20 Temmuz 2010 Salı

İki cami arasında binamaz çaresiz Kürt aydını! memduh selim bey (Ağrı isyanları)


İkiyüz yıldan beri çaresiz bir aydındır Kürt aydını. Ne iyi bir savaşçı, ne donanımlı bir aydın... Az ondan, az bundan. İki cami arasında binamaz, nalla çivi arasında sıkışıp kalmış...

Muhsin Kızılkaya

Yazar


Şu anda cennette bir yerde, o yakışıklı gülüşüyle ülkesinde olup bitenlere bakıp bizlere “umudunuzu yitirmeyin, unutmayın en lezzetli ilik en sert kemiktedir” diyerek dayanma gücü verdiğine emin olduğum rahmetli Mehmed Uzun, Kürtçe adı “Siya Evînê”, benim Türkçeye “Yitik Bir Aşkın Gölgesinde” adıyla çevirdiğim ve şu ana kadar yüz bine varan satış rakamına ulaşmış olan romanında; yüzyılın başında İstanbul’da başlamış “Kürt aydınlanması”nın en önemli şahsiyetlerinden biri olan Vanlı Memduh Selim Bey’in yaklaşık 80 yıllık ömrünün trajik, hüzün dolu hikayesini anlatır bize. Hatay’da öğretmenlik yapan Cemil Meriç’in rahleyi tedrisinden geçtikten sonra İstanbul’a gelmiş, kendini hem bir Kürt hem de Osmanlı aydını olarak gören, o sırada İstanbul’da çıkan birçok dergiye Türkçe yazılar yazan, kurulan birçok cemiyete üye olan Memduh Selim Bey, Cumhuriyet kurulduktan sonra Şam’da kalıp bir daha ülkesine geri dönemeyen onlarca Kürt münevverinden sadece biridir. Celadet Bedirhan, Mevlanzade Rıfat, İhsan Nuri gibi aydınlarla birlikte Xoybûn örgütüne üyedir.

Memduh Selim Bey, çok büyük bir sefalet, çaresizlik ve yalnızlık içinde bu dünyadan göçüp gitti. Hastanede, rahat bir döşekte ölmek için parası bile yoktu. Etrafında yüzlerce arkadaşı, adını bilen binlerce Kürt olduğu halde hiç kimse yardım elini uzatmaya yeltenmedi yaşlı adama; sene 1976’ydı. Çok zengin bir kütüphanesi vardı, 1898’de Kahire’de yayınlanan ilk Kürtçe gazete “Kürdistan”ın bütün sayılarından tutun da 1960’ların sonuna kadar hemen hemen bütün dünyada Kürtlerle ilgili yazılmış ne varsa vardı içinde. Ölümüne yakın, hasta yatağında, günlük ihtiyaçlarını karşılamak için o devasa kütüphaneyi on bin Suriye lirasına satışa çıkardı. Onca varlıklı insana rağmen hiç kimse çıkıp on bin lirayı verip o büyük kütüphaneyi yok olmaktan kurtarmadı. Kütüphane tarumar oldu, yağmalandı. Bağdat’ta kurulmuş olan “Kürt Enstitüsü” bazı ansiklopedi ve bilimsel kitapları kurtarıp Bağdat’a götürdü, bir kaç kişi de bazı değerli kitapları aldı. Bunların dışında kalan çok kıymetli yüzlerce kitapsa kiloyla bakkallara çakallara, kesekâğıdı olsun diye satıldı.

Bütün bunlar değildi Mehmed Uzun’u onun romanı yazmaya iten.

Memduh Selim Bey

Mehmed Uzun’un romanına mevzu olması, ne mücadeleci kişiliği, ne ülkesine duyduğu hasret, ne de yukarıda anlattığım trajik hayat hikayesidir. Onu asıl roman kahramanı yapan, Çerkes kızı Feriha’ya duyduğu umarsız aşktır. Kavuşmaya çok yakın bir zamanda örgütü Xoybûn, Şam’dan kalkıp Ağrı’ya gitmesini ister ondan. Örgütün verdiği görevle aşkı arasında kalan Memduh Selim Bey, uzun süren bir iç muhasebeden sonra örgütün verdiği görevi kabul eder; aşkını orada bırakır, Ağrı’ya gider, isyana katılır. Döndüğünde, uğruna savaşmaya gittiği davası kadar sevdiği kız bıraktığı yerde değildir. İşte üstat Uzun, bu süreci anlatır bize o dokunaklı sesi, o şiirsel dili, o hüzün dolu üslubuyla.

O romanı okuyup da gözyaşlarına hakim olmuş çok az okur vardır; biliyorum!

Memduh Selim Bey’in macerası mı, kaderi mi, tercihi mi ne derseniz deyin, onun yaşadıkları aslında salt onun yaşadıkları değildir.

Bir ilk örnektir Memduh Selim Bey; yüzyılın başından bugüne, Kürt aydınlarının tarihine bakarsanız, hemen hemen hepsinin başına benzer bir bela gelmiş, benzer bir hayatı yaşamış, hala yaşıyorlar. O yüzden dünyanın en çaresiz aydınıdır Kürt aydını!

Yüzyılın başında İstanbul’da başlayan “aydınlanma” fikrinden Osmanlı münevverleriyle birlikte, o sırada farklı sebeplerle İstanbul’da bulunan Kürt aydınları da doğal olarak etkilendi. Kürt Teali Cemiyeti gibi dernekler kurdular, “Jîn” (Hayat), “Rojî Kurd” (Kürt Güneşi) gibi dergiler çıkardılar. Bu derneklerde her türlü siyasi faaliyet yaptılar, dergi ve gazetelerde kültüre, edebiyata, dile dair bir sürü meseleyi tartışmaya açtılar. Ama milliyetçilik konusunda akranları Türk aydınlarından çok farklı fikirleri yoktu. Osmanlı imparatorluğunu kurtarmak ortak dertti ve bu konuda kendi dilleriyle fazla mesai harcadılar. Kürt aydınları, Osmanlıcılık fikriyatını, her türlü kültürel farklılığı aynı potada eriten bir hareket olarak algılarken, Türk münevverleri Osmanlıcılık fikriyatının altını Türk kültürünün ürünleriyle doldurmaya çalıştılar; bu temel bir ayrılık noktası oldu, birbirlerinden ayrıldılar. Cumhuriyet kurulduktan sonra da her şey değişti; Kürt aydınlarının önemli bir kısmına gurbet yolları göründü. Şeyh Sait isyanı da her şeyin üstüne tuz biber ekti. Bu isyanda birçok aydının “dahli” görüldü, birçoğu idam edildi, ağır hapis cezasına çarptırılanlar oldu, bir kısmı ülke dışına kaçtı, bir kısmı zorunlu sürgünü seçti.

Ülkesinden sürülmeyenler de kendi ülkesinde “iğdiş” edildi, birer dilsiz gibi kaldı, yaşadı.

1960’lara kadar geçen süre ağır bir sessizlik dönemidir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra vatandaşlıktan çıkartılmış olan “yüz elliklerin” akıbeti ders oldu herkese, kimseden ses seda çıkmadı. Söylenen her şeyi sineye çekti, ağır bir “Türkleştirme” hamlesinin seyircisi oldu aydınlar. Hepimizin kökleri “Türk Tarih Tezi”nde arandı, “Güneş Dil Teorisi” bizi diğer milletlerden üstün kılan yeni şiarımızdı.

Uyruğunda yaşadıkları devletler (Türkiye, Irak, Suriye, İran) Kürt aydınlarına hiçbir zaman, bir aydının yapması gereken neyse, işte onu yapmalarına izin vermedi. Oysa aydın, fikir üreten, bildiğini kendine saklamayan, bilgiyi başkalarıyla paylaşan, toplumsal hayata müdahale edendir; varlık sebebi budur çünkü. Bu görevini yapmaya kalkışınca da Kürt aydınlarının yeri ya işkence hane, ya zindan, ya darağacının gölgesi, ya Azrail’in nefesi, ya şahsiyetsiz bir sessizlik, ya koşulsuz biat, ya da sürgün oldu. Bu yollardan hangisini seçeceği ona kalmıştı artık; her biri ötekinden korkunç bir sürü tercihle karşı karşıya kaldı. (Ama Türk aydınlarının durumu farklı değildi, demeyin bana. İsteyen onların macerasını da yazabilir.)

Şarkı ıslah planı

Aydınlar böyleydi de halk farklı mıydı? Kürtlerin dilini, kültürünü yasaklayanlar, varlığını inkar edenler, cehaletin ve sefaletin yurdu haline getirdiler onların yaşadığı yeri. Müfettişlik raporlarına geçen “günün birinde bizden ayrılırlar” diye orası bile bile geri bıraktırıldı. Şark “ıslah” edilmesi gereken bir yer olarak görüldü. Bunun için “planlar” yapıldı, o planlarda oraya “nimet” götürmek yerine, orayı “Türkleştirme”nin yolları arandı. Okullar açılmadı, yollar yapılmadı, elektrik götürülmedi, “mahrumiyet bölgesi” diye bütün istenmeyen memurlarını oraya sürdü rejim. Kapattıkları medreselerin yerine, yeni eğitim kurumlarını açmadı. Cehalet her şeye egemen oldu. Böylece Kürt aydınlarıyla halkı arasına mesafe girdi, birbirine yabancılaştı, birbirinin dilini anlamaz oldu.

Bu yüzden Kürtler hiçbir dönemde kendi aydınlarına sahip çıkamadı, onları koruyamadı, kıymetini bilemedi, yaratılarına kendi malıymış gibi bakmadı. Böylece aydın da kendi eserleriyle, yarattıklarıyla topluma ulaşamadı. Bunu beceremeyince de yalnızlaştı. Bu yalnızlık da ağır bir yük oldu, omuzlarına bindi.

Kürtler tarihleri boyunca hep savaş içinde yaşadı; yurtları savaşın yurduydu adeta. Şu bir gerçek ki, “savaş” ve “aydın” kelimeleri birbirinden pek haz etmez; sevmezler birbirini. Savaşın olduğu yerde, aydınların sesi çıkmaz, çıksa bile, çıkan ses davulcu yellenmesine benzer; kendileri bile duyamaz. Onca gürültü patırtı arasında yine de bütün gücüyle bağıranların sesini bu kez top ve tüfek sesleri bastırdı.

İthal fikirlerle Kürtçülük

Durum böyle olunca Kürt aydınlarının önündeki bütün yollar tükendi. Yaşadıkları ülkelerde ister istemez hiç bitmeyen savaşların birer parçası haline geldiler. Birçoğu bir süre sonra aydın olduğunu unutup, birer savaşçı olduklarına kanaat getirdi. Veya savaşa destek vermeyenin aydın olmayacağına inandı. “Savaşta aydının rolü” üzerine kitap yazanlar, teori geliştirenler bile oldu. Bu inanç, birçok Kürt aydınını okumuş yazmış birer “pêşmerge”, birer “gerilla” haline getirdi. Silah kuşanmasalar bile, silah kuşananlara methiyeler düzdüler. İdeolojilere esir düşenler olduğu gibi, örgütlere, şeflere bağlılık yeminleri edenler oldu.

Ama yine bilinir ki, aydın doğası gereği silahlı savaşçı olamaz; olsa bile beceremez bu işi. Başarısız bir silahlı savaşçı olduğunu anladığı anda da kenara çekildi. Bu kez hem aydın olmanın vasıflarını yitirdi, hem de iyi bir “pêşmerge” iyi bir “gerilla” olmayı beceremedi. İster istemez olup bitenlere seyirci kaldı. İşte asıl felaket de o zaman başladı. Kolay hedef haline geldi. Böylece kendi halkı adına savaşanlar tarafından “hain”, “savaş kaçkını” muamelesini gördü. Akranları Türk aydınları, savaşan örgüt tarafından “itibarlı aydın” muamelesi görürken, onlarsa küçümsendi, aşağıladı, onlara türlü türlü sıfatlar uygun gördü. Kürtler adına siyaset yapanlar, aşağılanan aydınların yerine, kendi aydınını da yetiştiremedi, böylece ihtiyacı olan fikri hep başka yerlerde aradı, “ithal ettikleri” başkasının fikirleriyle kördüğüm olmuş sorunlara çare aramaya başladı. Konulmuş olan katı kurallar da hep savaşçıya çalıştı, yeni bir aydın tipinin yetişmesine izin vermedi.

İşte yaklaşık iki yüz yıldan beri Kürt aydınları, bu şartlar altında aydın olmanın gereklerini yerine getirmeye çalışıyorlar. Bu yüzden çaresiz bir aydındır Kürt aydını. Ne iyi bir savaşçı, ne donanımlı bir aydın... Az ondan, az bundan. İki cami arasında bi namaz... Nalla çivi arasında sıkışıp kalmış, dünyada benzeri olmayan, dünyanın yükünü omuzlarına almış, talihsiz, yorgun bir insan!

muhsink63@gmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder