31 Temmuz 2010 Cumartesi

BIZ SÖYLESEK /Musa Anter




Birinci Dünya savaşında, Alman genel kurmayıyla, aristokrat
Alman mareşallerinin Türklere attiğı kazığı, boş yere gitmiş bir milyon
Türkün mezarları üstünden zafermiş gibi kutlama yanılgılarına ve politik
hatalarına düştük.

çanakkale`de itilaf devletlerinin donanmasını risk
etmeden bizim köylülerle, üniversitelileri harcıyarak vurdurmak isteyen 5.
ordu Komutanı Feldmaraşal Liman von Sanders'in verdiği öl emrini öylesine
benimsedik ki, her yıl bununla övünme törenleri düzenlemeye kalktık. Bir
Alman Feldmaraşalin emriyle 250 bin kişiyi gömecek, sonra da bununla zafer
marşları söyleyecek kadar kendini kandıran saf bir topluma, Alman elbetteki
kara haber olarak bakar. Çanakkale`ye bir zafer günü olarak değil.


Almanların attığı kazığa bir siyah günü diye bakacak berraklıkta bir tarih
bilincine sahip olabilseydik, bizi şimdi Avrupa`dan kovmak isteyen Alman
usturası bu kadar hızlı çıkmazdı ortaya. Duygusal coşkularla protestanını,
katoliğini, ortadoksunu, anglikanını, gregoryanını, şiisini, sünisini
kendimize düşman görerek bir asit kasesinin icinde yüzme denemeleri yapmanin
da anlami yoktur.

Bizi durmadan zora sokan, uğursuzluk tırtılının bedelini
ödemeden üstün görünme mitomanlığıyla kendi kendimize uydurduğumuz
yalanlardır. Isa`dan sekizyüz yil sonra (Selçuklular tarihini kast ederek)
başlayan bir tarihi, dünyanin en eski tarihi diye ilan etmenin ne anlamı
vardır? Ne anlami vardır Karlofçayı, Pasarofçayı, Küçük Kaynarcayı, Aynalı
Kavağı, Jistovu imzalamak zorunda kalmiş insanlari, ikidebir “…kahraman
atalar“ olarak pompalayıp durmanın?

Biz kendi tarihimizi yalan yanlış dahi bilmiyor, hem de tarih diye günümüze uygun saçma sapan martavallar uyduruyoruz. Bütün şizofrenik capsızlık, bir yerde hoş görüyle
karşılanabilirdi. Adam başına ulusal gelir en azından on bin dolara dayansa, 57 milyonluk nüfusun yarısı ya bütçeden ya da bütçe desteğiyle geçinme
beleşçiliğinden kutulabilse, ve hala daha 10 milyon aileli Türkiye`de
mahkemelerde işlem gören 10 milyon dosya bulunmasa, her cinayetin
faili çar çabuk mutlaka bulunsaydi...

Ben yukarda ki yaziyi 30 Mart 1992
tarihli Sabah Gazetesinde çıkan Çetin Altan`nın koşesinden aldım. Sevindim,
çünkü fikren ölmüş bildiğimiz Çetin Altan`ın bu yazısında, eski Türkiye´ye
göre pırıl pırıl Çetin Altan kokuyor. Çetin ne de olsa eski dürüst bir
yazardır. Çetin`in haline uygun şöyle bir öykü vardir: Bir Papaz müslüman
olmuş, alim oldugu için haliyle imam olmuş. Birgün cemaatiyle camiye
giderken, o ara güzel bir çan sesi duymuş. Eski papaz , yeni imam hemen
ihtiram duruşuna girmiş. Cemaat hayretle birbirlerine bakınca, imam demis
ki; “çanla alakam yok ama güzel çalıyor.” Cetin`de öyle uzun zamandan beri
dönme kabul ediliyordu. Ve de öyle idi. Ama daha tüm cevherini yitirmemiş.

Çetin`in yukarıdaki yazısını okudunuz. Her halde Çetin Altan
ne PKK`cidir ve ne de bölücüdür. Tam tersine bal gibi bir Türkçüdür. Ama
başka uluslara peşin düşman değildir. Eğer bu yaziyi ben yazsaydım,
tew lolo ne Kürtçülüğüm, ne Apoculuğum ve ne de Türklüğe hakaretim kalirdi.
Ve ancak uzun uğraşılardan sonra kendimi kurtarabilirdim.

Bu yazıyı ibreti alem için okurlarıma sundum.




Musa Anter

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder