19 Temmuz 2010 Pazartesi

Kürt Sorunu’nun çözümünde neyi eksik bıraktık? Radikal gazetesi



İdam edilen Şeyh Sait

Şeyh Sait isyanının hemen ardından Takrir-i Sükun Kanunu ve askerî harekatla yetinmeyip bir de gizli reform planı yaptık: Eylül 1925 Şark Islahat Planı. Burada her şeyi inceden inceye hesapladık. Kimi önlemler şöyleydi:

- Ermenilerden kalan arazinin Kürtlere kiraya dahi verilmemesi ve buraların evleri, hayvanları, tarım araçları ve bir yıllık geçimleri hükümet tarafından sağlanacak biçimde Balkan ve Kafkas göçmenleriyle iskan edilmesi. On yıl içinde buraya 500 bin göçmen yerleştirilmesi.

- İsyanı bastırma masraflarının bölge halkına ödetilmesi.

- Bölgedeki ‘tali memuriyetlere dahi Kürt memur tayin’ edilmemesi. Burada görev yapacak jandarma dahil bilumum memurlara ‘tahsisat-ı fevkaladelerinin’ yüzde 75′i oranında zam verilmesi, ordu mensuplarına “1 ilâ 5 nefer tayını” oranında zam yapılması.

- ‘Aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan’ il ve ilçelerdeki devlet dairelerinde, okullarda, ‘çarşı ve pazarlarda Türkçeden maada lisan kullananlar’ın hükümet ve belediye emirlerine karşı gelmekten ve mukavemetten cezalandırılması. Bu ceza Kürtçe ve Arapça kelime başına 5 kuruş olarak gerçekleşecektir.

- ‘Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe’ asimile olmak üzere bulunan veya Arapça konuşan yerlerde acilen yatılı okullar ve ‘mükemmel kız mektepleri’ açılması.

- Fırat’ın batısındaki dağınık Kürt yerleşimlerinde Kürtçe konuşmanın ‘behemehal’ yasaklanması ve ‘kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların Türkçe konuşmaları[nı]temin’.

- Halktan para toplayarak ‘hükümet binaları ve jandarma karakolları ve askeriye ve hudut karakolları’nın inşası. Bu binaların telefon ve telsiz gibi modern araçlarla donatılması. Kaçakçılığa karşı ‘zırhlı otomobil’ alınması.

- Bölgeye ‘ecnebi bir şahıs veya müessesenin’ izinsiz girmesine engel olunması.

Bunlara rağmen eşkıya 1930 Ağrı’da yeniden ayaklandı. Günün basını şöyle anlatıyor: ‘Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkıyaya iltihak eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı on beş bin kadardır. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur. Bir hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa bizzat Ağrı’da tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez.’ (Cumhuriyet, 16.07.1930)





Yine de isyancılar sıkıştıklarında İran’a ait K. Ağrı’ya geçip kurtuluyorlardı. O kadar kararlı hareket ettik ki, İran’ı güzellikle ikna edemeyince girip orayı işgal etmekten çekinmedik. K. Ağrı’yı topraklarımıza kattık. İsyan bitti. Kimsenin de hiçbir sesi çıkmadı.

Burada da askerî harekatla yetinmedik, ‘gayet mahrem ve zata mahsus’ bir Türkleştirme genelgesi yayınladık:

- ‘Yabancı lehçelerle görüşen köyler’den küçük dağınık olanları “civar Türk köylerine” dağıtılacaktır.

- ‘Bilhassa kadınlar arasında’ Türkçenin yaygınlaştırılmasına çalışılacak, ‘Türk kızlarının Türkçe konuşmayan köylülerle evlendirilmesi teşvik’ edilecek, ‘Türkçe bilmeyen köylü kadınları şehirlere celbed[il]erek Türk evlerine münasip hizmet ve suretlerle’ yerleştirecektir.

- “Dahiliye Vekili” imzalı genelge şöyle bitiyordu: ‘… hülasa dillerini, âdetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türkün tarihine ve bahtına bağlamak her Türk’e teveccüh eden milli ve mühim bir vazifedir’.

Ülke içinde sorun kaynağı olarak bir tek Dersim kalmıştı. Dağlar yüzünden girmek zordu. “Dersim temizlenmezse bu mesele bitmez” diyorduk. Çok planlı-programlı hareket ederek onu da bitirdik:

- Lider düzeyi: Şeyh Sait isyanından sonra 1927 ve 34′te iskan yasaları çıkartarak elebaşlarını batıya sürdük,

- Altyapı düzeyi: Dersim’e kolayca asker nakletmek için yöreyi kara ve demiryollarıyla ördük. Ahşap köprü ve karakolları betondan yaptık,

- Yasa düzeyi: 1935′te buranın adını değiştirecek “Tunceli Kanunu”nu çıkararak yörede farklı bir hukuk uygulamaya başladık. Bir korgenerali “Korkomutan” adıyla vali yaptık ve kendisinin “tecil” etmediği durumlarda idam cezalarının derhal infaz edilmesini öngördük.

- Uluslararası hukuk düzeyi: 1937′de Sadabad Paktı’nı imzalayarak, İran ve Irak’a kaçmak isteyecek şakilerin geri verilmesini sağlama bağladık.

C. Bayar’ın, 1 Kasım 1938′de, hasta olan Atatürk’ün şu sözlerini okuyarak Meclis’i açması olayı bağlıyordu: ‘Tunceli’deki toplu şekavet hadiseleri bir daha tekerrür etmemek üzere tarihe devrolunmuştur’.

Bütün bunlar 3 noktada özetlenebilir:

1) Çok kararlı davrandık. Günün en son silah ve iletişim teknolojisini kullanarak bütün gücümüzle vurduk,

2) Askerî harekatla yetinmedik; komple reform planları yaparak herkesin Türkleşmesi için düşünülebilecek bütün önlemleri aldık,

3) Uluslararası ortam fevkalade müsaitti. 1929 Büyük Bunalımı’ndan ve özellikle de 1933′te Hitler’in iktidara gelmesinden sonra, dünyanın ağzının içine baktığı İngiltere ve Fransa, hızla savaşa giden ortamda Almanya’ya yanaşmasın diye Türkiye’nin ağzının içine bakıyordu. Atatürk bundan ustaca yararlanmasını bildi. Bu fevkalade uluslararası koşullarda ve Kürtlerin entelijansyasının bulunmadığı bir dönemde bu önlemler teker teker gerçekleştirildi.





Ve böylece bütün isyan odaklarını yok ettik. Mutlak bir iç barış sağladık. Hiçbir ülkeden de en ufak itiraz gelmedi. Atatürk’ün önderliğinde herkes Türk oldu.

Fakat hiç anlamıyorum. Bütün bu insanüstü çabalarımıza rağmen bu “eşkıya”meselesi hortladı da hortladı. Tek farkı, 1970 ve 80′lerde “bölücü ve anarşist”, şimdi de “terörist” adını alması. Hiç kuşku yok, bunun sebebi bizim büyük devlet olmamızı istemeyen dost ve müttefiklerimizdir. Son biçimiyle de, misyoner faaliyetleri. Başka sebep düşünemiyorum. Çünkü biz yapılabilecek her şeyi hiç eksiksiz yapmıştık.

Ve şimdi 1938′i televizyondan izledikçe titriyorum. 1938′e dönmek ve orada kalmak istiyorum. İstiyorum da, Atatürk devrinde en müsait iç ve dış durumlarda olamayan şimdi nasıl olacak? Biz acaba neyi eksik bıraktık?

(http://www.radikal.com.tr)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder