23 Temmuz 2010 Cuma

Burası Kürdistan… / Musa KORKUT

Mizgîn/Sayı 41 - 1930 yılının 13 Temmuzu... Yürüyorum. Kendine hayran bıraktıracak eşsiz manzaranın her karesini gözlerim kaydederken beynime, bu ihtişama kapılan yüreğim, ayaklarımı ileriye doğru zorluyor. Doğanın mis gibi kokusunu alırken, kuş cıvıltılarını işitiyorum. Çok uzakta geçen suyun sesi, buralardan dahi duyulabiliyor ve bu güzelliğe eşlik eden rengârenk kelebeklerin uçuşmasına ilişiyor gözlerim.

Bugün başka, bambaşka bir gün. Düşlerimin yer aldığı âlemde geziyor ruhum. Benliğimde sürüncemede kalan tüm izler siliniyor birer birer ve düşüncelerim alabildiğine hür bugün. Aklım ve yüreğim tüm berraklığıyla ortada… Okyanusların, fırtınaların yamaçlarından en koyu göz alıcı maviliklerde geziyor, dolaşıyor yüreğim. Masal diyarından bir an olsun gerçeğe döndüğümde; yüksek binalar, gökdelenler ve kuleler, görüyorum. Ne de ihtişamlıymış bu sahte mutluluk sığınakları! Caddeler arabalarla dolu, her taraf değişik renklerde ışıklarla süslenmiş. Yıldızsız gecelerde sahte ışıklarla ışıyor her taraf. Fakat yıldızları gölgede bırakan bu ışıklar, aydınlatmıyor yüreğimi. Gökyüzüne bakmam nafile... Aradığımı bulamıyorum...
Başlıyorum hayal dünyama geri dönmeye… İlerlemeye devam ediyorum. Dumanlı, kirli bir hava var şehrin üstünde. Yemyeşil ağaçların arasından geçerken, beni hayretler içerisinde bırakan yerlerde kan izlerine rastlıyorum. Takip ettikçe büyüyor izleri. Çok ilerde ne olduğunu anlayamadığım, bilmediğim bir şey var.

Hızla o yöne doğru gidiyorum. Yakınlaştıkça nefes alıp verişim de hızlanıyor. Ve sonunda beni dehşet içerisinde bırakan manzarayla karşılaşıyorum. Çok değil birkaç adım ilerde yerde kanlar içerisinde cansız yatan bir anne ve bebeğini görüyorum. Ruhum buz kesiliyor, gözlerime inanamıyorum. Kim bilir nasıl bu hale gelmişlerdi. Yüzlerinde faklı bir belirti var. Sanki yaşananlar kendilerine acı vermemişçesine, tebessüm sirayet etmiş yüzlerine. Ruhum tamamen gark oluyor ve kifayetsiz şuurumla arkadaşlık ediyor. Ve bedenim usulca doğrulup uzaklaşıyor oradan. Boranları ürküten fırtınalar kopuyor beynimde. Feryat, figan ediyor damarlarımda gezen kan. Her şey birer birer geliyor aklıma. Sonra en yıllanmış umutlarım, hayallerim ve özlemlerim depreşiyor dudaklarımda. Hızla uzaklaşırken oradan, ilerde her biri bir yana dağılmış, her tarafta insan cesetlerini görüyorum. Yer Zilan. Ve burası Kürdistan...

Okyanuslar, engin sarsılmaz dağlar, ne de küçülürdü öfkemin yanında. Uçurumun kıyısında gibiyim. Olayı kaydeden tarih şunu ifade ediyordu: "13 Temmuz 1930 yılında, Ağrı Ayaklanması'ndan sonra 44 köy yakılır. Bölgede yaşayan insanların mallarına ve hayvanlarına el konulur. Zilan Deresi'ne çevre köylerdeki bütün Kürtler toplatılıp, kadın, çocuk, genç, yaşlı 15 bini bulan kişi taranarak öldürülür. Zilan Deresi'ne atılan cesetlerle, derede sadece kan akar."

Tarihte eşine az rastlanılır bir olay olan Zilan'da toplatılan insanlar içerisinde hamile bir kadın bulunur. Kadının karnı acımasızca süngüyle yarılır. Kadın oracıkta ölürken, yaşayan bebek de süngülenerek öldürülür.

Zaman, kendi merceğine almış ve tarih unutmamış, unutturmayacaktı bu olayı. Halkım en dayanılması zor zulümlerle karşı karşıya getirilmiş ve çekilmesi en güç acılara tanıklık etmişti. Bu olaya şahitlik edenler, hafızalarından silemiyorlardı. Zilan halkı kan ağlıyordu ve gözyaşları kızıl akıyordu deresine. Yaşananlara göz yummak, hazmetmek kolay değildi. Ürküten katliam, yayınlara şöyle yansıyordu: "Teröristler üç günde yok edildiler." , "İsyancıların sonu başarılı güçlerimiz tarafından gerçekleştirildi." Müslüman Kürt halkı, sahip olduğu değerler ve değerlere sahip çıkmanın bedelini ödüyordu.

Kürdistan'da yaşamak, hayatın dipsiz kuyuları ve dehlizlerinde kaybolmaya benzerdi. Bu dehlizlerde kaybolmaya götüren hengâmeler, mezalimler, kayıplar yaşatılırdı insana. Oysaki bu mevzilerde yaşamak, en tâbii hakkıydı ve özgürlüğünün nişanesiydi. Özgürlük olmadan güneşsiz doğardı günlerin ve karanlık olurdu her yanın, tüm ihtişamlı aydınlığa rağmen. Çünkü onun yokluğuyla gün ve gecelerine cellât olurdu benliğin. Savurur götürürdü insanı bilinmezlere. Ve özgürlük olmadan, ruhunun derinliklerine değin bezginliği hisseder ve mutsuzluk sarar her yanını. Kelimeler boğaza düğümlenir, bağırmak istersin ama fısıltı halini alır haykırışların, hıçkırıktan öteye geçemez. En tatlı, esintili günlerde nefes alamazsın. Ve ruhun en çıkılması güç girdaplara hapsolur. Başlarsın sevinçlerinin, mutluluğunun ve özgürlüğünün ayak izlerini takip etmeye. Tüm bunlara direnerek yaşamasını bilen, onurun zirvesinde bulur kendini.

Düşünmek, anlamaktır. Bugün günlerden kara bir gün düşler âleminde. Evet, yıl 1930, militarist ve faşist zihniyetin halkımı tarumar edip ayaklar altına aldığı, kıyımlar yaşattırdığı yıl.

Bir ressamın hayal gücünü zorlayan ve stranlara konu olan ülkemin her karışı destandı dillerde. Şenlenmeliydi her diyarı, yeşermeli, hayat bulmalıydı. Yeşermeliydi coğrafyamın tüm kurumuş gülleri. Sancılı bekleyişin acısı ve çığlıkları sona ermeliydi. Zifiri karanlıklar, yerini aydınlıklara bırakmalı ve güneş tüm aydınlığıyla doğmalıydı üzerimize. Halkımın gözyaşları ve soğuk bakışları, yerini tebessüme bırakmalıydı. Hayata ürkek bakışlarla nazar eden insanların bakışları, yerini korkusuzluğa bırakmalıydı. Ve burkulan, kanayan yüreklerin acısı artık dinmeliydi…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder