana: Zilan katliamının son tanıkları

Ağrı Yanıyordu. Bir yandan Bro, bir yandan Xoybun’un askeri İhsan Nuri, Türk askerleriyle çarpışıyorlardı. Xoybun’un andı içilmişti: “Ümidinizi kaybetmeyiniz! Kürdistan bağımsızlığına kavuşacak ve Kürt ulusu bahtiyar olacaktır. Atalarımızın şu sözünü unutmayınız: ‘Bextê Romê Tüneye!’(Rom’un bahtı yoktur)”





Ağrı’da ateş sönmeyince ve Zilan’da başkaldırı patlak verince, Mustafa Kemal’in ordusu oraya yöneldi. Sonra 20. yüzyılın ilk toplu Kürt katliamı olan Zilan Katliamı yapıldı. Yıl 1930… aylardan Haziran…

Dolunaylı bir gecede Zilan’nın vadilerinden atlılar koşturuyordu. Ağrı Cumhuriyeti Generali İhsan Nuri bir ferman göndermiş Zilan’a, savaşçıların 4 Temmuzda harekete geçmelerini istiyor ve ekliyor: “Her şeyden bizi kesinlikle haberdar edin.” Daha Haziranın 19’u ve Ağrı’nın hiçbir şeyden haberi yok. Qeşqedağ eteklerinde 507 tane çadır kurulmuş… Çadırların 10’nundan fazlası makkari marka tüfek ve mermiyle dolu… Diğerlerinde de savaşçılar kalıyor.

Akşam olduğunda teker teker atlara binip dağın eteğinde toplandılar… Atlarının yönlerini çevirdiler. Yön Çakırbeg yönüydü… Şebabê Misto ile Bekirê Qulîxan’ın destesi Çakırbeg üzerine gönderildi. Ve tarihte 1930 Zilan direnişi, devletin deyimi ile Zeylan İsyanı olarak yer alan Kürt başkaldırısı, İhsan Nuri’nin fermanda belirttiği 4 Temmuzu beklemeden yaklaşık 15 gün önceden, çok zamansız bir şekilde başlamış oldu.

15. SEYYAR JANDARMA ALAYI VE KUŞATILAN ŞEHİRLER

Sırasıyla Çakırbeg, Hesenevdal, Norşat karakollarında konuşlanan 15. seyyar jandarma alayı askerlerine baskınlar düzenleyen Kürt direnişçiler, alay namına bir şey kalmayınca, Erciş’i kuşattılar. Erciş Tayyare Taburu ile bazı mahalleler alındı. İdris Erdinç ve kardeşi Süleyman Erdinç adındaki şahıslar tarafından silahlandırılan Türkmenler, Kürt direnişçilere karşı koyunca işler değişti. Van’dan gelen kara birlikleri ile Ağrı’dan kalkan uçakların müdahalesiyle Kürt direnişçiler geri çekilmek zorunda kaldılar. Geri çekilirken de Erciş Tayyare taburundaki el konulmuş uçakları ateşe verdiler. Daha sonra Nadir Bey (Süphandağ) ile kardeşi Mehmet Bey tarafından Patnos kuşatıldı fakat alınmadı. Bargıri yani Muradiye ise alındığı halde korunamadı. Böylece Zilan, Ağrı Kürt Cumhuriyeti’ne dâhil edilemedi.

En önemlisi ise bütün bunlar olurken Ağrı’daki direniş komitesinin hiçbir şeyden haberi yoktu. Bu habersizliğin bedeli ağır olacaktı.

TÜRK ORDUSU ZİLAN’DA YANGIN BOMBASI KULANDI

Türk ordusunun kitle imha silahlarını kullanma tarihi 1930 yılına kadar uzanır. Son yıllarda PKK gerillalarına karşı işlediği savaş ve insanlık suçlarıyla gündeme gelen Türk ordusu, aynı yöntemleri 80 yıl önce de Zilan’daki Kürt direnişçilere karşı kullanıyordu. Direnişçiler Zilan’a çekilirken onları takip eden Türk uçakları gökten ölüm yağdırıyordu. Yere düşen yangın bombaları, düştüğü yerle birlikte direnişçileri ve onlara iltica etmiş olan sivilleri kömürleştiriyordu.

Nitekim dönemin Cumhuriyet gazetesi bununla gurur duyuyordu: “Harp bu havalide pek müthiş şekilde cereyan etmekte… Şakiler tayyarelerimizin ateş bombaları altında inlemekte…”

Uçaklar sonra direnişçileri geçip Kürt köylerine yöneliyorlardı. Köylere ateş yağdırıyorlardı. O günleri yaşayan mele Ahmet yıldız: ‘’Gök kızıldı ve bulutlar ağlıyordu. Gözyaşları ise alev alevdi.” Diyordu… Bu mahşerden her canlı nasibini alıyordu. Kürtler koyun kılığına bürünüyorlar’’ diye koyun sürüleri bombalanıyordu. Ortasına bomba düşen koyun önce göğe savruluyor; sonra da yere düşüyordu.

27 KÖY BOMBALANDI

Ankara, binlerce kişilik bir orduyu Zilan’a gönderdi. Askerler Yekmal ve Arnês iskelelerinden Zilan’a ayak bastıklarında, Erciş Tayyare Taburu’ndan kalkan uçakların attıkları bombaların gümbürtüleri duyuluyordu. Patnos, Muradiye ve çaldıran sahalarında da 26 köy havadan bombalandı. Zilan’da toplam 80’e yakın köy yakılıp yıkıldı. Zilan vadisinin bütün giriş ve çıkışları tutuldu. Tenkil dedikleri katliamın boyutları korkunçtu. Milisler bölgeyi avuçlarının içi gibi biliyorlardı, bölgedeki herkesi tanıyorlardı. İlk etapta 1000’den fazla Kürt direnişçi öldürüldü. Temmuzdu, bazı Kürt köyleri yaylalara çıkmışlardı bazı Kürt köyleri ise sırtlarını dağlara dayamış, bekliyorlardı. Temmuzun eritici sıcağından alçak damlardaki kil, balçığa dönüşmüştü. Çakırbeg’de dama çıkmış, ayakları yarısına kadar kil balçığına batmış,

Şimdi yaklaşık 95 yaşında Hacı Şebab Kandemir o günleri:‘’15 binden fazla kadın, çocuk ve yaşlı birbirlerine bağlanarak mitralyöz ateşine tutuldular. Hamile kadınların karınlarındaki çocuklar süngülendi. Ekinler yakıldı, su kuyularına beton döküldü’’ diyerek anlatıyor.

Hacı Şebab Kandemir o günlerde daha çocuktu: “Köyün yanı başındaki ormana sığındık. Kurtulduğumuzu, her şeyin bittiğini sanmıştık ama yanılmıştık her şey yeni başlamıştı.”

Zilan’da tek bir canlı sağ bırakılmayacaktı. Onun için yaylalara çıkmış Kürtler, ‘nüfus sayımı yapılacak’ diye geri çağrılıyordu. Geri dönen Kürtler kurşunlanıyordu. Hala hayatta olan Cergeşin köyünden Übeyit Fidan: “Biz yayladan inerken (Komir köyü civarında) askerler bize kurşun yağdırdılar, güzergâhımız derin bir vadi olduğu için kurşunlar bize kadar ulaşamıyordu. Fakat Nazê‘nin oğlu Salih vuruldu. Salih öldü. 4 yaşlarında falandı. Koşamıyordu ya Nazê onu sırtına almıştı. Nazê’nin sırtında vuruldu. Salih öldü. Bırakıp kaçtık.”

Nazê 87 yaşında sürgünde öldü… Öldüğünde bile hala Salih’i unutmamıştı. Hesenevdal, Adaxeybê, Mılk, Newala Fedê, newala Kuştiya, Newala Bebo, Çakırbeg isimleri toplu katliamların yapıldığı derin vadilerin isimleridir artık. Onlarca köyün ahalisi bu vadilere toplanıyordu, beklemelerini söyleyip hemen yamaçlara çıkıyordu askerler ve mitralyözler ateşleniyordu.

O günlerde daha çocuk olan ve aldığı süngü darbesini hayatı boyunca taşıyan Heci Heyder Özer katliamdan sağ kurtulanlardan biriydi: ‘’Hepimiz oturduk. Bir kaç kız çocuğu beştaş oynuyorlardı, bazı çocuklar da mendil oyunu oynuyorlardı, hepsi de şen şakraktı. Tepelere xefif makineleri (mitralyöz) kurdular, yönlerini bize çevirdiler… İnsanların kafatasları vücutlarından kopup havaya uçuyorlardı, sonrada yağmur gibi gökyüzünden üzerimize et parçaları düşüyordu. Çığlıklar kesildikten sonra mitralyözler de durdu. Asker dağa vurup gitti” diyordu.

Katliamdan sağ kurtulan diğer bir tanık ise Reşit Akmaz’dı: “800, belki de 1000’den fazlaydık. Bizi teker teker tahta köprünün üzerinden karşıya geçirdiler. Hiç unutmam, 10 yaşlarında bir erkek çocuk oynaya oynaya güle güle yanımızda yürüyordu. Adaxeybê vadisine geldiğimizde, Birden bir ses yükseldi: ‘Ateş serbest!’diye. Yağmur gibi üzerimize mermi yağdı. Çığlıklar, Allahu ekberler, Kelime-i Şehaddetler, ağlamalar, inlemeler, bebek sesleri, çocuk ağlamaları birbirine karıştı.”

ZİLAN KASABI ALBAY DERVİŞ

Zilan katliamının komutası albay Derviş’teydi. 1886 yılında Vardar’a bağlı (Makedonya sınırları içinde) Yenice’de doğdu. Son görev yeri Erzincan’dı. Erzincan’dan Malazgirt hattı üzerinden Zilan’a geldi. Rütbesi Albay’dı. Zilan’da malum katliamı gerçekleştirdikten sonra, 30 Ağustos 1930’da rütbesi generalliğe yükseltildi. Madalya ile ödüllendirildi. 1932’de öldü. Kemal Derviş’in akrabası, Dersim kasabı Abdullah Alpdoğan’ın bacanağı, Koçgiri kasabı sakallı Nurettin Paşa’nın damadıydı. Sağ kurtulan çocukların öldürülmesini istiyordu.

Erciş’in Ziyareta Baso köyünden Hüseyin Yıldız, katliam döneminde 7. Kolordu’nun bünyesinde Diyarbakır’da asker olduğunu söylüyordu. 7. Kolordu, başkaldırıyı bastırmakla görevli 9. Kolordu’ya takviye birlikler gönderir. Bu birliklerin içinde Hüseyin Yıldız da vardır. Hüseyin Yıldız yerli er olduğu için Derviş Bey alayına verilir.

Çakırbeg (Çakırbey) köyünde şahit olduğu insanlık dışı bir öldürme olayını hayatı boyunca unutmadı: “Derviş Bey: ‘İçinizde bu kadının karnını deşip piçini çıkaracak bir gönüllü biri çıksın!’ diye bağırdı. Birkaç kez seslendi, askerlerden bir ses çıkmadı. Bunun üzerine, bu işi gerçekleştirecek kişiye kırk gün mükâfat izni var dedi. Bir asker gönüllü olarak çıktı, iki kolundan kıskıvrak tutulmuş zavallı kadının karnını sün¬güyle yardı. Kadıncağız hemen öldü. Çocuk yaşıyordu. Derviş Bey: ‘Bakın bakalım piç, erkek mi kız mı?’ di¬ye sordu. Asker: ‘Erkek!’ diye cevapladı. Derviş Bey: ‘O piçin erkek olduğunu tahmin etmiştim’ dedi. Asker çocuğu da süngüleyip öldürdü.”

MİLİS ZULMÜ

Bütün bu katliamlara milisler de bizzat iştirak etmişlerdi, Milis süvari kumandanı Süleyman Bey (Erdinç) ve kravatlı, boynunda dürbünüyle Ağabey lakaplı idris (Erdinç), parlak çizmeleriyle Sidîqê Heso ile Feto. Askerlerle birlikte katliamı gerçekleştirdikten sonra milisler, köylülerin bütün mallarına el koyuyorlardı. Bütün aşiretleri yakından tanıyorlardı. Aileleri ve aralarındaki bağları ayrıntılı bir şekilde Derviş Bey ile İbrahim Bey’e anlatıyorlardı. Sağ kurtulanlara musallat olmuşlardı. Arkalarında yine çoğunluğu Ercişli Türkmenlerden oluşan bir milis ordusu vardı: İdris (Erdinç), Süleyman (Erdinç), Sidîqê Heso, Feto, Seydkili Şerifê Telal, Eliyê Evdi (çêloyi), Helîm Xoce (Helîm çelebi), Şeyh Taho (Şêx Tahir), Memê Hemze, Cindo, Refo (Nalbantoğlu), Mehmet Turan, Şewketê Wani (Vanlı şevket efendi), Muştak Efendi (Çavuşoğullarının Dedeleri), Abdullah Efendi, Hacı Ali (Albayrak), Ali Ağa (nazlı), Dahar Ağa (Xerginli), Purulli Mecit Efendi (Gazioğlu), Fırıncı Mevlüt (Hançer),Zortullu Murat Bey, Kasap Şerif Ağa (Bakak), muhtar Mevlüt Efendi (Aydın), Paketçi Şevket (Ceylan), Saracın Recep (Saraçoğlu), İmam Mehmet Efendi (Sancak),

Ömer Ağa (Kasımbağlı) ve adlarını sıralasak sayfaları dolduracak olan Xergin, Pülur, Pülumark, Yekmal ve Erciş yerli Türkmenleri…

TECAVÜZE UĞRAYAN, YAKILAN CENAZELER

Zilan’dan getirilen esirler, gündüz şehir camisine kapatılırdı. Akşam oldu mu Örene, Heyderbeg, Êrşat yolu kenarında kurşuna dizilirlerdi. Yeni bir yer bulundu. Aşê Davuda… Mevsim yazdır. Erciş de yemyeşildir.

Xerginli Misto Van Gölü’nün masmavi sahilinden baktığında iki rengin uyumsuzluğunu çok iyi görebiliyormuş. Çocukmuş. Aklında kalan tek şey de bu olmuş. Heci Şebab Kandemir de o günlerde daha çocukmuş, ceset gördükçe annesi gözlerini kapatmış: “Seyid camisinden Êrşat mezarlığına kadar yolun her iki tarafı kurşuna dizilmiş insan cesetleriyle doluydu. Yazın başlarıydı. Kanları toprağın üzerinde simsiyah bir tabaka oluşturmuştu; annem yine gözlerimi kapattı. Korkmamam için… Erciş’in büyük camisi (Kara Yusuf Cami) var ya işte orasını cezaevi olarak kullanıyorlardı. Askerler Gelîyê Zilan’daki insanları gündüz getirip bu camiye kapatıyorlardı. Akşam olunca da götürüp öldürüyorlardı. Aşê Davuda’da ve Aşê keşiş’e götürüp öldürüyorlardı. Heyderbeg (Haydarbey) yolu üzerinde öldürüyorlardı. Örene (Wêrane) yolu üzerinde öldürüyorlardı. Yekmal yolu üzerinde öldürüyorlardı. Bu şekilde abartısız günde 200 kişiyi öldürüyorlardı. Esir kafileleri Erciş’e getirildiği zaman benle ailem de içndeydik. Êrşat köyüne geldiğimizde bazı evler yakılmıştı. Hala yanıyorlardı.işte bu ateşin içine cesetleri atıyordu askerler.cenazeleri yakıyorlardı.”

Diğer bir tanık ise mele Ahmet Yıldızdı: ‘’Aşê Davuda ceset doluydu, Ağustos sıcağında cesetler şişmiş, kokuyordu. Askerler, genç kız ve kadınların cesetlerine tecavüz ediyorlardı: “Aşê Davuda (Davutlar değirmeni), Erciş kız yatılı ilköğretim bölge okulunun bulunduğu yerdir, Van –Erciş yolu üzerinde bulunuyor ya. En büyük toplu katliamlardan bir de orda yapıldı. ben o zamanlarda. Askerlere erzak taşırdım. Birkaç defa Aşê Davuda’da kamp kurmuş olan askerlere erzak götürdüm; kendi gözlerimle gördüm. Cenazeleri üstü üste kule şeklinde yığmışlardı. Hiç unutmam, askerler cenazelerin arasına girip güzel kadın ve kızların cesetlerine tecavüz ediyorlardı.”

REŞO DAĞLARIN PİRİ

Reşo ismi, halkın sempatisinden dolayı kısalttığı Reşit isminden gelir. Babasının ismi Süleyman’dır. Onun için de Reşê Silo diye anılır. Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra gündeme gelen 1926 sürgününde Batı Anadolu’ya gönderilmek istenmiş, o da Bekirê Qulîxan gibi beylerle birlikte dağa çıkmıştı. O günden sonra da bir daha Zilan dağlarından inmedi. Zilan İsyanı vahşi bir katliamla sonuçlanınca, eşi Zeyno’nun öldürüleceğini hesap ederek onu yanına aldı. Zeyno da en az Reşo kadar cesaretli ve yiğitti. Reşo adamlarıyla birlikte 1931’in kışına kadar direnir, Zilan bölgesi boşalttığı için Reşo’ya bağlı direnişçiler arasında açlık başlar. Bunun üzerine Reşo birkaç akrabasıyla karısı Zeyno ile Zeyno’nun iki kardeşini yanına alarak Tendürek dağı yakınlarındaki Devetaş mevkisine çekilir. Reşoyê Silo, Zilan’daki Çakırbeg karakol baskınına katılan direnişçilerden biriydi. Yöredeki pek çok çatışmalarda Nadir Beyin yanında yer alan Reşo, Ağrı dağındaki direniş merkezinin dağılmasıyla birlikte sınırdaki dağlarda faaliyetlerini sürdürdü.

Reşo bir efsaneydi.1931 kışında, Reşo’nun Devetaş adında bir mağarada olduğunu duyan Türk askeri, milisler eşliğinde bölgeye operasyon düzenlerler. Reşo’nun silahı tutukluluk yapar. Reşo esir düşer. Askerlerin önünü düşüp mağaraya giderler. Tek derdi eşi Zeyno’dur.

O günü milis Şükrü Yardımcı İbrahim Bey şöyle anlatıyor: ‘Söz Reşo, gidelim eşin Zeyno da teslim olsun, size dokunmayacağım.’ Reşo önde biz arkada, Zeyno’nun saklandığı Tendürek dağındaki Devetaş mağarasına gittik. Mağarayı sardığımızda Zeyno bizi fark etti. Bir anda üzerimize kurşun yağdırdı. Reşo dayanmadı; ‘Zeyno beni yakaladılar, bundan sonrası fayda etmez, silahını bırak’diye bağırdı. Bunun üzerine Zeyno da: ‘Hani sen Emer ailesinin yiğidiydin, ölürüm de teslim olmam diyordun? Ne oldu, neden teslim oldun?’Reşo da: ‘Zeyno ben teslim olmadım, tüfeğim bana hainlik etti. Yoksa teslim olmazdım, bensiz mi savaşacaksın?’ Bu sözler üzerine Zeyno mağaradan çıkıp, tüfeğini yere attı. İbrahim Bey sordu: ‘Zeyno bak işte seni de, kocanı da yakaladım. Şimdi söyle bakalım ben mi yiğidim yoksa kocan Reşit Bey mi?’ Zeyno gülerek: ‘Sen Reşit beyin köpeği bile olamazsın. Bizi öldüreceksin biliyorum. Reşit beyin tüfeğini geri ver, 20 metre uzaklaşalım öyle vur’ dedi ve devam etti: ‘Emrinde yüzlerce asker ve milis var ve arkanda da bir devlet var. Benim kocamın da sadece bir tüfeği var. O tüfek de hainlik etti.’ Dedi ikisi de öldürüldü ”

Reşo efsanesi bitmemişti, yeni başlamıştı. Dengbêj Şakiro, Reşo’yu da stranlaştırdı. Bu stran da dilden dile dolaştı. Elime geçen fotoğraflar, sadece Reşo’nun katline ışık tutmuyor. Aynı zamanda bütün bir katliamın en net tanığı…yıllar sonra eski bir asker, İran’dan Reşonun ailesine bir mektup ile bir fotoğraf göndermişti… Mektup Arap harfleriyle yazılıydı… Mektupta Reşo’nun katline dair birkaç ayrıntı daha vardı : “İbrahim Bey Reşo’ya sordu:

-Seni nasıl öldürmemi istiyorsun?

Reşo da:

-Tüfeğim tutukluluk yaptı, o tüfeği ağzıma sık… dedi

Fotoğraftaki kişi Reşo’ydu. Ağzından kan geliyordu… Üzerinde pahalı olduğu ve İran’dan alındığı beli olan İngiliz kumaşından elbiseler vardı. Temiz yüzlü, saçları taralı bu direnişçinin kafasını keserlerken saçına bir de bez bağladılar, saçı yüzüne dükümlesin, herkes onu tanısın diye… Aynı şeyi ondan önce Beşiri’de Yado’ya, ondan sonra da Dersim’de Alişer’e yapıldı… Yani kafaları kesildi…

** Not: Yayınladığımız fotoğraflar Kürt katliamlarına dair en eski ve ilk fotoğraflardır. Çünkü bugüne kadar Kürt katliamlarına dair ilk fotoğraflar 1938 Dersim katliamına dairdir. Bu fotoğraflar Dersim katliamından 8 yıl öncesine aittir.


21 Kasım 2010 Pazar

NİHAT GÜLTEKİN: Dengbêj Kerem

23 Kasim 2009
Yaşadığımız bu topraklarda Kürtler, tarihin derinliklerinden günümüze ulaşan çok zengin bir sözlü edebiyata sahiptirler. Çeşitli nedenlerden dolayı yazılı edebiyat fazla gelişmedi.

NİHAT GÜLTEKİN: Dünyanın en büyük ikinci meteor çukuru: Qula Tepî

Tarihi ve kültürel bir zenginlik kenti olan Bazîd’in turizm açısından en önemli yerlerinden biri de Meteor Çukuru’dur. Bazîd’in 35 kilometre doğusunda, İran sınırına 2 kilometre uzaklıkta, Gürbulak sınır kapısı ile Sarıçavuş –Gülveren (Gırberan) köyü arasındadır.


Meteor Çukuru’nun genişliği 35 metre, derinliği 60 metredir.Tarihi ve turistik değeri dünya kültür mirası içerinde önemli bir yere sahip olan Meteor Çukuru, 1913’te göktaşının düşmesi sonucu meydana gelen bir çukurdur. Dünyadaki en büyük çukur olan Amerika Alaska’daki çukurdan sonra büyüklük olarak ikinci Göktaşı Çukuru olarak bilinmektedir. Bazîd’in Sarıçavuş (Gülveren-Gırberan) köylüleri daha çok Qula Tepî olarak adlandırmaktadırlar. Bilindiği üzere Kasr-ı Şirin Antlaşması’nda, köyün alt tarafında geçen su, sınır olarak kabul edilmiş. Ağrı Dağı direnişinde, yine Rus savaşlarında önemli bir merkez olarak bilinen köyün Meteor Çukuru’nda şehre giden yolu bile yapılmamış. Adeta kendi kaderine terk edilmiş. Hem Türkiye’nin hem de ilçenin tanıtımına katkı sunması gereken bu tarihi ve turistik yerin neden böyle bırakıldığı hala tartışılmaktadır. Acaba bu yer Türkiye’nin başka bir yerinde olsaydı son hali böyle mi olurdu, yoksa daha büyük bir sahiplenme mi olacaktı diye düşünmeden edemiyor insan.

Çocukluğumuzda üzerimizde büyük bir etki bırakan bu çukurun nasıl olduğu, nasıl bu hale geldiği konusunda birçok değişik bilgi aktarılıyordu. Her zaman üzerimizde çok farklı bir duygu yoğunluğuna neden olan bu anlatımlar, içimizdeki sevgiyi daha da büyütmüştü. Hemen her yaz Meteor Çukuru’nun yerli ve yabancı çok sayıda ziyaretçisi olur. Ziyaretçilere, köyümüzün büyüklerinin anlattıklarını bizler sonradan hep anlatır, tartışırdık. Onlar da aktardıklarını, büyüklerinden öğrendiklerini anlatıyorlardı. Daha doğrusu, bizzat o dönem yaşayanların anlattıklarını anlatıyorlardı. 1914 yılındaki Rus işgalinden 1 yıl önce, 1913 yılının 9. veya 10. ayında sabaha karşı günün ağarmasına yakın saatlerde şiddetli bir gök gürültüsünden sonra büyük bir toz bulutu yükseldiği görülüyor. Hatta çukurun olduğu yer çoğu kayalık olduğu için zaman zaman gürültüler duyulmakta ve köylülerin bunu hayra yorma durumları olmuştur. Göktaşı mı düşmüş, yoksa gürültülerden sonra mı öyle çukur haline geldiği hala tartışılmaktadır. Ama daha baskın gelen fikir, göktaşının düştüğüdür. Göktaşının düşme anında bölge koyun yatağı (Şevin) olarak kullanılıyordu. Bundan dolayı düşme anında köylülerin 12 adet koyunu da göktaşı ile birlikte oluşan çukura gömülmüştür.

Göktaşının düşmesinden sonra büyük gürültüyü duyan ve toz bulutunu gören tanıklar olmuştur. Çukurdaki çökme üç gün sürmüştür. Bu olaydan sonra, göktaşı çukuru yakınındaki Gülveren köyünün alt tarafında bulunan büyük su kaynağının 7 gün boyunca bulanık bir halde aktığı görülmüştür. Yine çukura 5 kilometre uzaklıktaki İran sınırları içindeki Harman ve Tazekent köyleri sularının da bir süre bulanık aktığı haberi alınmıştır. Bu olaydan dolayı telaşlanan Gülveren köylüleri bir süre evlerine girmeyerek, yörede ‘kon’ denen kıl çadırlarda kalmışlardır. Büyük bir şaşkınlıkla bu olaylar yaşanmış ve çukurun ne olduğu yıllarca bilinmemiştir.

Toprağa gömülü göktaşının üzeri toprak tabakası ile örtülüdür. Düştüğünde, kor halinde olan dev göktaşı, heybetli Ağrı Dağı’nın yanı başında dağ eteğinin sertliğini hiçe sayarak kayaları keskin bir bıçak gibi eritip parçalayarak, böylece toprağa gömülmüştür. Taşın kor halde düşerken yaydığı ışık ve ısı, yöre insanında büyük bir etki bırakmış olmalı. Yöremizde insani ilişkilerden kaynaklanan olumsuz olaylarda sıkça, “Başımıza taş yağacak”, “Başına taş yağsın” gibi sözlerin kullanılmasının göktaşı ile ilgili olduğu söylenebilinir.

Meteor çukurunun içinde 1980’lere kadar akar halde su bulunduğu gözlenmiştir. Meteor çukurunun yan yüzeyleri sağlam kayalardan oluştuğundan çökme tehlikesi bulunmamaktadır. İlk 5 metresinde toprak örtüsü bulunuyor. Geri kalan kısım değişik katmanlı sert kayalardan oluşmuştur. Çukurun derinliği boyunca kayalıklar bulunmaktadır. Zaten bölge Ağrı Dağı platosu içindedir.

1975-76 yılında çukurda yapılan incelemelerde göktaşına ulaşılmaya çalışılmış. Ancak çukur zemininde bulunan akar haldeki sudan dolayı sonuca ulaşılamamış ve çalışmalar durdurulmuştur. 1990’lı yıllarda eskisi gibi içindeki su kalmamıştır. Köylülerin anlatımlarına göre bazı dilekler için çukura atılan taşların sesi 1-2 dakika sonra geliyormuş. Daha sonraları çukur toprak, taş vs. ile dolmuştur. Dolayısıyla derinliği o kadar olmadığı ortada. Buna rağmen yine aynı tarihlerde köyde ikamet eden, daha çok hırçınlıkları ile tanınan Yusuf Gültekin, halatlarla aşağıya kadar inmiş, fakat hava yetersizliğinden dolayı hemen yukarıya çıkmıştır.

Meteor Çukuru’nun bulunduğu alanda, ilçedeki özel idare tarafından bir tesis inşa edilmiş. Bu tesis, 1990’lı yılların başında köylülerden İsmail Gültekin tarafından bir süre çalıştırılmıştır. Daha sonra askerlerin müdahalesinden dolayı o tesis işlemez duruma gelmiş. Orada bulunan asker aramaları neticesinde tesis çalışması yarıda bırakıldığı gibi, çatısı da uçmuş ve yıkık bir harebe haline gelmiştir. Başta da belirttiğimiz gibi muazzam bir doğa güzelliği bulunan bu yere çok acilen el atılması gerekir. Ayrıca buranın daha iyi tanıtılması için gerekli işlemler hemen yapılmalı. En başta aşılması gereken nokta da, yeri geldiğinde ilçemizin turistik ve tarihi yerlerini sayan yetkililerin bu mevcut duruma ilgisiz kalması. Sanki Meteor Çukuru’nun hiçbir problemi yok gibi yaklaşımı aşmak gerekir. Yeryüzünde nadiren rastlanan bir doğa harikasına bu kadar ilgisiz kalmamalıyız.

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

EYYÜP GÜL *: Yeniden başlamamak için

İngilizlerin sonu gelmez işleri tanımlayan “Forth Köprüsü’nü boyamak gibi” (It’s like painting the Forth Bridge) gibi güzel bir deyimleri var.
Forth Köprüsü, 1890’da İskoçya’daki Forth Irmağı üzerinde, 45 bin ton çelik kullanılarak yapılan 2529 metre uzunluğundaki bir köprü. Köprünün paslanmasını engellemek için yapılan boyama işlemi üç (3) yıl sürdüğünden, köprünün sonuna gelindiğinde baş tarafı yeniden boyamanın zamanı da gelmiş oluyor. Deyimin hikayesi bu. Bu deyim-hikaye bana devletin Kürt sorununu yaklaşımını anıştırdı; size de anıştırmıyor mu? Bu anıştırmanın nedeninin görmek için sadece ikiyüz yıllık tarihimize bakmak yetecektir. 1800’lerden günümüze kadar “Forth Köprüsü’nü” 29 kere boyadık, hala da boyamaya niyetinde olanların az olmadığını biliyoruz. Ağrı isyanından sonra “Hayali Kürdistan burada meftundur” diyerek Kürtlerin hayallerini beton mezara tutsak ettiklerini ilan ettiler. Sonuç ne oldu: İşin üstünü boyamayı “sarsılmaz-eğilmez-bükülmez ve dahi yılmaz” bir azim ve kararlılık içinde olunmasına rağmen işin boya kaldırır yanı kalmadı. Bu nedenle olacak her şeyi güç ilişkilerine göre değerlendiren, vicdan ve ahlakı kamusal alanın dışında tutan stratejikleri ve emekli topçu askerlerin hikmeti satır aralarında gizli analizlerini bir tarafta bırakırsak sorunun adı Kürt sorunu olarak konulmuş bulunmaktadır.

Devlet ricalinde bir mutabakatın olduğu ve sorunun adının koyup Kürtlere bir sorunu teslim “güvenini” gösterilmesine hepimiz şükran duyguları içindeyiz! Ancak bu söylemin devamı gelip-gelmeyeceği noktasında ciddi kuşkularınız olduğu için yine aynı döngü yine aynı fasit daire içine hapsolup olmayacağının merak etmekteyiz. Tenkilden asimilasyona, oradan entegrasyona geldik. Ama yine de hep başa dönme korkusu içindeyiz. Bahse konu olan “Kürt açılımı” eğer soruna dönük bir “soğutma taktiği” değilse ve fasit dairenin yönergesine fırlatılan yeni model bir aygıt olmayacaksa, artık bizi başa dönmek zorunda bırakmasın. Çünkü başa dönmenin faturası çok ağır.

Yeniden başlamamam için, yeni bir başlangıç yapmalıyız. Bunun için tüm taraflar İmralı’nın açıklayacağı-açıkladığı yol haritasını önyargısız, Kürt ve Türk halklarının geleceğini inşa açısından yaklaşıp demokratik çözüme doğru yürümenin vesilesi yapmalılar. Böylesi bir başlangıç “Forth Köprüsü’nü” yeni baştan boyamamızı gerektirmeyecektir.

* Antep H Tipi Cezaevi

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
Okunma: 146

Bîranînên şahidê 2 serhildanan piştî 20 salan derketin holê


Bîranînên şahidê Serhildana Agirî û Şêx Saîd Fesîh Kaya yê li Navçeya Mîlazgirê ya Mûşê piştî mirina wî 20 sal şunda derketin holê.


Bîranînên şahidê Serhildana Agirî û Şêx Saîd Fesîh Kaya yê li Navçeya Mîlazgirê ya Mûşê piştî mirina wî 20 sal şunda derketin holê. Di bîranînên Kaya de tê gotin ku di navbera salên 1931 û 1960'an de li Geliyêm Zîlanê de di nav de gelek zarok jî heyî 3 hezar kes tên qetilkirin. Kaya, jiyana xwe piranî ji welatê xwe dûr li Sûriyeyê li koçberiyê derbas kir. Piştî Kaya vegeriya Tirkiyeyê bi salan di girtîgehê de ma û di sala 1990'an de li Mîlazgirê jiyana xwe ji dest dide.

Tiştên Fesîh Kaya yê Mîlazgirî jiyîn minka kurdan di dema komarê de jiyîn nîşan dide. Jiyana Kaya di girtîgehe, firar, pevçûn, serhildan û îşkenceyan derbasbû. Jiyana Kaya di sala 1931'an de li ser îxbara "Dê tevlî serhildana Agiriyê bibe" reş bû û piranîna jiyana wî li firariyê derbasbû. Kaya, tiştên jiyîn ji bo ku pêşrojê bihêle û rê li dîrok veke di sala 1968'an biranînên xwe nivîsîn. Bîranînê Kaya piştî mirina wî 20 sal şunda derketin holê. Bîranînên Kaya ji aliyê kurê wî Esat Kaya ve di hatin parastin û veşartin. Di bîranînên Kaya de bi taybet kesên tevlî Serhildana Agiriyê bûyîn û li firariyê dest bi jiyanê kirin gelek balkêş in. Kaya di sala 1931'an bi bi îdaya ku "Dê tevlî Serhildana Agiriyê bibe" li Qereqola Cendermeyan a Mîlazgirê rastî îşkenceyên gelek giran hat. Piştî Kaya, ji îşkeceyan xilasbû tevlî kesên wê demê fîrar bû. Kaya, demek dirêj bi firarên di sala 1930'an de gelek bi nav û deng û her wiha di klamên denbêjan de jî cih digirin ên wekî Geliyê Berazan, Alîcanê Bişar û Seyitxanê re li çiyayan jî. Fesîh Kaya xizmê ji fermandarên serhildana Şêx Saît û Agiriyê Ferzende Beg bû û pişt Ferzende Beg ji Îranê hate Tirkiyeyê û tevlî Serhildana Agiriyê bû jiyana Kaya jî êdî tevlî hev bû. Fesîh Kaya êdî li çiyayan bi fîrarên nav û deng digere û tevlî pevçûnan dibe û dibe şahidê berxwedana firarên kurd û mirinên wan.

Îxbarek jiyana wî şer dike

Kaya di bîranînên xwe de wiha dibêje: "Di sala 1931'an de xizmekî min diçe lî Midûriyeta Nahiyeyê îxbar dike û dibêje 'Kurdê Suleymanî Ahmedîn Ferzende li Agiriyeye. Ew jî dê biçe Agiriyê tevlî serhildanê bibe' Li ser vê yekê cerderma hatin li Mîlazgirê ez girtim û birim. Rêvberiya qesebayê di destê serpêlekî zalim ê ku bi îşkenceyê mirov dikuştin da bû. Di wê demê de li Mîlazgir ê mirin û îşkence hebû. Ez avêtim nezaretê. Nezaretxane gelek teng bû û incax 2 kesan dikarî li ser piyan xwe têda bigirin. Wekî kabusxaneyebû...Tarîbû hemû cihana min tarîbibû. Di lêpirsînê de ji min re digotin 'Ferzende Beg li Agiriyeye tu jî dê biçî wir' Min jî ji wan re got 'Ez naçim Agiriyê navbera min Ferzende baş nîn e. Dijminê min e. Heskin ji hemû gelê qezayê bipirsin hemû kes dizane. Lêkolînê bikin em tevlî Serhildana Şêx Seît enbûn e.' Bersiva dan min 'Hûn mirovên bê xweda ne. Em we wekî tirk qebul nakin' bû."

'Li vir bireve dê te bikujin'

Kaya, îşkenceyên li wî dikirin her diçû zêde dibûn vegot û wiha di bîranînên xwe de nivîsî: "Piyên min perçivîbûn, xwîn ji dev û pozê min dihat. Li nezaretxaneya ez lê dimam pişta wê konekî bûçûk hebû. Min di wê konê de berê xwe da min dostê malbata xwe tehsîldar Ahmet beg dît. Min gazî Ahmet beg kir û min jê re got ji bo xwedê min li vir xilas bike. Dê îşev teqez min bikujîn. Ahmet beg destûr ji serpêl girt hate cem min û rewşa min bandorekî gelek mezin li ser wî çêkir. Gote min 'Kurê mîn sûçê te çiye?' Min jî ya bi serê min de hatî min jê re got. Pişt re çû, şevê destûr ji serpêl girt û bû kefîlê min. Ez jî nezaretê girtim birim malê. Li wir gote min 'Kurê min bireve xwe xilabike heke dê te bikujîn' Min jî jê re got 'tu ji min re bûyî kefîl ez te di zorê de nahêlim' Lê wî gote min 'Kurê min her jiyana xwe xilas bike dilê van cenewaran naşewite.' Ez jî wê şevê li Mîlazgirê reviyam hatim gundê xwe."

Hêj 15 salî rojên firariyê dest pê kirin

Fesîh Kaya piştî reviya serê sibê gihişte gundê xwe û biryara xwe ya jiyana xwe biguhere da. Kaya hêj 15 salî ji bo ku bi jî biryara derkev çiyayan da û tiştên pişt re jiyîn wiha vedibêje: "Dem 25'ê tîrmeha 1931'an bû. Ez gelek perîşan bûm. Ez li nêzî gund li ber çemekî xwev re çûm. Ez gelek fikirîm dê ew min bikujîn. Ji ber wê yekê divê ez birevim lê ez dê biçim ku derê û çibikim. Ya herî baş tevlî çeteyekê bibin û bibim firar. Piştî çetaya Alîcanê Berazanî hate wir jiyana min guherî. Bi çeteya Alîcan me şansekî mezin girt. Çek û hespê min tunebû. Ev rasthatin ji min re bibû rasthatinekî gelek mezin. 35 mirovên Alîcan ên bi hesp hebûn. Min her tim meraq dikir ku van kesan çawa malên xwe terk kirin û derketin çiyayan. Piştî ez tevlî çeteyê bûm min dît ku hemû bi çekan wekî şêran in. Alîcan ji min re got 'Tu çima firar dike xwedê ev bela anî serê me. Tu çima tevlî vê belayê dibî.' Min jî jê re got 'Apo dê min bikujin' reweş jê re got. Dilê wi jî bi min re şewitî û ez tevlî çeteya xwe kirim."
Şerê wî yê yekem ê bi cendermeyan re

Kaya, di serpêatiyên xwe de anîbû ziman ku tifingek xistin destê wî û bi koma Elîcan re Seyitxan ziyaret kirin. Kaya, da zanîn ku Seyîtxan li ser îxbarekê firar kir û pişt re Alîcan û Seyîtxan bi hevre hatin girtin. Kaya, destnîşan kiribû ku hêza xwe bi yekîneyên Seyîtxan re kirin yek û wiha dibêje: "Dema Seyîdxan ber bi Bajaroka Lîzê ve ketin rêyên çiya, ji aliyê cendermeyan ve hatin rawestandin û di navbera wan û leşkeran de pevçûn derket. Me leşker dîl girtin û piştî me çekên wan desteser kir, me leşker serbest berdan. Em li wir bi koma Seyitxanre bûn yek û pişt re jî çekên Elîcan li koma xwe belav kir."

'Ez bûm şahidê Serhildanên Agirî û Geliyê Zîlan'

Kaya, bal dikşîne ser Serhildana Agirî û wiha dirêjiyê dide serpêhatiyên xwe: "Di sala 1930'an li şerqê komkujî pêk dihat. Kurd li Agiriyê di nava tunebê de bûn. Lê dîsa bi dewletê re şer dikirin. Edalet û hiqûqa şer tune bû. Li Geliye Zîlan 3 hezar zarok dan ber guleyan. Li Şerxê 3 Mufetişan li Wan, Erzirom û Amedê serdestî dikir. Li her derê îstixbarata xwe pêş xistibû. Dixwestin hemû gelê şerxê bikin dujminê hev. Hewl didan eşîran bi hev bindin şerkirin. Ên nedibûn hevkarê dewletê neçar diman direviyan çiya. Em jî neçar man û me xwe avêt çiya. Dema ez firar bûm, ez li Deşta Mûşê, li Erzirom, Agirî, Êlih, Mêrdîn, Amed û gelek deverên din geriyam û me bi leşkeran re şer kir. Pişt re ez derbasî Sûriyeyê bûm û demek dirêj li Sûriyeyê mam."

'Her kes dikuştin'

Kaya, destnîşan dike ku dema ji Deşta Mûşê derbasî Tîlê bûn di saetên êvarî de 49 xizmên Seyîdxan ji aliyê leşkeriyê ve hatin kuştin û 7 gund hatin şewitandin. Kaya, derbirî ku wê demê Seyidxan wiha gotibû "Dê me hemûyan bikujin. Dê me hemûyan îmha bikin. Ji bo vê yekê dimevê em biçin Çiyayê Sazonê. Divê em yekîneyên xwe bikin yek û xwe biparêzin."

'Li herêmê sîxurî pêş dixistin'

Şahidê bûyeran Fesih Kaya, bal dikşîne ser polîtîkayên dewletê yên wê demê û wiha dibêje: "Li aliyekî welatî dikirin dijminê hev. Li aliyê din çanda sîxuriyê û pişaftinê pêş dixistin. Dixwestin hin eşîran bi xwe ve girê bidin û li hemberî êşîrên din bidin şerkirin. Eşîr dianîn hemberî hev û bi hev didan şerkirin. Nedixwestin kurd yek bin û Dema Seyîtxan plan dikir êrîşî Mûşê bike, dewlet agahdar bû. Ji ber vê yekê ji Alaya Bêdlîsê 100 leşker, albay, 2 kamyonên leşkeriyê û texsiyek hatin Mûşê. Hatin bi kurê Musa Beg Medenî Beg re hevdîtin çêkirin. Pişt re leşkeriyê û Medenî Beg bi hevkariya hev kemîn danîn û li Gundê Vartaxê pevçûn derket. Em xistin kemînê. Hemû aliyên me dorpêç kiribûn. Ji ber ku em ketibûn kemînê em neçar man bi leşkeran re şer bikin. Mala ku Teyfîk û Feyzullah lê diman deriyê wê derdiket nava daristanê. Ji malê derketin û ji pişt re êrîşî leşkeran kirin. Leşker belavkirin û leşker têk çûn. Hevalekî me û suyayek hate kuştin. Me 20 leşker jî dîl girt. Piştî pevçûnê Albay reviya û xwe avêt gundekî. Pişt re gundiyan Albay teslîmî me kir."

Leşkerekî ji pişt ve Alîcan kuşt

Kaya, bibîrdixe ku şere wan û leşkeran di nava daristanê de berdewam dikiribû û Elîcan ji pişt ve ji aliyê leşkeran ve hatibû kuştin. Kaya, dide zanîn ku pişt re cenazeyê Elîcan li rûbarê di navbera Gundê Haskoy Vartaxê de definkirin. Kaya, destnîşan dike ku piştî vê pevçûnê ber bi Çiyayê Agirî ve ketin rê.

Dema reviya Sûriyeyê

Fesîh Kaya dibêje ku di sala1933'an de reviya Suriyeyê û ev reva wî di kalamên dengbêjan de wekî 'Firarê Binê Xetê' tê gotin. Kaya, daxuyand ku dema derbasî bin xetê bû ji Mûşê heta Mêrdînê û ji Mêrdînê heta bin xetê gelek çaran ket kemînê cendermeyan û bi zahmetiyek mezin xwe gîhand bin xetê. Kaya, bilêv dike ku dema ew derbasî binxetê (Sûriyeyê" bû Seyidxan bi cendermeyan re ket pevçûnê û hate kuştin.

Jiyana Binxetê

Kaya, dide zanîn ku piştî li Sûriyeyê (binxetê) bi cih bû car caran bi riyên qaçax derbasî Tirkiyeyê dibû. Kaya, destnîşan dike ku gelek caran bi qaçaxî derbasî Tirkiyeyê dibe û gelek caran bi kuştinê re hate rûqalî hev dimîne. Kaya, bibîrxist ku wê demê Sûriye bubû 2 perçe û wiha got: "Ermeniyan Firansî digirtin. gelê din jî piştgirî didan ereban. Wê demê em jî neçar bûn ku piştgiriyê bidin kurdên Sûriyeyê û ereban."
Kaya, dibêje ku di 11'ê Tebaxa 1937'an de li Qesebaya Amûdê di navbera musluman û xirîstiyanan de pevçûn derket û wiha tîne ziman: "Em jî bi 25-30 hevalên xwe yên qaçax re ketin pevçûnê. Me jî piştgirî dida muslumanan. 5 roj şûnde balafir3en Firansî hatin û herêm dan ber bombeyan. Amûtê tev şewitandin. Ermenî û xirîstiyanan xwe avêtin dêran. Gelek kes hatin kuştin. Amûdê wêran bibû."

'Heta guleya dawî me şer kir'

Kaya, anî ziman ku wan heta guleya xwe ya dawî li hemberî xirîstiyanan şer kir û piştî guleyên wan qediyan neçar man ku teslîmî Firansiyan bibin. Kaya, serpêhatiyên xwe yên dema teslîmî Firansiyan bûn wiha vegot: "Di destpêkê de xwestin me bikujin. Lê ji ber ku em ji Tirkiyeyê bûn em nekuştin. Em teslîmî Tirkiyeyê kirin. Dema em li Nisêbînê teslîmî Tirkiyeyê kirin zincîr li dest û piyê me dabûn. Em bi salan li Mûşê di girtîgehê de man. Ez piştî demekê dîsa ji girtîgehê reviyam û derbasî Sûriyeyê bûm. Herî dawî bi efoya sala 1952'an ez derbasî Tirkiyeyê bûm. Ez hatim li Gundê Nazî yê Milazgîrê bi cih û war bûm. Kaya di sala 1990'an de jiyana xwe ji dest dide.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Komkujiya Geliyê Zîlan çawa qewimî?


Li gorî belgeyên Serfermandariya Giştî van agahiyan dide; di 25’ê tîrmeha 1930’an de koma ku serî li ber dewletê hilda ji hêla mufrezeya Dervîş Beg ve ser wan girtiye û yên reviyane jî îmha kirine. Nêzî 200 sewalên ku girtine jî dane komisyona li Erdîşê. 29’ê tîrmehê de mufrezeya Dervîş Beg ku bi karê paqijkirina mirovan a li herêma Zîlanê ve mijûl dibe, bi meleyê gundê Pabuşkînê ku serekê serhildana Zîlanê bû, 4 kesê din piştî girtin ew kuştine. Her wiha 9 tiving û 700 sewal jî kom kirine.
Di 2’ê tebaxê de mufrezeya Dervîş Beg li herêmên Pira Beranê, Gurgur Baba, Çiyayê Partaç ê kesên ku di taht û zinaran de xwe veşartibûn Heso û kesên ku nasnameya wan nediyar kuştî bi dest xistine. Jinên wan jî civandine û berdane wan gundan. 17 Kurd girtine û gundê Karamelîk ku alîkariya wan kiriye mirov kuştine û gund jî şewitandine.

Dawiya paqijkirina herêma Zîlan nehatiye. Mufrezeya Dervîş Beg di 10’ê Tebaxê de Hiseynê Kor, Tahir, Kasim, Hemze, Yusuf, Sultan a li Zozana Paniyê bûne girtine, gundên Şereflî û Maral ku ew veşartine şewitandiye û 30 çek bi dest xistine.

Lê pêkutî bi van bi sînor nebûn

Piştî dorpêçkirina Erdîşê, hêzên leşkerên ku hatibûn herêmê dest bi qirkirineke mezin kiriye. Li Geliyê Zîlan 44 gund hatine şewitandin. Dest danîn ser mal û sewalên wan. Di gundan de jî kesên ku diketin destê wan qetil dikirin. Navê hinek ji van gundan ev in; Hasanabdal, Aks, Şahbazar, Dogancî, Tendûrek, Çakirbey, Yilanlik, Xarxus, Babazeng, Komir, Şor, Şorik, Murşît, Mescîtlî, Karakîlîs, Kundik, Zorava, Aryutîn, Hallackoy, Pirabezê, Kuruçem, Mulk, Yekmal, Kîlîsê, Gosk, Partaşa Jêr, Partaşa Jor, Binesî, Bunizî, Pelexlu, Kerx, Sogutlu, Mixare, Kardoxan, Kellê, Hostekar, Suvarkoy, Kizilkilîse, Ziyaret, Hiraşen, komik, şeytanava, Birhan, Koşkopruya Jor.

Geliyê Zîlan ji du milan pêk tê; Geliyê Zîlan û Geliyê Hacîderê. Gundên Geliyê Zîlan ev in; Komir, Zorava, Kaşesor, Eqis, Bazengê, Xarxus, Îlanî, Hacikaş, Çakirbey, Hesenabdal, Qerekîlîs e. Gundiyên van gundan kom bi kom girtine, ew bi werîsan girêdane û bi çekên giran gulebaran kirine û kuştine. Yên li vir hatine kuştin piranî ji eşîrên Bekirî û Hemoyî ne. Geliyê Haciderê jî ji gundên wekî Bonizlî, Konduk, Sicalî, Ardoxan, Mixarê, Soqitlî, Kerx pêk tên. Piraniya wan jî ji eşîra Haciderê bûn. Zarok, ciwan, pîr, jin cudayî nexistiye navbera wan ew qir kirine. Hemû gund şewitandin. Yên di Geliyê Zîlan de hatine qetilkirin, li gorî çapemeniya wê demê 15 hezar bûn, lê li gorî hin çavkaniyan 47 hezar kes in. Li gorî Mela Heyder Varli hejmara kesên hatine qetilkirin 15 hezar û 170’ê ye. Di rojnameya Cumhuriyetê ya di roja 16’ê tîrmehê 1930’an de bi sernavê ‘Yên hatine îmhakirin’ dabû wiha gotiye: “Gund û gundiyên ku alîkariya eşqiyayan kirine bi temamî hatine şewitandin û gundî jî hinek hatine îmhakirin û hinek jî sewqî Erdîşê kirine. Di Tevgera Zîlan de hejmara eşqiyayên(mebesta wan ji Kurdên Kurdeperw in) hatine îmhakirin ji 15 hezarî zêdetir e.”

Kürt ulusu özgür yaşamak istiyor

“Uygar dünya kamuoyu için Kürdistan sorunu yoktur ve bu konuda bilgilendirilmemişlerdir. Ama, Kürdistan sorunu vardır ve dünyada tek evladı kalana dek de var olacaktır. Bu gerçek, ulusun özgürlüğünün ilan edildiği gün bitecektir. Kürdistan halkı özgür yaşamak istiyor.”

Kürt sorunu neden çözülemedi ya da ‘Şark Islahat Planı’ - 2

Türk devletinin Kürdistan’da uygulamaya koyduğu Şark Islahat Planı’na karşı tarihin haklı tanıkları olan Kürt aydınları 1926 yılında, birçok mektup ve açıklamayla yaşanan Kürt katliamını dünyaya duyarmaya çalıştı. Kürt sorununun çözümüne ilişkin de birçok öneriler sunan Kürt aydınlarının çabaları o dönem de devletin soğuk yüzüne çarparak boşa çıkmıştır.

C) Kürt Hoybun örgütünün dünyaya çağrısı (1928): “Türkiye’de Kürtler’in Kırımı”

Kürt aydınlarının Mayıs-1926’da dönemin Başbakanı İsmet Paşa’nın kişiliğinde Ankara yönetimine verdiği Muhtıra-Mektup, içindeki akılcı önerilere karşın Kemalist yönetimce kaale alınmamış; dağlarda silahlı direniş devam ederken, idamdan kurtulan sürgündeki Kürt aydınları da Suriye’nin başkenti Şam’da 1927 yılında Hoybun (Xoybun) adıyla bir örgüt kurmuşlardı.

Bu örgüt, Cumhuriyet sonrası Kürt ulusal-demokratik taleplerini ve şikayetlerini dünya kamuoyuna yansıtmaya çalışan en önemli oluşumdu. Nitekim adı geçen örgüt, kuruluşundan hemen sonra 1928’de dünya kamuoyunu Kürt sorununda bilgilendirmek için İngilizce bir broşür yayımlıyordu. Kürt Hoybun Örgütü’nün dünyaya çağrısı niteliğindeki bu broşür “Türkiye’de Kürtler’in Kırımı” adını taşıyordu. “Bu broşür, binlerce suçsuz insanın öldürülmesi üzerine, Türkiye tarafından Kürdistan sorununa ilişkin olarak yayılan yalanların açığa çıkarılması amacıyla yayımlanmıştır” cümlesiyle başlayan broşür şöyle devam etmekteydi:

“Kürdistan sorunu, Türkiye’deki günlük gazeteler, Türk hükümeti tarafından çok sıkı sansür edildiği için yazılamadığı gibi, uygar ülkelerce de her zaman ihmal edilmiştir.

Şüphesiz ki Kürdistan’ın parçalarındaki küçük ülkeleri yöneten Batılı güçler, sorunu tam olarak bilebilirler. Gün geçmiyor ki, bu ülkelerden bazılarında bunları görenler ve onların kişisel ve ulusal talihsizliklerini anlatanlar olmasın. Bir kere daha tekrarlayalım ki, uygar dünya kamuoyu için Kürdistan sorunu yoktur ve bu konuda bilgilendirilmemişlerdir. Ama, Kürdistan sorunu vardır ve dünyada tek evladı kalana dek de var olacaktır. Bu gerçek, ulusun özgürlüğünün ilan edildiği gün bitecektir. Kürdistan halkı özgür yaşamak istiyor.

Yeryüzündeki kardeşler!
Sizler bu talihsiz kardeşinizi kavgada yalnız mı bırakacaksınız? Hayır asla! Sizler, özgür ve mutlusunuz. Özgürlüğün ve mutluluğun ne olduğunu bilirsiniz. Büyük, acılı davamızda bize yardım edin, bu asil davranışınız bugünkü ve gelecekteki nesillerimizce anılacaktır. Yaşasın özgürlük!” (Bkz.M.

Bayrak: Kürdoloji Belgeleri, s.40) Türkiye Kürtleri asimile neyi umuyordu?

Broşürün devamında; II. Meşrutiyet hareketinden sonraki gelişmeler tek tek ele alınmakta ve Osmanlı’dan devralınan Arap, Ermeni, Arnavut, Rum, Çerkez ve Kürt gibi ırksal azınlıkların ve halkların durumu irdelenmektedir. Kürtler’in durumu değerlendirilirken özetle şu görüşlere yer verilmekteydi: “En çok asimilasyona uğratılmak istenen ulus Kürt ulusu idi. Türk egemenliği altında dörtyüz yıl cehalete terk edilen büyük bir Müslüman ulustu. (...) Türkiye’nin Kürdistan topraklarına girmesiyle birlikte, Kürtlerin diline, milliyetine, kültürüne ve inançlarına karşı uğraşıya girdiler. Kürtleri kendi düzeylerine indirmek için, Türkler ilerlemeye açılan bütün yolları kapattılar. (...) 1864’te bütün Kürdistan toprakları onların yönetimi altına geçti. Kürdistan’ı karanlığa boğan ve büyük şehirlere kendi dilini sokan Türkiye, Kürdistan halkını asimile ile neyi umuyordu. Dünya Savaşı’nın patlamasıyla bekledikleri anı yakaladılar.” (age.s.42)

Daha sonra İttihadçılarca uygulanmaya çalışılan asimilasyon politikalarına yer veriliyor ve Mütareke döneminde Kürtlere verilen sözlere değinildikten sonra Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Kemalistler’in gerçek yüzlerini ortaya çıkardıklarına vurgu yapılıyor: “Ankara meseleye dikkatle bakıp karar verdi. Kürtleri riske girmeden yok edebilmeleri için Musul üzerindeki iddiasından vazgeçmesi gerekiyordu. Özellikle, bölgenin nüfusunun büyük çoğunluğu Kürt olduğu için... Gösteriş olarak hafif bir itiraz yaptıktan sonra Musul sorunu Ankara’nın planladığı şekilde halledildi. Bundan sonra tereddüte gerek yoktu. Artık silah, ateş, balta kullanma zamanı gelmişti... Kürt dilinin yasaklanmasıyla işaret verildi. Kürt ağa, şeyh ve liderleri yakalanıp sürgüne gönderildi. Aydınların kaderi aynıydı. Hepsi Türk vilayetlerine doğru yollandı. Ama çok azı ulaştı. Tarlalar ve dağlarda daha önce vahşi hayvanlar tarafından yenilen zavallı Ermeniler’in cesetlerinin yerlerini Kürtlerin şehitleri almaya başladı.”



Kürt isyanlarının amacı bağımsızlık ve özgürlüktür

Broşürün bundan sonraki bölümlerinde, genelde Kürt isyanları, özelde 1925 Kürt Ulusal Direnme Hareketi, doğrudan Şark İstiklal Mahkemesi yargılamalarından örneklerle veriliyor: “Türkiye’ye karşı Kürt isyanları, Türk egemenliğinin var olduğu andan itibaren başlamıştır. Bu isyanların amacı hep bağımsızlık ve özgürlüktü... Şüphesiz bu özgürlük mücadelesinin propagandası yapılabilseydi, bir vatanseverlik destanı olurdu. Ne var ki, Kürdistan’ın jeopolitik durumundan ötürü destani savaş dünya tarafından duyulmadı veya çok çarpık bir şekilde yansıdığı için davanın kutsallığını kavramadı. (...) Türkler bu isyanları dünyaya, eşkıyalık olarak sundular. Daha da ileri giderek, kendi ordularınca gerçekleştirilen Ermeni Jenosidini Kürtlerin üzerine yıkmaya çalıştılar. Unutulmasın ki, modern Türkiye Cumhuriyeti de, eski Osmanlı imparatorluğu gibi, Kürtlere güneş altında yaşayabileceği özgür bir yer bırakmadığı için, medeniyet önünde her zaman sorumlu tutulacaktır.”

Broşürün bir başka yerinde ise; Türk yönetiminin Avrupa’da Kürtlerin gıyabında, Kürtler hakkında yalan haberler yaydıkları, içerdeyse çoğu kez gerçeği itiraf etmek zorunda kaldığı anlatılıyor ve şöyle devam ediliyor: “Avrupa için farklı bir yol izlendi. Kürtlerin yağmacı, fanatik, duygusuz; yalnızca Halifeye bağlı bir kitle olarak gösterilmesi, isyanların Halifelik kurumu için yapıldığı propagandası yapıldı. Bunun amacı, uluslararası kamuoyunda Kürtlerin gerçek isteklerinin, özgürlük taleplerinin kavranmasını önlemekti...” Evet, tarihin haklı tanığı Kürt aydınlarının 1928’de dünya kamuoyuna bir çağrısından ilginç kesitlerdi bunlar. Lütfen dünü bugünle bir kez daha karşılaştırır mısınız?..


Ç) Dr. Shirguh (C. A. Bedîrxan) ve “Kürt Sorununun Kökenleri“ (1930)


Hoybun örgütü, 1930 yılında da Dr. Bletch Shirguh imzasıyla Celadet Ali Bedîrxan’a kapsamlı bir rapor-kitap hazırlatarak İngilizce, Fransızca ve Arapça dilleriyle dünya kamuoyunun dikkatine sunar.
“Kürt Sorununun Kökeni ve Nedenleri” konulu bu rapor-kitap kapsamlı bir çalışmadır. Çalışma, bir önsözden sonra şu konuları işler: “Kürdistan Coğrafyası, Kürtler’in Dili ve Edebiyatı, Kürtler’in Kökeni, Türklerin Gelişine Kadar Kürtler, İlk Kürt-Türk İlişkileri, Kürtler ve Türkler, Kürt-Türk İlişkilerinde İlk Anlaşmazlıklar, 1806’dan Bu Yana Kürtlerde Köklü Değişimler, Kürtler ve Birinci Dünya Savaşı, Sevr Anlaşması ve Kürtler, Sevr’den Lozan’a, 1925 Kürt İsyanı, Türklerin Acımasızlıkları (1925-1928), Hoybun, Güncel Durum, Duyarsız ve Taraflı Avrupa, Lozan Antlaşması ve Azınlık Hakları, 1925-1928 Yılları Arasında Yapılan Katliamlar.”

Görüldüğü gibi, bu yeni rapor-kitap; Kürt delegesi Şerif Paşa’nın Sevr Barış Konferansı’na sunduğu Nota dahil, o güne kadar bu alanda yapılmış en kapsamlı çalışmadır. Bunun, ünlü Kürdolog Bazil Nikitin’in “Kürtler” çalışması üzerinde de etkili olduğu görülüyor. Bu rapor-kitabın sonunda verilen geniş bibliyografya neredeyse aynen Nikitin tarafından da değerlendirilmiştir.
Kitabın Önsöz’ünde çalışmanın amacı şöyle konmaktadır: “Kürt ulusu, vatanı Kürdistan, bu ulusun özlemleri, Halifelere ve Padişahlara karşı direnişlerinin nedenleri, işbirlikçileri ve kemalizme karşı başkaldırılması, dünya kamuoyunun büyük çoğunluğu tarafından bilinmeyen karanlık konulardır.
Bu yapıtın amacı, uygar dünyaya Kürdistan’ı ve Kürt ulusunun kökenini, geçmişini ve geleceğini tanıtmaktır. Kürtlerin, kahraman Avrupa ve Türkler tarafından incelendiği gibi, bir incelemeye layık olup olmadıklarını göstermektir. Kara çalmaları çürütmek ve Türklerin gerçek yüzünü ortaya koymaktır.” (Bkz. M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri, s. 51)
Kitapta; Meclis tutanaklarından ve günlük gazetelerden gidilerek 1920-30 dönemine ilişkin ilginç alıntılar yapılıyor ve çarpıcı belirlemelerde bulunuluyor.
Sözgelimi, M. Kemal’in, Sevr Antlaşması’ndan sonra Kürtler’e yaklaşımı şöyle belirleniyor: “Sevr Antlaşması’ndan sonra Kürtlerle görüşen M. Kemal, Kürt halkının varlığını ve yüceliğini kabul ediyordu. M. Kemal, Sevr Antlaşması’nın Kürtlere tanıdığı hakların aynısının tanınacağını, antlaşmada sözü geçen koşulların gerçekleştirileceğini taahhüt ederek Kürtleri yanına aldı. Yunan ordusu topraklardan atılır atılmaz, barış gerçekleştirilmiş olacaktı. Doğal olarak Türk-Kürt kardeşliği, dini birliktelik, Kürt milletinin kahramanlıklarla dolu geçmişi henüz unutulmamıştı. Bütün bu laf kalabalığı Kürtleri etkiledi.” (age,s.82)

Yazar, Erzurum Mebusu Heseyin Avni Bey’in Lozan Antlaşması’ndan önce ilk Meclis’teki şu sözlerini aktarıyor: “Türklere ve Kürtlere ait olan bu ülkenin kürsüsünden sadece şu iki millet seslenme hakkına sahiptir: Türk ve Kürt halkı”. Yazar, o tarihte Meclis’te benimsenen bu sözlere karşılık Lozan’dan sonra Avni Beyin bir daha mebus seçilmemesine dikkat çekiyor.
Yazar, 1925 İsyanı’na giden süreci ise şu sözlerle özetliyor: “Yunan ordusu yurttan atılmış ve Kürtlerin de desteğiyle Lozan’da son derece avantajlı bir barış elde edilmişti. Şimdi de sıra Mustafa Kemal’den verdiği vaatleri ve sözleri yerine getirmesini istemeğe gelmişti. Kürtler, M.Kemal’e, vermiş olduğu sözleri hatırlatarak bunları yerine getirmesini istediler. Ancak M. Kemal ne verdiği sözlerden ne de bir Kürt sorununun varlığından sözedilmesini bile istiyordu. Yapılan bütün girişimler sonuçsuz kaldı ve M.Kemal de, Kürt sorununu Abdülhamid’in Ermeniler’e yaptığı gibi bitirmek, katliam yoluyla ortadan kaldırmak istedi.”

Rapor-kitabın bu isyana ilişkin bilançosu korkunçtur: 8758 hane (ev) yakılmış-yıkılmış, 15 bin 206 insan katledilmiştir. 1925-1928 yılları arasında kötü koşullarda yaşamını yitiren insan sayısı 200 bini geçmiştir...
Kitapta, Türk yöneticilerin bilince çıkan ırkçılıkları konusunda da ilginç gazete haberleri veriliyor. Sözgelimi dönemin Başbakanı İsmet Paşa (İnönü), 1930 yılında Sivas demiryolunun açılışı dolayısıyla yaptığı konuşmada şöyle diyor: “Sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırki birtakım haklar isteyebilir. Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur. Demiryolunun sınıra ulaştığı gün bütün tereddütler bu gerçek karşısında sonuçsuz kalacaktır.” (Bkz. Milliyet gaz. 31.8.1930’dan aktarılarak age, s. 96)
M. Kemal’in anlı-şanlı Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) da, bundan hemen sonra Ödemiş’te yaptığı konuşmada şunları söylüyor: “Türkler bu ülkenin tek yetki sahipleridirler. Saf Türk olmayan hiç kimsenin bu ülkede hiç bir hakkı yoktur. Onlar sadece ve sadece hizmetçi ve köle olma hakkına sahiptirler. Bu gerçeği dost, düşman, herkes, dağlar bile bilmek zorundadır.” (Bkz. 19.9.1930 tarihli Milliyet’ten aktarılarak, age, s. 101) Kürt özgürlük örgütü Hoybun adına bu kitabı kaleme alan yazar, bilince çıkan ırkçılık karşısında şöyle isyan ediyor: “Bu ikiyüzlülük ve küstahlık karşısında söylenebilecek her şey hafif kalacaktır. Kürtlerin silahlı mücadelesine karşı çıkma savı ve modern Türkiye bahanesiyle ortaya çıkan insan hak ve hürriyetlerini hizmetçi, esir düzeyine indirgeyen halklara, devletlere bu dünyada rastlanabilir mi?”
İşte, size tarihin haklı tanığı Kürt aydınlarının, Kürt diplomasi tarihine 1930’da koydukları bir kilometre taşı. Sürgündeki Kürt aydın ve örgütleri Cumhuriyet’in 10. yılına rastlayan 1933 yılında da atağa geçiyorlar.


D) Celadet Bedîrxan ve “Mustafa Kemal’e Açık Mektup“ (1933)

Ünlü Kürt aydını Celadet Alî Bedîrxan, üç yıl sonra 1933’te Cumhuriyet’in 10. yılı dolayısıyla Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e bir açık mektup gönderir ve bunu kitap olarak da yayımlar. Kitabın adı, ‘Cumhurreisi Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Açık Mektup’tur.
Cumhuriyet’in 10. yılında Kemalist yönetimin “150’likler” adıyla yurtdışına sürdüğü aydınlardan büyük bir bölümü af edilmiş, ancak Kürt aydınları bundan yararlandırılmamıştı. Tıpkı tutuklu Kürtlerin sonraki kimi aflardan yararlandırılmaması gibi.
Kürtler hakkında, II. Dünya Savaşı’nın bitiminde Hükümetin isteğiyle önemli bir gizli rapor hazırlayan Mülkiye Başmüfettişi Ahmet Hasip Koylan, Kürt diplomasi tarihi açısından büyük önem taşıyan bu Açık Mektub’un Kürt ulusal isteklerine ilişkin bölümünü kendi raporuna da alır. Gizli rapora alınan bölüm Açık Mektubun “Kürtler Ne İstiyorlar?” başlıklı bölümüdür.

“Paşa Hazretleri, bilinen kişisel ve medeni cesaretinize rağmen bilmem ki neden şimdiye kadar Türkiye’de bir Kürdistan meselesinin varlığını açıkça itiraf edemediniz? Öyle bir Kürdistan meselesi ki, hükümetinizi, onunla meşgul olurken, kararsızlıklara, kuşkulara, geri dönüşlere ve yarım önlemlere yöneltiyor. (...) Mamafih ben de itiraf etmeliyim ki, Kürdistan çok eski bir tarihsel kavramdır ve milletim Kürtlerin eski bir tarihi, belli bir coğrafyası ve toplumsal bir örgütlülüğü vardır. (...)” (Bkz. M. Bayrak: Kürtler..., s. 575)

Bedîrxan, çok eski zamandan beri mevcut olan bu sorun için, ‘bugünkü şekil ise, esasen yüzyılın en büyük karakteristiği olan açık bir milliyet şeklidir” der. Kürt milliyetçiliğinin, II. Meşrutiyet’ten sonra Türk Ocakları ile ilk tohumları saçılan Türk milliyetçiliğinden çok eski olduğunu belirten yazar, Ahmedê Xanî’nin ‘Mem û Zîn’ini buna örnek olarak gösterir (Koylan da, raporunun bir yerinde,”Kürtlere milliyet ve istiklal fikir ve aşkını ilk aşılayan kişinin Ahmedê Xanî olduğunu” söyler).
Mustafa Kemal’in de eski bir mensubu bulunduğu İttihad-Terakki’nin bir hesaplaşmasını yapan Bedîrxan; bu yönetimin Türk Ocakları aracılığıyla yürüttüğü politikanın Türklerle Kürtleri birbirlerinden oldukça uzaklaştırdığını vurgulayarak şöyle der: “Kısaca, Türk Ocakları size Türkçü yetiştirdiği kadar, bize de Kürtçü yetiştirdi.”

Yazar, daha sonra İttihad ve Terakki’nin “Müslümanları asimile, Müslüman olmayanları katletme” politikası izlediğini ve bu Türkçü hareketin planına göre “asimilasyon bölümüne dahil olan Kürtlerin eritilmesi için bir kanun yapılarak, Kürtlerin batıya nakledilmeye başlandığını” belirtir ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında yoğunlaştırılan bu uygulamaların, Kürtlerde milliyetçilik bilincini daha da kırbaçladığının altını çizer. Kürtleri zorla asimile etmenin ve Kürt sorununu zorla çözmenin mümkün olmadığını, tarihten örneklerle anlatan yazar, Açık Mektup’un sonunda şu somut önerilerde bulunur: “Resmi bir duyuru ile Kürdistan’ın varlığını, Kürtlerin tarihsel, ulusal, kültürel haklarını tanır ve açıklarsınız, işte o zamandır ki sorunun çözümüne doğru büyük ve önemli bir adım atılmış olur. (...) Paşa Hazretleri, yönetiminiz döneminde Kürdistan sorununu çözmek istiyorsanız; eşyanın tabiatına uygun tek yol budur. Başkası değildir ve yoktur. Diğer herhangi bir yol izlendiği taktirde elde edilecek başarının, gölde denizler boğan kahramanın zaferinden yüksek bir sonuç vermeyeceğini kabul ediniz. Buna rağmen bunca deneyim ve başarısızlıklar gözönünde dururken göstermiş olduğum yol izlenmezse, Başkanlık amacınızın Kürdistan sorununu çözmek değil, tersine Kürdistan yangınını büyütmek olduğu ortaya çıkar. Paşa Hazretleri, Kürtleri eritmek veya esir etmek emin olunuz ki, onları öldürmekten daha zordur. Kürtlerin hürriyeti, tabiattan doğan bir çeliktir. Sadi-i Şirazi’nin dediği gibi, çelikle pençeleşenin sonu elini-kolunu yaralamaktır. (...) Her şeye rağmen Müslüman kanı dökerek Müslüman kurşunu ile ölen Anadolu yavrularına acımıyorsanız, biliniz ki Kürdün de damarlarında ölerek, öldürerek dökeceği kan her zaman için bolca mevcuttur.” (Bkz. age, s. 579) Evet, tarihin haklı tanıklıklarından birini daha birlikte izledik. Celadet Alî Bedîrxan, belki hiçbir zaman ülkesine dönemedi, ama Cumhuriyet’in 85. yılında tarihin kimi haklı çıkardığı ortada değil mi?..

MEHMET BAYRAK

AĞRI KATLİAMINI ANLATAN NEMÎNIM ADLI AĞITIN TAHLİLİ

Nedim DÎT/ ŞİİR ve STRAN TAHLİLLERİ NEMÎNİM
“Her sanat eseri bir uçtan onu yaratan kişiyi ilgilendirirse de, diğer uçtan duygulandırdığı insan topluluğunu ilgilendirir.” (1).
Bu yazımızda Ağrı Dağı Direnişi (1926-1930) yıllarında ve ertesinde o bölgede gelişen -daha doğrusu devam etmekte olan- olayları, hasseten Gelîyê Zîla Katliamını (1930), işleyen Dengbêj Reso’nun (1907? – 1983) bir stranının analizini yapmaya çalışacağız. Aslında çoğu klasik Kürt stranları (türküleri) gibi bu stran da bir ağıttır, bir destandır; hem de klasik destanların 3 aşamasını (doğuş, yayılış, derlenip yazıya aktarılış) izleyerek oluşan bir destandır; nedir ki daha önce, Nasname, Kovara Bîr ve Peyama Azadi’de çıkan ve oralardan da birçok siteye yayılan yazılarımızın birinde de (bkz. “Dengbéj Geleneğinin Sonu ya da Bu Geleneğin Son Halkası: Reso”) belirttiğimiz gibi klasik destanların doğuş safhasında olağanüstü olaylar ve bu olağanüstü olayların içerisinde ortaya çıkan olağanüstü kahramanlar varken, klasik Kürt stranlarının doğuş safhalarındaki olaylar da bu olaylar içerisinde sıyrılıp temayüz eden kahramanlar da birer realitedir. Destanlar sadece bir toplumun yaşadığı kahramanlıkları işlemez; en az bunun kadar o toplumun yaşadığı acılar, felaketler, te’dip ve tenkil hareketleri, soykırımlar, kıyımlar, dramlar da destanların konularını oluşturur. Ve eğer bir olay ya da olaylar zinciri bir ulusu çok derinden sarsmışsa, olayların etkileri o ulusun iliklerine dek sinmişse, o ulusu “ulus” eden bileşenlerini çarpanlarına ayırmaya çalışmışsa, o ulusun hemen her yöresinde o olaylara ilişkin ağıtlar spontane yakılmış ve spontane reaksiyonlar olmuşsa, bu ağıtlar dilden dile ağızdan ağıza ve buna ulalı olarak kuşaktan kuşağa sözlü gelenek sirkülasyonuyla gelmişse buna destan denir; hem de doğal (tabiî) destan… Nitekim üniversitede öğrencilerimize doğal (tabiî) destanlarla yapma (sun’î) destanların ayırtısını söylerken, en belirgin yanının da bu olduğunu söylüyoruz. Dolayısıyla bu stranda yaşanmış olan olaylara yakılan ağıtlar da bir destanın parçalarıdır.
Ağıtları yakanlar, olayları bizzat yaşayanlar ya da bunlara birebir tanık olanlardır: Bunların hüzünlerinin doruk noktalara tırmanan adrenalinlerini bu ağıtlarda çok rahatlıkla görebiliyoruz. Bu yazımızda analizini yapmaya çalışacağımız stran da bir kadının, genç bir gelinin ağzından yakılmıştır. 1926 yılında başlayıp 1930’da biten -ki bunu, Ağrı Dağı Direnişi Fedai Desteleri liderlerinden biri olan Seyîdxan’ın 1932 yılında 9.000 “güvenlik” gücü tarafından kuşatılarak öldürülmesiyle sonlandıranlar da vardır (2)- Ağrı Dağı Direnişi yıllarında o yörede çok sayıda katliam olmuş, bunları işleyen çok sayıda ağıt yakılmış ve dengbêj stranları söylenmiştir. Bu stran-ağıt da onlardan biri; ancak bu ağıtları -destanların doğası gereği- “kim, ne zaman yaktı?” sorusunun kesin bir cevabını verebilme olanağımız yoktur. Stran-ağıtı yaratan ana olayın izdüşümü, yaşadıkları toplumun sesi ve soluğu olan tüm dengbêjlerde aynı biçimde yansılanmamıştır. Oluşması, tümüyle doğal destanlar gibi olmuştur. Nitekim bu stranı aldığımız ve yaşamının hemen hemen tamamı Muş’un ve Erzurum’un ilçelerinde geçen Reso’nun -ki aynı zamanda Ağrı Dağı Direnişi’ne katıldığı da söylenir- sözleriyle, aynı stranı Bazîd (Doğubayazıt) yöresinden derleyen yazar Sayın Yılmaz ÇAMLIBEL’in sözleri arasında önemli farklılıklar vardır (3).
Kürtler’in klasik dengbêj stranlarını, klasik şiirlerini iyice anlayıp değerlendirmeleri lâzım; zira Kürtler’in tarihi, kültürü, folkloru, değerleri, yaşamları, sevdaları, kederleri, acıları -sevinçleri diyemeyeceğiz; çünkü sevinçleri pek olmamıştır- hasretleri, yaşadıkları olaylar ve buna bağlı olarak tarihleri hep bu klasik stranlarda ve şiirlerde yer almıştır. Bu, sözel edebiyatıdır aynı zamanda Kürtler’in. Ve bilindiği gibi Kürtler’de yazılı değil sözel edebiyat çok gelişmiştir. Özcesi Kürtler, geçmişlerini -ki bu geçmiş, en çok da stranlarında ve şiirlerinde gizlidir- iyice bilmeli, “Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz” şiarını gözardı etmemeliler. Son zamanlarda bu klasik stranları televizyon ekranlarında küçümseyen, bunlara “loo, loo, loo” deyip dudak bükerek aklınca bunları “ti”ye alan “sanatçı” kimlikli sanat ve düşünce yoksunu kimi zavallıları görüyoruz. Onlara sadece acıyoruz biz, o nedenle de bir şey söylemek istemiyoruz. Biz, “Şiir ve Stran Tahlilleri – l” de yaptığımız şu açıklamayı bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyoruz: “Yaşadığımız son yıllarda Kürt edebiyatında stran ve şiir alanında, izafi de olsa, epey ürünün piyasaya sürüldüğü ve sürülmekte olduğu görülmektedir. Her ne denli piyasaya sürülen stranlar ağırlıkla “modern tarz” diyebileceğimiz bölüme aitse de encamında bunu olumlu bir gelişme olarak addetmek gerekir. Aynı şeyi şiir için de söyleyebiliriz; ne ki Kürt edebiyatının asıl cevheri; folkloru, kültürü klasik olanlarda yatıyor. Modern tarzın stranları ve hasseten şiirleri, kaydettikleri tüm gelişmelere karşın eğer hâlâ yeterince rağbet göremiyorsa -ki biz gördüğünden kuşkuluyuz- bu durum, bizim klasik şiirlerimizin, stranlarımızın yeterince hazmedilmediğinin işaretlerini veriyordur bize.”……….“Bugünkü Kürt gençliğinin, “klasik” diyebileceğimiz şiirleri ve stranları, bunlara ilişkin anlayışı yeterince benimseyip hazmettiklerini düşünemiyoruz……………
Bu durumun çok değişik nedenleri olabilir. Biz de kendi çapımızda bunun nedenlerine epey kafa yorduk, bunu epey irdelemeye uğraştık. Ulaştığımız nedenlerden biri olarak bunların, muhteva itibariyle yeterince anlaşılamadığı gerçeğini gördük. Ve bir gerçek daha gördük: Kürt edebiyatında bugüne dek ne şiirler ne de stranlar için hiç tahlil yapılmamıştır. Önemli bir eksiklik olarak gördüğümüz bu alanın üzerine eğilmeye, bu alanda bir “ilk”i realize etmeye yelteneceğiz. Tahlilini yapmaya çalışacağımız şiirleri ve stranları hem orijinal dili olan Kürtçeyle hem de Türkçe anlamıyla vereceğiz. Ardından tahlilini Türkçe vermeye çalışacağız; meramımızı Kürtçeyle yeterince verememe endişesini ve utancını taşıyarak… Bu arada bunları Kürtçe yazmak isteyenlere şiir ve stran tahlilleri metodolojisi hakkında bir fikir de verebiliriz belki.”
Bu girizgâhtan sonra stranımıza geçebiliriz artık.

N E M Î N İ M
Ax de lo lo li lo li lo li lo li lo li lo li lo li lo li lo li lo li lo li lo
Lê lê daê rebenê welatê me Serhed e ne tu war e
Ez a gulî kurê welatê me Serhed e ne tu war e
Îro ji bo egîdê mala bavê min gulîkurê
Ne cî ye ne sitar e
Her çar rojê zivistanê mehekî sar e
Ca li sarê mala bavê min marûmê
Hey gidîno ezê îro çi bikim
Ne havîn e, ne payîz e
Pêşî zivistan e ne bihar e

De lê lê daê rebenê
Dilê min marûmê îro bûye
Pirekî devê heft newala duwanzde rêya
Min marûmê xewnekî dît xewna xwe da
Îşev gelekî di xemnê da ditirsîyam
Sibe bû, ezê bi dîyarê kordîna Qerebilaxê diketim
Mi dî bûkekî cahilê teze ji wê da tê
Kolosekî sipî di desta da
Qûndaxekî lawîn di milla da
Jêrî dahat: “biraoo…” digo digirîya.
Ez çûme pêşîyê: “xwenga min gelo çi bû?
Çi qewumî, çi çirîya?”
“Lo lo bira
Ê ku hatîye serê min gulîkurê
Bira li dinyayê ku nebe neyê serê kevir û dara
Gurê serê çîya
Xwedê belkî kula xwe bike mala Nîdayî Begê
Nîdayî Beg ji êvar da sekinîye derê Hepsa Bazîdê
Vediqetîne egîd û cindîya
Hewşa lawê Şewêş Efendî da
Cinazê egîd û xweş mêra ji êvara xwedê da
Xemilandî ye di xûnê da bi singûya
Herçî kuştin, herçî mayî girtin sirgûn kirin
Berê wan dan Anadolê, Sînopê, Zongildaxê
Daê nemayê nav girtîya

Ez nemînim nemînim nemînim nemînim nemînim nemînim
Nemînim nêmînim nemînim nemînim nemînim nemînim
Egîto ez nemînim
Ez nemînim ji egît û cindîyê mala bavê xwe ra gulîkurê
Hêsîrim, îro çendik û çend roj e mane di kesîrîyê da”
R e s o


Ö L E Y D İ M
Ah de lo lo li lo li lo……….
Ey anam, yurdumuz olan Serhed, yaşanılası bir yer değil
Örükleri kesilesi ben, yurdumuz olan Serhed, yaşanılası bir yer değil
Bugün örükleri kesilesi benim, babamgillerin yiğitleri için
Korunabilecekleri ne bir yer ne bir sığınak var
Dört günlük kışın bir ayı soğuktur
Ben zavallının, babamgillerin süvarilerine bakın
Ben ne yapayım şimdi ey ahali
Yaz da değil bugün güz de değil
Önümüz kıştır bahar değil

Zavallı annem,
Ben zavallının gönlü bugün,
Yedi dere, on iki yolağzı olmuştur
Bir rüya gördüm bu gece
Çok kederliydim, ürküyordum
Qerebilax düzüne yönelmiştim, sabahtı
Genç bir gelin gördüm karşıdan gelen
Elinde beyaz bir külah,
Kollarında bir çocuk kundağı
Aşağıdan ağlayarak geliyordu “ey kardeşim” diye
Karşısına çıktım: “Bacım ne oldu?”
Neler oldu, ne yastır bu?” dedim,
“Ey kardeşim,
Örükleri kesilesi başıma gelenler,
Taşların, ağaçların başına gelmesin dünyada
Dağ başlarındaki kurtların…
Allah kıranını Nidayi Bey’in evine soksun,
Nidayi Bey akşamdan beri Bazid Hapishanesi’nin kapısında durmuş
Yiğitleri, kahramanları ayırıyor (öldürmek üzere)
Şewêş Efendi’nin oğlunun avlusunda
Allah’ın akşamından beri o yiğitlerin cesetlerini
Süngüleyerek kanla süslüyor
Öldürdüklerini öldürdüler, kalanları da sürgüne yolladılar;
Anadolu’ya, Sinop’a, Zonguldak’a
Mahpusların arasına… Öleydim anam…

Öleydim ben, öleydim öleydim öleydim öleydim öleydim
Öleydim öleydim öleydim öleydim öleydim öleydim…
Yiğidim ben öleydim
Örükleri kesilesi ben öleydim babamgillerin o yiğitlerinin uğruna
Günlerdir onlar öyle kahrolunmuşluk içerisindeler, ben çaresizim…”
R e s o
İlkin şekil, daha sonra muhteva bakımından değerlendirmeye çalışalım şimdi bu stranı; ne ki bunu yapmadan önce genel olarak değerlendirme üzerine, özel olarak da bu stranın eleştirisini ya da analizini nasıl yapacağımıza ilişkin birkaç cümlelik bilgi verelim: Her şeyden önce bu stran da bir şiirdir; tüm ağıtların, tüm destanların birer şiir olduğu gibi. Zaten “sonradan türeme” olmayan tüm dengbêjler -ki artık onlar yoktur- , Kürt edebiyatının birer şairidirler aynı zamanda.
Şekil ve muhteva (ya da Türkçesiyle “biçim ve içerik”) bakımından değerlendirirken, şiir ya da stran analizlerinde bu iki hususun birbirlerinin “olmazsa olmaz”ları olduğunu da unutmamak gerekir. Benedetto Croce bu konuda şöyle der: “İçerik ve biçimin sanatta iyice ayırt edilmesi gerekir. Ne var ki içerik ve biçim, ayrı ayrı alınarak, sanatsal olarak nitelenemezler, çünkü salt onların ilişkisi… onların somut ve canlı birliği sanatsaldır.”(4). Klasik dengbêj stranlarında şekle özen gösterilmesi her ne kadar hiçbir zaman ihmal edilmemişse de muhteva kadar önemsenmemiştir. Şair-dengbêj, mısraların sonlarındaki ses benzeşimlerini bile çoğu kez belli bir kurala göre değil de ihtiyaç duyduğu “an”da ve “yer”de; ama muhakkak yapmıştır. Encamında bu “benzeşim”in hiç olmadığı bir tek örnek bile öyle kolay kolay gösterilemez; ama yine de muhteva, şekle hep galebe gelmiştir. Bu, belki de muhtevanın daha aktif, daha canlı, daha devrimci olması özelliğinden kaynaklanabilir; nitekim Kürt dengbêj stranlarında gerçekten de muhteva hep daha hakim olmuştur. Muhtevadaki bu “eylemsellik”, genel olarak da birçok sanat eserinde vardır. Ernst Fischer, şekil ile muhteva arasındaki diyalektik ilişkiyi irdelerken şöyle der: “Biçim dediğimiz şey sadece maddenin belirli bir kümelenişi, belirli bir düzenlenişi ve belirli bir dengeye oturuşudur. ….. Oysa öz, kimi zaman belli belirsiz, kimi zaman büyük bir devinim içinde durmadan değişir; biçimle çatışır, biçimin sınırlarını yıkar, yıktığı yeni biçimler içinde değişmiş bir öz olarak, bir süre için, yeniden dengeyi sağlamış olur. Biçim belli bir zamanda sağlanan dengenin ortaya çıkışıdır. Özün ayrılmaz özellikleri devinim ve değişimdir. Öyleyse, yaptığımız bir yalınlaştırma olsa bile, biçimi tutucu, özü ise devrimci olarak tanımlayabiliriz.” (5).
Öte yandan analizleri tarihî ve sosyolojik bir çerçevede yapmaya da özen göstereceğiz; zira okurun, günümüzden en az 60 yıl kadar önce söylenmiş -ve yüksek ihtimaldir ki o tarihten de 20 yıl kadar önce yakılmış- bu stran-destanı anlayıp tadına varabilmesi ve onu sağlıklı değerlendirebilmesi için “…eserin yazıldığı (burada “söylendiği” ND) koşullar, inançlar, dünya görüşü, sanat anlayışı ve gelenekleri hakkında bilgi sahibi olması gerekir.” (6). Böylesi stranlar için salt bununla yetinmek de olaylar ve kişiler arasındaki diyalektiği yeterince veremiyor. Bu nedenle böylesi bir stran-destanı ortaya çıkaran olayların sosyal nedenlerinin de eşelenmesi ve yargılanması gerektiği, eleştirinin sınırları içerisinde mütalaa edilmelidir (7).

Şekil Bakımından Değerlendirme
Bu bilgiler ışığında “Nemînim” stranına total olarak baktığımızda, stranın üç bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz. Bölümlerdeki mısra sayıları büyük farklılıklar göstermektedir. Stranda bir ölçü yoktur; ama mısraların büyük çoğunluğunda kafiye kurma çabasını dengbêj elden bırakmamıştır. Reso’nun, şekli belki de en az önemsediği stranlarından biri budur. Ve yine bizce strandaki yoğun duygusal devinimdir bu “şekli tali plana atma”ya yol açan. Bunun izahını aşağılarda yapmaya çalışacağız daha sonra; ama böyle olmakla birlikte yine de dengbêj mısraların büyük çoğunluğunda ses benzeşimlerini kurabilmiştir. Bunların bir kısmında, aşağıda da göreceğimiz gibi güçlü kafiyeler oluşturmuştur. Örneğin 10 mısradan oluşan 1. bölümde asıl kafiyeler olarak seçtiği “war e / star e / sar e / bihar e” kelimeleri bunu çok net olarak göstermektedir. Bu kelimelerin seçimi, “bir kafiye ya da benzerlik olsun” diye değil, bir kuyumcunun titizliğiyle olmuş ve kullanıldığı yerle uyumlu, işlevine uygun olarak oturtulmuştur. Reso’nun kelime seçimindeki bu aşırı duyarlığı ya da çok itinalılığı, tüm stranlarında görülebilir. Diğer mısralarda “….gulî kurê / ….marûmê” dışında bir benzeşim yoktur; ancak 9. mısranın sonundaki “…payîz e” kelimesi, cılız bir şekilde “war e, star e, sar e, bihar e” kelimeleriyle kafiyelenmiştir.
Stranın 2. bölümü 25 mısradan oluşuyor. Burada da ilk bölümde olduğu gibi uzunlu kısalı mısralar olmakla birlikte dengbêj büyük çoğunluğunda ses benzeşimleri yapmıştır. 3, 4, 8, 9, 10, 12, 13, 15, 16, 19, 20, 21, 22, 25. mısralar aynı sesle bitmiştir; ne ki bu mısralardan asıl kafiye olarak kendisini hissettiren “rêya, digirîya, çirîya, çîya, cindîya, singûya, ve girtîya” kelimeleridir. Kafiye olabilecek kelimeleri seçimindeki duyarlığı burada, bu kelimelerde de gözlemlenmektedir dengbêjin. Diğerleri, “bu kafiyelere yardımcı olunsun” diye kurulmuş hissini vermektedir. 5. ve 6. mısralarda yine zayıf bir benzeşim kuran dengbej, 1, 7, 14, 17, 18 ve 24. mısralarda kurduğu ses benzeşimlerini de bir önceki gruba yardımcı olunsun hissiyle yapmış gibidir. Bu bölümde, hiçbir mısrayla bağı olmayan, diğer bir ifadeyle “nev-i şahsı”na münhasır olan mısra sayısı üçtür sadece: 2, 11 ve 23. mısralar.
Stranın 3. bölümü 5 mısradan oluşuyor ve bu kısımda herhangi bir şekil özelliği yoktur. İlk 3 mısra aynı kelimelerle bitmektedir. Bu zorunlu benzeşimin dışında kalan son iki mısranın ise 2. bölümdeki kimi mısralarla kafiyeli oldukları görülür. Esasında bu kısım, stranda bir anlamda “kavuştak” özelliği de taşımaktadır. Muhteva bakımından değerlendirirken, bunun üzerinde ayrıca durmaya çalışacağız.
Stranın dili, özgün bir Kürtçe’dir. Reso’nun çağdaşları olan Şakiro ve Husêno’nun sıkıştıkları her durumda Kürtçe sözlerinin arasına Türkçe kelimeler katma alışkanlığı, O’nda yoktur. Mısra sonlarındaki kelimeler ağırlıkla isimlerden oluşmuştur. 8, 12, 15, 16, 17, 20, 22, 33, 36, 37 ve 38. mısraların dışındakilerin tamamı isimlerle bitiyor. Sıfatlardan da bol miktarda yararlanan dengbêj, aşağıda da söyleyeceğimiz gibi bunları ironiyle kullanmaktan, paradokslardan çekinmemiştir.

Muhteva Bakımından Değerlendirme
Bu stranın yakılmasına asıl vesile olan muhtevası yönünden incelenmesine gelince, söylenilebilecek çok şey vardır. Şiir ya da stran tahlilleri yapılırken, şiiri yazan ya da stranı yapan şahsın düşünsel yapısıyla yaşadığı yer ve dönemim de göz önünde bulundurulması gerektiğini ilk yazımızda söylemiştik. Bu anlamda Reso (1907?-1983) hakkında yeniden bilgi verme, onu tanıtma yoluna gitmeyeceğiz; kendisi hakkında daha önce “Dengbêj Geleneğinin Sonu ya da Bu Geleneğin Son Halkası: Reso” ile “Reso ve Dengbêjlik ve de Roj Tv.nin Müebbet Mahkûmları” adlı yazılarımızda yeterince bilgi verdik diye düşünüyoruz. Dileyenler bu yazılarımıza internet üzerinden çok kolaylıkla ulaşabilirler. Strandaki olayların yaşandığı yıllarda O’nun delikanlılık çağında olduğu bilinir. Ağrı Dağı Direnişi’ne katıldığının söylendiğini, aynı zamanda bir destan şairi olarak da nitelenebilineceğini ve bu kulvarda son dengbêj olarak gösterilebileceğini sözlerimize ekleyelim. Reso, yaşadığı, içinden çıktığı toplumun nabzına son derece aşinadır; o nabzın nasıl attığını, dakikadaki vuruşlarını bilir ve “melâli anlamayan nesle aşina değiliz.” der gibidir. En önemlisi de bunların nasıl dile getirilebileceğini çok iyi bilir. Kendisiyle ilgili yukarıdaki yazılarımızın ilkinde de dediğimiz gibi O, “sesin ve sözün bileşiminin tanrısı” olanlardandır. Stranlarında realist öykücülere özgü bir gözlem yeteneği vardır.
Stranda bilinen kişi ve bilinen yer adlarının olması, bize strandaki olayların zamanı, yeri ve yaşanmışlığı hakkında bilgi verebilmektedir. Öncelikle bu stranı üç bileşen üzerine kurmak mümkündür. Bunlardan biri dekor, biri yakınları gözleri önünde hunharca katledilen genç bir gelinin yaşadıkları ya da tanık oldukları ve bunun da encamında içine düştüğü çaresizlik, birisi de stranın tamamına, hemen hemen her kelimesine varıncaya kadar sinen melâlî bir duygu kesafeti, son derece kesif bir hüzün kokusu… Buna, kuvvetle istenen bir “ölüm isteği”ni de eklemek mümkündür. Bu bileşenlerden ikincisini de kendi içerisinde ikiye ayırabiliriz: Bir yandan katledilenler, bir yandan da katliamdan kurtulanların, o günün koşullarında ulaşılamayacak kadar uzak ve yabancı yerlere sürgüne gönderilmeleri… Bu da melâli duygunun, kendisiyle birkaç kat çarpımı yapılarak artmasına neden olur. Bu nedenle hasseten strandaki derin hüznü yaratan atmosferin amillerini eşelemeye uğraşmak gerek. Bu durum, stranın analizinin ayakları üzerine oturtulması için salt gerekli değil, zorunludur da. Bundan ötürü en çok bu stranı “stran” yapan derin hüznü doğuran iklim üzerinde durmaya çalışacağız. Strandaki dekorun bir yanında “Hepsa Bazîdê” (Doğubayazıt Cezaevi), bir yanında da “Hewşa Lawê Şewêş Efendi” (Şewêş Efendi’nin oğlunun avlusu, bahçesi) vardır. Bunlardan ilki toplama yeri, ikincisi toplatılanlardan ayıklananların getirtilip katledildikleri yer olarak gösterilmiştir. Biz bu Bazîdli “Şewêş Efendi”’nin kim olduğunu epey araştırdık; ne de olsa Klasik Kürt stranlarının hemen hemen tamamı gibi bu da yaşanmış olaylara yakılmıştır. “Kim bilebilir bunu?” diye soruştururken, aynı zamanda bir “Reso” uzmanı ve hayranı olarak da bildiğimiz Eski Muş Milletvekillerinden “Gıyasettin EMRE bilebilir” bilgisini edindik. Ağustos 2008 yılında (bu stran üzerinde, aralıklarla 3 yıla yakındır uğraşıyoruz), ölümünden iki ay kadar önce kendisiyle bunu konuşmak üzere Muş’a gittik. Çok ağır hastaydı, konuşabilecek durumda değildi, bu nedenle de soramadan oradan dönmek zorunda kaldık. Daha sonra Ağrı Dağı Direnişi’ni anlatan “Gilîdax Bêxwedî Nîn e!” adında eseri olduğunu bildiğimiz Bazîdli (Doğubayazıt) yazar “Yılmaz ÇAMLIBEL bilebilir” dediler.. Kendisine ulaştığımız Sayın Çamlıbel bize maille şu bilgiyi verdi özet olarak: “Yukarı Bazîd’in aşağısındaki düzlükteki bahçeye eski Bazîdliler “Baxça Keşiş” diyorlar. Eskiden bu bahçe içinde bir Ermeni Kilisesi varmış. Ermeni katliamının ertesinde tüm keşişler burayı terk edip gitmişler. Buranın mülkiyeti Bazîdli eski Demokrat Parti milletvekili, eski Devlet ve Milli Eğitim Bakanı Celal YARDIMCI’nın ailesinin eline geçmiş. Şewêş Efendi de bunların dedesidir. Sonra bu bahçenin, Bazîdli otel işletmecisi Mustafa ÜNAL tarafından satın alındığını duydum.”
Öyle anlaşılıyor ki Ermeni Katliamı’ndan sonra Şewês Efendi ailesinin eline geçen ve “Baxça Keşiş” denilen bu yer, General Nidayi ÇAKIROĞULLARI tarafından -muhtemelen bahçenin konumundan dolayı- mezbahaya; ama insanların kesildiği bir mezbahaya dönüştürülmüştür.
Yer adı olarak bir de “Qerebilax” geçer. Bazîd (Doğubayazıt) ile Iğdır karayolu üzerinde, Bazid’e 20 km. kadar mesafede olan bir köydür bu; ama bu köyün strana geçmesi boşuna değildir; zira Ağrı Dağı Direnişçilerinin üzerine gönderilen askerî birliklerin merkezi buradadır. 9. Kolordu Komutanlığı, tüm takım taklavatıyla buraya konuşlanmıştır (8).
Kişi adı olarak geçen “Nîdayî Beg” (General Nidayi ÇAKIROĞULLARI) o yıllarda Ağrı yöresinde Örfi İdare (sıkıyönetim) Komutanı olduğundan, bize olayların yaşandığı zamanı bildirebilmektedir. Bu adın dışında geçen, olayların yaşandığı bölgedeki katliamlardan kurtulanların sürüldükleri yerler olarak gösterilen, dengbêjin sözleriyle “Anadolê, Sînopê, Zongildaxê”, adları da bize zaman hakkında bilgi vermektedir; ne ki bu zaman Shakespeare’in trajedilerindeki zaman gibi değildir; 24 saat içinde olup bitmiyor, bir süreklilik arzediyor ve daha geniş bir zaman dilimine yayılıyor; çünkü bu yerleşim yerleri -deyim yerindeyse- “giyotinden kurtulanlar”ın dalga dalga sürüldükleri yerlerdir; strana sinen hüznü artıran “hasret” duygusunun boyutlarını da hesaba katmak gerek. O günün iletişim yokluğu, ulaşımdaki olanaksızlıklar, sürülenlerden yıllarca haber alamama, yırtık pırtık elbiseler ve çoğu zaman çıplak ayaklarla yaya olarak günlerce, aylarca süren yolculuklar, sürgünleri ayrı bir ölüm acısı gibi “tattıracak”tır; Bu sürgün yolculuklarından birisini, Diyarbakır’dan Niğde Cezaevine kadar yaya olarak yapılan “uzun yürüyüş”ü, Hasan Hişyar Serdî, “Görüş ve Anılarım” adlı eserinde detaylı anlatır.
Biz bu stranın analizini bilimsel bir eksende ve akademik düzeyde yapmak için Nidayi Bey’i de epey araştırdık, bunu özellikle de yapmalıydık; zira bu stran-destanın oluşumunun başkahramanıdır bu zat ve Gelîyê Zîla Katliamı’ndan, Dervîş Bey’le (katliamı yöneten etkili ve yetkili bir subay) birinci derecede sorumludur (9). Stranda kendisine “Xwedê belkî kula xwe bike mala Nîdayî Begê” sözleriyle beddua edilmekte, tutukluları süngületerek öldürttüğü, cesetlerini kanla süslediği dile getirilmektedir.. Stranın tahlilini sağlıklı yapabilmek için Nidayi Bey’i biraz daha tanımamız gerekiyor. Nidayi Bey adı, o yıllarda yakılan bir çok stranda daha geçecektir. Örneğin Reso’nun yine en az 60 yıl kadar önce söylediği “Şerrê Mala Bişar û Seydo” adlı epik stranında şöyle yer alır Nidayi Bey:
“Nidayî Beg, Fewzî Paşa, Qazî Kemal nezan e,
Digo: “Baconê pêşîya çar Kurdan e”
“Heyran were rûnê li ser têl û telqrafan e
Ez ji te ra bixûnim secera Kurdane
Em ne çar Kurdin, ev cerda Seyîdxan û Elîcan e……..”
(Nidayi Bey, Fevzi Paşa, Gazi Kemal bilmezler -bizi daha tanımıyorlar- / Diyorlar ki: “Dört Kürt’ün önüne sürün -onları kuşatın, yok edin-” / Canım gel tellerin, telgrafların başına geç de / Sana Kürtler’in seceresini okuyayım: / Biz -senin o küçümsediğin- dört Kürt değiliz, bu, Seyîdxan ve Elican’ın gerilla baskınlarıdır…….).
Ağrılı Dr. Naci KUTLAY, Süleyman KUTLAY’ın kendisine anlattığı anılarını 1991’de “Bergeh”te yayımlar. Bu anılarda da Nidayi Bey’e ilişkin ilginç bir anekdot vardır: Ağrı Dağı Direnişi’nin aktif elemanlarından Şeyh Resul, 1930 yılında Bazîdli devlet yanlısı milis Cimşit KAYA’nın da aşiretiyle katıldığı aramalarda askerlerce Qojik Köyünde yakalanır. Ramazan ayıdır ve herkes oruçtur. Şeyh Resul sıkıştırılınca hangi köylere uğradığını, kimlerin kendisini barındırdığını bir bir anlatır. Hareketi yöneten subay birden durgunlaşır ve askerlerden birisinin su dolu matarasını alır, kafasına diker. Herkes şaşırır, iftar vakti olmamasına karşın komutanın orucunu bozmasına anlam veremezler. Ve subay bunun ardından, Şeyh Resul’u hemen orada kurşuna dizerek öldürür. Cimşit KAYA da şaşırmıştır bu olay karşısında. Bu yıllarda Nidayi Bey, Bazîd’te tümen komutanıdır. Zalimliği ile ünlenmiştir; her önüne gelen zanlıyı yargılamadan savaş yasalarını uygulayarak öldürür ve öldürdüklerinin kafalarını keser. Bu uygulamadan zevk aldığını tüm çevresi bilir. Ağrı Dağı Direnişi’nin doruk noktalara ulaştığı 1930 yılında Bazîd’te 300 kişinin kafasını kesip bir askerî hangara yığmıştır. Cimşit KAYA, subaya, Şeyh Resul’u sağ yakaladığı halde dağ başında niçin bu şekilde kurşuna dizerek öldürdüğünü sorar. Aldığı cevap daha da ilginçtir. Şöyle cevap verir subay: “Eğer O’nu Nidayi Paşa’ya götürseydim, Şeyh Resul bu anlattıklarını, verdiği isimleri O’na da aktaracaktı. O zaman Nidayi Paşa bunların tamamını öldürecekti. İnanıyorum ki Allah beni bağışlar, böyle yapmakla çok kişinin hayatını kurtardım, başka türlüsünü yapamazdım.” (10). İşte Nidayi Bey böyle bir “adam”dır. Sanırız stranda kadının kendisine beddua etmesinin nedeni artık daha iyi anlaşılabiliyor. Zaten stranın kendisinde de açık açık söyleniyor bu.
“Nemînim” stranında işlenen katliam Gelîyê Zîla Katliamı ve o katliamın artçılarıdır. Bu stranın Gelîyê Zîla Katliamı üzerine söylendiğini Ahmet ARAS da söyler (11). Zaten bu kadar kesif bir melalî duyguyu işlemesinin ardını eşelerken de buraya çok rahatlıkla varabiliyoruz.
1925’te Şeyh Sait liderliğinde gerçekleşen ve haklı olarak O’nun adıyla bilinen (12) Kürt Ayaklanması’nın liderleri yakalanıp idam edildikten sonra, hareketin dinsel niteliğinden –hareketin ulusal niteliğinin de varlığı ve daha baskın olduğu unutulmamalıdır- geriye bir şey kalmayacaktır. Nitekim bunun devamı niteliğinde 1926 – 1930 yılları arasında gerçekleşen ve stranın oluşumuna da kaynaklık eden Ağrı Dağı Direnişi “liderlerinin söylemleri dinî değil, katıksız milliyetçi söylemlerdir.” (13). Söylemlerin tümüyle milliyetçi söylemler olması, devlet erkinde büyük bir panik yaratır. Tüm baskı ve saldırılara rağmen devlet güçlerinin Ağrı’ya 4 yıl süreyle hakim olamaması, tümüyle imha ve katliam amaçlı saldırıların organize edilmesine vesile olur. Böylesi saldırıların neticesinde 20 Haziran – 3 Eylül 1930 tarihleri arasında, Hasan Hişyar Serdî’ye göre 22.000 askerden oluşan devlet “güvenlik” güçlerince Hesenan, Ademan, Sipkan, Zilan aşiretlerinin oturduğu 180 köyden 47.000 kadın, çocuk ve yaşlı insan toplatılarak Zilan Vadisi’nin Dêrê mıntıkasında tüfek ve mitralyözlerle taranıp öldürülür. Askerler, ellerinde süngüleriyle öldürdükleri insanların arasında gezip yaralı olanları da süngülerle aynı akıbete götürürler (14). Bu öldürmeler, özellikle 28 Temmuz 1930 yılında birkaç gün içinde gerçekleşir (15). Burada gerçekleşen katliamın dehşeti, yüzlerce böylesi stranın konusu olduğu gibi Kürtler arasında “Di Gelîyê Zîla da bi rojan xwîn dikişîya” (Zilan Vadisinde günlerce kandan dereler akıyordu) denmiş ve Gelîyê Zîla, korkunun diğer adı olmuştur adeta. Ağrı Dağı Direnişi’nin Lideri İhsan Nuri Paşa, 3 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin verdiği bilgiyi de sözlerine ekleyerek, Ağrı Dağı Direnişi’nin, Ağrı ve Van mıntıkasına gönderilen “66.000 asker ve jandarma gücü ile 100’den fazla uçak ve top kullanarak, İran ve Sovyetlerin yardımı sonucu…” kırıldığını belirtir (16).
Bu stran, böylesine bir atmosferde; topların, tüfeklerin, bombaların, feryatların, figanların, onbinlerin bir anda katledilmelerinin… yarattığı hengâmeler, ağıtlar arasında doğmuştur. Katliamlardan kurtulanlar da cezaevlerini doldurmuşlardır. Bunların da bir kısmı oradan tek tek ayıklanıp bu stranda da geçtiği gibi giyotinden geçercesine öldürüleceklerdir. Kalanlar da verilen tüm rüşvetlere rağmen, o günün koşullarında ulaşılması hemen hemen mümkün olmayan uzak yerlere sürgüne gönderilir ki stranın da dediği budur. Bu yıllarda bölgede korkunç bir rüşvet dalgasıdır gidiyor. Hele de bunları yargılayan İstiklal Mahkemesi Üyelerinin aldığı rüşvetin haddi hesabı yoktur. Her mahkeme üyesi ya da “güvenlik” elemanı, gözlerine kestirdikleri insanlara “hakkında ihbar var, şu kadar altın getir, seni (veya aileni) kurtarayım.” diyecek ve zaman içerisinde bölgede kulplu ya da kulpsuz altından eser kalmayacaktır. Necip Fazıl KISAKÜREK, o yıllar içerisinde, devletin askerî ve yargı erkinin (İstiklal Mahkemelerinin) o yöredeki rüşvet olaylarına ilişkin ilginç bilgiler verir (17). Benzeri rüşvet olaylarının Şeyh Sait Ayaklanması sırasında Diyarbakır’da da gerçekleşeceğini Zinnar Silopî’den (Kadri Cemilpaşa) öğreniyoruz (18).

Strana dönmeden önce, stranı doğuran atmosfere ilişkin birkaç cümlelik daha bilgi vermeye çalışalım. Ağrı Dağı Direnişi Fedai Desteleri elemanlarından Feyzulla ile Elîyê Feqî Silê, Karayazı civarında Çemê Reş’te askerlerle girdikleri çatışmada öldürülürler. Ardından ikisinin de kafaları kesilerek Ağrı Kolordusunun önünde Qerekilîs (Ağrı) meydanında telefon direklerinin tepelerine çakılır ve 3 gün süreyle halka “teşhir” edilir (19). Zaten bu “kafaların kesilmesi ve sağlam olarak getirilmesi; yani tanınmasını engellemeyecek şekilde sağlam getirilmesi”, oradaki ordu komutanının emriyle istenmiş olmalı ki bu husus da ayrıca stranlara geçmiştir; nitekim yine en az 60 yıl önce söylediği epik stranlarının birisinde, bir ordu komutanının ağzından şöyle der Reso:
Hûn bazdın, herin jékin
Seré Tewfîq û Feyzulla, Ebdulhemîd
Saxî ji min ra bînin
( Gidin Tewfîq, Feyzulla ve Ebdulhemît’in kafalarını kesin/ Bana sağlam olarak getirin )
Yaratılan vahşet ortamı, kelimelerle anlatılır gibi değil. Esasında da kelimeler ile yaşanılan realite arasında hiçbir zaman tam bir örtüşmeden bahsedilemez; kelimeler, gerçeğin yerini tutamaz zira. Hani şair demiş ya “Bilmezdim kelimelerin bu kadar kifayetsiz olduğunu…” diye. Gerçekten de kelimeler çok kifayetsizdir o ortamı dile getirebilmek için. Prof. Dr. Mehmet KAPLAN, şair Özdemir ASAF’ın bir şiirini tahlil ederken şöyle der:
“Kelimeler ile gerçek arasında bir uçurum vardır. Hiçbir kelime gerçeğin yerini tutamaz. Kelimeler gerçeğin uzak ve sun’î işaretlerinden ibarettir. Biz gerçeğe bizzat yaşayarak ulaşırız. Fakat onları anlatmaya kalkınca kullanıla kullanıla yıpranmış, bizim yaşantılarımıza tekabül etmeyen kelimelerle karşılaşırız.”(20).
Bu koşullar içerisinde her yeri, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar büyük bir korku dalgası sarmıştır. Korku, korku ve yine korku… “Zilan Katliamı insan oğlunun yaşadığı en barbar katliamlardan biridir. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek ayırımı yapılmadan ele geçen herkes kurşuna dizilmiş. Bütün köyler ateşe verilmiştir. Katliam esnasında ve sonrasında tam bir can pazarı kurulmuştur.” (21). Necip Fazıl KISAKÜREK’in 17. dipnotta andığımız eserinde sözünü ettiği rüşvet olayları da bu pazarlarda gerçekleşecektir. Kimse kimseye sahip çıkamaz; sahip çıkmak bir yana, “kendisini kurtarmak” ya da “korumak” adına en yakınlarını bile ihbar etme furyaları da başlar. Ağrı Dağı Direnişi’ne sempati duyan, şu ya da bu şekilde destek veren, Direniş’in Fedai Desteleri’ne yeme – içme ya da barınma yönünden yardım eden, Direniş içerisinde şu ya da bu şekilde yer alan kişileri total olarak “avlama” operasyonları başlar: “Türk askeri muharip kürt kuvvetlerine karşi muvafakiyetsizliklerinin hincini ovadaki Kürt Köylerini tahrip ve muti Kürt ahaliyi ihtiyar ve çoluk çocuklari katletmekle almakta idiler. Türk ordusu bu hareket esnasinda agri civarında yüz otuz, ve zilan civarinda iki yüz köy yakmişlar vü on binden ziyade masum ahaliyi katlatmişlerdi.” (Türk askeri, savaşçı Kürt kuvvetlerine karşı başarısızlıklarının hıncını, ovadaki Kürt köylerini yıkmak ve oralarda oturan halkı; ihtiyarları ve çoluk çocukları katletmekle almaktaydılar. Türk ordusu bu hareket sırasında Ağrı civarında 130 ve Zilan civarında 200 köy yakmış ve 10.000’den fazla masum halkı katletmişti) (22).
Stranın birinci bölümündeki 10 mısrayı da bu koşulları ifade edebilmek adına söylemiştir dengbêj. İlk mısra olan “Ax de li lo li lo…” erkeklere bir sesleniş ünlemidir ve acılı bir feryattır aynı zamanda “……Welatê me Serhed e ne tu war e”. Bu “war” kelimesi, Kürtçe’nin zengin anlamlı kelimelerinden biridir. İstanbul Kürt Enstitüsü’nün hazırladığı “Ferhenga Kurdî”de buna 19 karşılık gösterilmiştir nitekim. Bunlar daha da artırılabilir; ama asla azaltılamaz. “Ev, bark, yurt, memleket, ocak, mekân, yuva, yayla, sığınma, korunma yeri, kaynak, sığınılacak yer…” anlamları ilk etapta sıralanabilecek anlamlardır. Bunu, “sığınma, korunma yeri” anlamıyla bir “ana kucağı” olarak düşünmek de mümkündür aynı zamanda. Ve Serhed memleketi bu vasıflarını, hasseten “sığınılacak yer” vasfını yitirmiştir ağıtı yakan kadının gözünde; artık O’nun babasıgilllerin yiğitlerini koruyamıyor, saklayamıyor düşmanın topundan, tüfeğinden, süngüsünden, bombardımanından… Yaşanılası bir yer değildir o halde. Bir sitem de vardır burada belli belirsiz Serhed memleketine: Madem ki yurttur, ocaktır, mekândır, sığınma yeridir; o halde onları korumalıdır da her türlü saldırıdan; ne ki Serhed memleketi artık onlara sahip çıkamamakta; onların kafalarını koparmak, onları süngülerle delik deşik etmek üzere uzanan ellerden, dört bir yandan gelen toplardan, bombalardan koruyamamaktadır. Aynı zamanda kendileri için bir ana kucağı olan Serhed memleketinin ne dağı, ne taşı ne de ağaç kovukları onları barındıramamakta, onlar için artık sığınılabilecek bir yer olamamakta, anneliğin gereklerini yerine getirememektedir; çünkü annenin kendisi tümüyle işgal altında, dağ taş askerden taşmaktadır. Öyle ise bu bir paradokstur aynı zamanda. Yine Reso’nun bu olayları işlediği başka bir stranında “Esker nemaye di wilayetê Romê da / Temam hilkişîyane ser berxê mala bavê min / Seet di dudu yû nîvê şevê da” (Türk vilayetlerinde asker kalmadı / Tümü babamgillerin yiğitlerinin başına üşüştüler / Saat gecenin iki buçuğunda…” dediği gibi… Özcesi “war”, “war”lığını yapamamaktadır artık.
Kürt kültüründe kadınların saç örüklerini kesmeleri, çok büyük bir olaydır. O nedenle örükler ancak çok büyük acılarda kesilebilir ya da böylesi bir olayın işareti olarak algılanır. Bu, aynı zamanda folklorik bir unsurdur. Dengbêj, ağıtı yaktırdığı kadının ağzından 3. mısrada bunu söylerken, neden olarak da ailesinin yiğitlerinin ne kadar güç durumda olduklarını; dağların, taşların onları barındıramadığını, nasıl bir vahşilikle karşı karşıya olduklarını göstermeye çalışıyor. Ve ardından kendi çaresizliğini… Çaresizliğini bile ifade etmekten ne kadar aciz olduğu duygusu da mısraların arasında bağırır bir durumda sanki; çünkü Serhed memleketinin o acımasız kışı da gelip kapıya dayanmıştır o acımasız kuşatmanın tuzu biberi olurcasına; kendilerini karşılayacak mevsim bahar, yaz ya da güz de değil, kıştır; tüm haşmetiyle, azametiyle, metreyi aşan karıyla, fırtınasıyla, boranıyla kıştır mevsim. Kendilerini dört yandan kuşatan, nefes bile aldırtmayan; kardeşi, kellesini kurtarmak için kardeşin muhbiri yapan düşmanın o acımasız kuşatması yetmiyormuş gibi bir de bunun tuzu biberi olan dehşetli kış… Tüm bunların yarattığı çaresizliği kelimelere sığdırmaktan aciz “acıların kadını” genç bir gelin… İlk bölümde işlenen duygu budur. Yukarıda Mehmet KAPLAN’dan yaptığımız alıntıda da belirtildiği gibi kelimelerle gerçek durum arasında hiçbir zaman bir örtüşmeden söz edilemez. Bu acı gerçek, ancak yaşanılarak kavranılabilir, bayat kelimelerle değil.
Bu çaresizliğin altı hasseten ikinci bölümde çiziliyor. Şöyle de denebilir: Çaresizliğin dile getirilmeye çalışılmasının doruk noktaları ikinci bölümde karşımıza çıkıyor asıl. Deyim yerindeyse hüznün adrenalinini bu bölümde görüyoruz.
Klasik Kürt hikâyelerinde, zor durumda bulunan hikâye kahramanlarının önüne genellikle 3 yol çıkar. Ve bu yollardan salt biri kahramanı kurtuluşa götürecektir, diğer iki yolun ucunda korkunç ölümler vardır; ama yine de burada kahramanın % 33 gibi bir kurtuluş yoluna girme şansı var ki bu bile kahramanı çok güç durumda bırakır. Oysa bu stranda, -hîkâye olmayan, tümüyle realite olan bu stranda- yol sayısı dört kat artarak 12’ye çıktığı gibi bunun yanına 7 ayrı çıkmaz babında 7 derenin başlangıç noktaları da eklenecektir: “Dilê min marûmê îro bûye / Pirekî devê heft newala duwanzde rêya.” Kelimenin tam anlamıyla içine düşülen bir “çıkmaz” ancak bu kadar dile getirilebilir. Bu ifadeler, içine düşülen “çıkmaz”ın çapının büyüklüğünü aktarıyor. Ve bu “çıkmaz”, aynı zamanda tarifi gayri kabil olan strandaki çaresizliğin de ilk işaretlerini kuvvetle veriyordur bize: “Çaresizliğin sessiz çığlığı” budur ve bunun daha ötesi yoktur, olamaz da bizce: “Zilan Katliamı insan oğlunun yaşadığı en barbar katliamlardan biridir.” zira. Yaşadığı ya da tanık olduğu olaylar, olacak gibi değildir; çünkü hiçbir insanın yapamayacağı barbarlıklar yapılmış, yaşayamayacağı olaylar yaşanmıştır. Bunlar, gerçek yaşamda olur gibi değildir; bir rüyadır olsa olsa olanlar. Bu nedenle Dengbêj burada, gördüklerinin ya da yaşadıklarının bir rüya olduğunu söyler, söyletir ve gördüğü bir rüyayı anlatır gibi anlatıyor olanları artık. 9. Kolordunun konuşlandığı Qerebilax tepelerindedir “rüya”sında. Genç bir gelin Qerebilax’tan çıkmış geliyor kendisine taraf. Bizim, 2. bölümün 8. ve 9. mısralarından çıkardığımız kadarıyla bu genç gelinin kollarında, katliamdan kurtarmayı başardığı hâlâ kundakta olan bir erkek çocuğu vardır; ne ki buna sevinememektedir; çünkü bir yandan da “ah kardeşim!…” diye diye ağlamaktadır. Öylesine bir korku yaşamıştır ki kadın, bu korku “rüya” diye anlattığında yani “rüya”sında bile yakasını bırakmayacaktır. Ağlayarak gelen kadının karşısına çıkan ve “ne oldu, neler oluyor, bu ne yastır sen içindesin bacım?” diye soran dengbêje kadının verdiği cevaplar, stranın asıl omurgasını oluşturacaktır: “Örükleri kesilesi başıma gelenler, taşların, ağaçların hatta dağ başındaki kurtların bile başına gelmesin.” Bu ifade tarzı da Kürt kültüründe çok yaygındır ve bu da folklorik bir unsurudur Kürt kültürünün. Dağ başındaki kurtlara kimsenin acıdığı yoktur aslında; ama burada yaşanılanlar öylesine korkunç şeylerdir ki dağ başındaki kurtların, düşmanın bile başına gelmesi istenmez; hatta hatta “taş” gibi cansız varlıkların bile… Neler mi olmuş? Anlatıyor genç kadın: Nidayi Bey akşamdan beri Bazîd Hapishanesi’nin önünde durmuş, tutukluları tek tek ayıklayıp dışarı çıkarmakta, oradan Şewêş Efendi’nin avlusuna götürmekte ve orada çok acımasızca, vahşice infaz etmektedir. Bu infazın dile getirilmesinde “menfi” denebilecek bir ironi de vardır; çünkü süngülenen cesetlerin kanla süslenmesi (Cinazê egîd û xweş mêra ji êvara xwedê da / Xemilandî ye di xûnê da bi singûya) böyle bir ifadenin tezahürü olabilir diye düşünüyoruz: ”İroni, iç derinliğinin üzücü yolunda, kendisine uygun gelen bir dünya arar ve bulamaz….. İroni, son sınırına varan öznelliğin kendi kendini yokederek sürdürmesi, Tanrısız bir dünyada olanaklı olan en yüksek özgürlüktür.” (23). Burada dengbêj, stranı yaktırdığı genç kadının yüreğindeki acının derinliklerine de yolculuk yapma ihtiyacını hisseder adeta. Belki ironi biraz da bu nedenden beslenir: “Her şiirin bu en özlü inanç bilgisini yaşama karşı beklenen bir koşul olarak tutma gerekliliği, yazarın içinde, ne kadar acı verici ve derin kök salarsa, onu o ölçüde acı verici ve derin olarak kavraması onun yalnız beklenen bir koşul olduğunu, derin ve acı verici bir gerçeklik olmadığını anlaması gerekir….. Evet ironi, her iki yönden de iki katlı olur. O, yalnız bu savaşımın derin umutsuzluğunu değil, ondan vazgeçişin daha derin olan umutsuzluğunu da kavrar.” (24).
Nidayi Bey’e yapılan beddua (Allah, kıranını Nidayi Bey’in evine soksun, yok etsin) ve bu bedduaya sebep olarak gösterilen olaylar, salt bu bölümün değil, aynı zamanda stranın da baskın olan duygusudur; çünkü Nidayi Bey, öldürmekle yetinmemiş; öldürmediklerini de o günün koşullarında ulaşılması mümkün olmayan uzak diyarlara; “Anadolê, Sînopê, Zongildaxê” diye sıralanan yerlere sürmüştür. Geride kalanlar, acılarında bile yalnız kalacaklar, bu kez de sürgüne gönderilenlerin, gönderildikleri yerlere sağ olarak varıp varmadıkları, vardılarsa sağ olup olmadıkları endişeleri başlayacaktır; sürgünler çok ilkel koşullarda gerçekleşecek ve bu sürgünler sırasında yollarda çok kişinin dayanamayıp öldükleri, en az bir o kadarının da yollarda öldürüldükleri bir sır değildir. Bunları bilememe, ayrı bir çaresizlik, ayrı bir acı, ayrı bir çıkmaz yaratacaktır geride kalanlarda. Bu da en az, yapılmış olan katliam kadar koyacaktır insanlara. Sonra gidenlerin ardından onlara duyulan; seslerine, soluklarına, varlıklarına duyulan ihtiyaç, duyulan hasret… Kelimelerin kifayetsizliği burada da karşımıza çıkacaktır.
Kısacık olan son bölümde, kelimelerle ifade edilemeyecek bir çaresizliğin çığlığı peşpeşe sıralanmıştır “öleydim” diye. Bir insan niçin bu denli ısrarla ve bu denli içten, bu denli kuvvetle “öleydim…” deyip durur; çünkü bu stran, kelimenin tam ve tüm anlamıyla bir “çaresizliğin çığlığı”dır. Dengbêjin, stranı söylettiği genç kadın, ailesinin tutuklanan, öldürülen, sürgünlere yollanan yiğitlerinden habersizdir ve genç kadın, onların uğruna ölme isteğini dile getirir. “Korkunç” kelimesinin bile yansıtmakta yetersiz kalacağı dehşet bir atmosfer sözkonusudur. Kürt kültüründe “Dê weledê xwe ji ber pêsîra xwe davê”(Ana, çocuğunu kucağından atar) diye ifade edilen bir deyim vardır. Yaratılan atmosfer tam da bu deyime uygun düşer. Reso, Ağrı Dağı Direnişi içerisinde yer alan Fedai Destelerinden birinin kavgalarını işlediği“Şerrê Seyîdxan û Sidîqê Hecî Mistefa Begê” adlı epik stranında bu deyimi bir daha kullanır:
“Bira li meydana bavê Sulhedîn ku nebe eza pepûkê /
Daîm dê dergûşê ber pêsîrê xwe davêje”.
“Bavê Sulhedîn”, Seyîdxan’ın kendisidir. O, savaş meydanına girdiğinde, öylesine korkunç hengâmeler yaratır ki analar oradan bir an önce kaçıp kurtulmak için, kendilerine yük olmasın diye, kucaklarındaki çocuklarını bile atarlar; çocuklarına bile sahip çıkamazlar. Her ne kadar deyimse de Zilan Katliamında gerçekleşmiştir bu deyim:
“Nuri’ye Heso’nun eşi Emine, iki çocuğu ve yedi-sekiz yakınıyla katliamdan kaçıyorlardı. Hasan Abdal yakınlarındaki, İna Pışika adlı mağaraya sığınmak için Hasan Abdal çayının kenarından yürüyorlardı. Çocukların ağlamalarının kendilerini ele vereceğinden korkan beraberindekiler Emine’ye: ‘Ya çocukları çaya at, ya da biz öldüreceğiz’ derler. Kadıncağız çaresizlik içinde iki yavrusunu da çaya atar. Mağaraya gidip, orada gizlenirler.” (25).
Bu bölüme hakimiyet kuran “ölüm” temidir. Reso’nun bu strana ilişkin duygu dolu sesinden stranı dinlerken, “nemînim” kelimesinin kuvvetle tekrarlanması (son bölümde 14 kez tekrarlanmıştır) dikkatimizi çok çekti. Ölümü yaşamaya yeğlemenin psikolojik amilleri üzerinde düşünmek gerek. Niçin ısrarla böyle söyletiyor genç kadına dengbêj? “Ölüm” duygusu “hayat” duygusuna hangi durumlarda galebe çalar? Dengbêj, bu paradoksa niçin başvurmuş olabilir? Yukarıda da gördük, Serhed memleketinin “war” olamaması, Ağrı yöresindeki katliamlarıyla çok sayıda strana ya da ağıda adını geçirten General Nidayi Paşa’nın, katlettiklerinin cenazelerini süngületerek kanla “süsleme”si paradoksları da vardı ayrıca. İnsanların dirençlerinin kırılması, salt fiziksel baskılarla, işkencelerle olmaz; acıyla da olabilir. Burada “ölüm”ün “kalım”a yeğlenmesinin ya da “ölüm”ün böylesine kuvvetle istenmesinin nedeni olarak, çekilen acılara karşı direncin tükenmesini; tükenme noktasına, artık “dayanamama” merhalesine varmasını göstermek mümkündür diye düşünüyoruz. Strandaki kadın, kendi yaşadıklarını, dağ başındaki kurtların, ağaçların, taşların bile yaşamasını istemez. Çektiği acıların o dayanılmaz ağırlığına ancak kendisi dayanabilmiştir o güne dek; ne ki kendisinin de artık direnci tükenmiş, direncin kırılma noktası aşılmış, bunun encamında “ölüm”ü “kalım”a yeğlemekten başka çaresi kalmamıştır; acıları bundan sonra “ölüm” perdeleyecektir, “ölüm” unutturacaktır ancak.
Öylesine netameli bir atmosfer vücûda getirilmiş ki bu netameli atmosfer içerisinde kimse kimseyi soramaz, tutuklanan yakınlarının encamını öğrenmeye kalkışamaz. Dedik ya “Dê weledê xwe davêje.” diye. Tevfik Fikret’in tabiriyle “bir devr-i şeamet”tir. Her tarafı karanlık bir sis kaplamış gibidir. Baba evladının ya da evlat babasının akıbetini araştıramaz bile; yoksa araştıranın akıbeti de araştırılan kişinin akıbetinden farklı olmayacaktır. Ağrı Dağı Direnişi’nin ertesinde, bu Direniş’te olduğu gibi yine “milliyetçi söylemlerle” ortaya çıkan ve yine bu nedenle tıpkı bu Direniş’teki vahşetle üzerine gidilen Dersim Direnişi sırasında da öldürülen babaları için ağlama “gafletinde” bulunan iki ortaokul öğrencisiyle karşılaşıyoruz. Şöyle yazıyor Necip Fazıl KISAKÜREK:
“Elâzığ Ortaokulunda okuyan iki çocuk… Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat’a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil’in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor: “Sizi de onun yanına götüreceğiz!” Çocuklar odadan sürükletilerek çıkarılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarının yanına gönderilmişlerdir.” (26).
İnsanlar korkuyla eşleşerek yatıp kalkıyorlar. Bu korku, öyle sıradan bir korku değildir. Kardeşi kardeşten kuşkulandıracak boyutlardadır. Bu korkuyu yaratan, gerçekleştirilen vahşetin varmış olduğu boyutlardır:
“Yöredeki olaylara tanık olan pek çok kişinin anlatımına göre de, Ağrı Tümen Komutanlığının çevresindeki tel örgü kazıklarına yirmiye yakın direnişçinin kellesinin çakılarak günlerce teşhir edilmiştir.” (27).
Vahşetin boyutlarını o günkü Türk basınından da izlemek mümkündür ve bu vahşet, “gururla” dile getirilmektedir. Örneğin: “16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi ‘İmha Edilenler’ ara başlığı ile şu haberi vermektedir:: ‘Ağrı eteklerinde eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılarak ahalisi Erciş’e sevk ve orada iskan olunmuştur. Zilan harekatında imha edilen eşkıya miktarı 15.000’den fazladır. Yalnız bir müfreze önünde düşüp ölenler 1.000 kişi olarak tahmin ediliyor….. Buradaki harp pek müthiş tarzda cereyan etmiş, Zilan Deresi lepalep cesetle dolmuştur…’ Bu sayının içinde çok az sayıda direnişçi vardır.” (28). Cumhuriyet Gazetesi’nin burada “…lepalep cesetle dolmuştur.” dediği, “… tıka basa cesetle dolmuştur.” demektir.
Ağrı Dağı’na Kürt bayrağının çekilmesiyle başlayan, Chris Kutschera’nın “Ve küçük Ağrı Kürt Cumhuriyeti doğuyor.”(29) diye adlandırdığı Ağrı Dağı Direnişi, ardında vahşetle gerçekleştirilen onbinlerce ceset ve bu vahşeti işleyen yüzlerce stran bırakarak tarihteki yerini alacaktır. “Nemînim” stranı, bunlardan sadece biridir.
“Çaresizliğin sessiz çığlığı” olan “Nemînim” stranını ortaya çıkaran sosyolojik ve tarihî atmosfer budur. Bu atmosfer içerisinde strandaki kadının ailesinin yiğitlerinden ölenler zaten ölmüştür, kalanlar da günlerdir gözaltındalar, sürgün yollarındalar, eziyet ve sıkıntı içerisindedirler. 1927 yılında çıkarılan bir yasayla, Diyarbakır ve Ağrı yöresinden Batı illerine sürülen 1400 kişilik listeyi -ki daha önce de çok sayıda sürgün vardır- 1932 yılında çıkarılan İskân Kanunu ile çok daha büyük sürgün dalgaları izleyecektir (30). Sürgünlerden haber alınamamaktadır. Onların akıbeti araştırılamıyor, soruşturulamıyor. Zaten “arayıp soruşturmaya kalkanlar” da anında “araştırılıp soruşturulanlar” kategorisinde yerlerini alacaklardır. “Şikâyet merciî” diye bir mekanizma yoktur. Hem kim, kime şikâyet edilecektir. Yukarıda da dediğimiz gibi “bir devr-i şeamet”tir. Haber alamamanın, yani hâlâ yaşayıp yaşayamadıklarını bilememenin yarattığı ruhî sıkıntıyı, ezginliği, bezginliği, işkenceyi kelimelere dökebilmenin zorlukları, daha doğrusu olanaksızlıkları ayrı bir bunalımdır. Kadının hüznünü, endişelerini, acılarını doruk noktalara tırmandıran da budur, bunun dayattığı “çaresizlik”tir. Belki de “ölüm”ü daha “munis” gösteren, onu “kalım”a yeğleten amili asıl burada aramak gerekir. Stranın son mısrasında geçen “hêsîrim” (tutsağım ben) ve “kesîrî” (sıkıntı, eziyet, baskı, usanç…) kelimeleri, bu çığlığın özetidir. Buradaki kadının tutsaklığı, gerçek değil mecaz anlamlıdır. “Eli kolu bağlı olma, bir şey yapamama, bir yere gidememe, arayıp soramama, kendi kendini yeme, harap etme, tüketme, tükenme, sıkıntı.…” anlamlarındadır. Tek kelimeyle söylersek, “çaresizlik”tir bu, “çaresizliğin sessiz çığlığı”dır.
nedimdit@hotmail.com


Dipnotlar:
1 : J.C. CARLAUI – J.C. FILLOX, EDEBİ ELEŞTİRİ (Çeviren: Ayşe Hümeyra ÇAKMAKLI), Kültür ve
Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1985, s. 47
2 : Osman Sebrî, ÇAR LEHENG, Aktaran: Rohat ALAKOM, HOYBUN ÖRGÜTÜ, Avesta Yayınları,
İstanbul 1998, s. 96
3 : Yılmaz ÇAMLIBEL, GİLÎDAX BÊXWEDÎ NÎN E!, Weşanên DENG, İstanbul 2005, s. 209
4 : Benedetto Croce, BREVİARİO, 1963, s. 40 / Aktaran: Bedrettin CÖMERT, ELEŞTİRİYE BEŞ KALA,
Ayko Yayınları, İstanbul 1981, s. 219
5 : Ernst Fischer, SANATIN GEREKLİLİĞİ (Çeviren: Cevat ÇAPAN), e Yayınları, İstanbul 1980, s. 135 – 136
6 : Berna MORAN, EDEBİYAT KURAMLARI ve ELEŞTİRİ, Cem Yayınevi, 3. basım, İstanbul 1978, s. 68
7 : Berna MORAN, a.g.e., s. 78
8 : Yılmaz ÇAMLIBEL, a.g.e. s. 121
9 : Ahmet ARAS, SERHİLDANA SEYÎDAN û BERAZAN, Weşanên Pêrî, Stenbol 2009, s. 114
10 : Dr. Naci KUTLAY, BERGEH, Stockholm 1991, sayı : 8, Aktaran: M. KALMAN, AĞRI DİRENİŞİ, Pêrî
Yayınları, 1. basım, İstanbul 1997, s. 106 – 107
11 : Ahmet ARAS, a.g.e., s. 114 – 117
12 : Robert Olson, KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİNİN KAYNAKLARI VE ŞEYH SAİD İSYANI (Çeviren: Bülent
PEKER – Nevzat KIRAÇ), Özge Yayınları, Ankara 1992, s. 79
13 : Martin van Bruinessen, AĞA, ŞEYH, DEVLET (Çeviren: Banu YALKUT), İletişim Yayınları, 3. basım,
İstanbul 2004, s. 442
14 : Hasan Hîşyar Serdî, GÖRÜŞ ve ANILARIM (Çeviren: Hasan CUNİ), Med Yayınları, İstanbul 1994, s. 362
15 : Yılmaz ÇAMLIBEL, a.g.e. s. 184
16 : İhsan Nuri Paşa, AĞRI DAĞI İSYANI, Med Yayınları, 2. baskı, İstanbul 1992, s. 111
17 : Necip Fazıl KISAKÜREK, SON DEVRİN DİN MAZLUMLARI, Büyük Doğu Yayınları, 24. basım, İstanbul
2005, s. 67
18 : Zinnar Silopî, DOZA KÜRDÜSTAN, Stewr basim-evi, Beyrut 1969, s. 103
19 : Ahmet ARAS, a.g.e., s. 131 – 132
20 : Mehmet KAPLAN, ŞİİR TAHLİLLERİ 2, Dergâh Yayınları, 4. basım, İstanbul 1988, s. 299
21 : Kemal SÜPHANDAĞ, AĞRI DİRENİŞİ ve HAYDARANLILAR, Fırat Yayınları, İstanbul 2001, s. 230
22 : Zinnar Silopî, a.g.e., s. 122
23 : Georg LUKACS, ROMAN KURAMI, Say Kitap Pazarlama, İstanbul 1985, s. 91
24 : George LUKACS, a.g.e., s. 83
25 : Kemal SÜPHANDAĞ, a.g.e., s. 228
26 : Necip Fazıl KISAKÜREK, a.g.e., 168
27 : Kemal SÜPHANDAĞ, a.g.e., s. 254
28 : Aktaran: Kemal SÜPHANDAĞ, a.g.e., s. 223
29 : Chris Kutschera, KÜRT ULUSAL HAREKETİ, Avesta Yayınları, 1. basım, İstanbul 2001, s. 117 – 125
30: Uğur MUMCU, KÜRT DOSYASI, Tekin Yayınevi, 1. basım, İstanbul 1993, s. 81 – 82